Bizimle İletişime Geçin

Dünyanın Renkleri

Dönüşü Olmayan Kapı: Benin’den Togo’ya

Porto-Novo’da gezecek çok yer var ama biz akşama Cotonou’ya döneceğimiz için bir yer daha gezip buradaki turumuzu sonlandırmaya kadar veriyoruz. En son mimari bakımdan çok ilginç bir camiyi geziyoruz. Caminin orijinal adı Grande Mosque yani Büyük Cami… Camiyi ilginç kılan durum kiliseye benzeyen bir mimariyle inşa edilmiş olması. 1912 yılında Brezilyalı mimarlar tarafından yapılmaya başlanıyor…

EKLENDİ

:

Benin başkenti Porto-Novo’ya gitme planımız var. Porto-Novo tarihî bir şehir. Ülkenin başkenti, lakin Cotonou kadar büyük ve gelişmiş değil. Zaten çoğu devlet kurumlarının merkezinin Cotonou’da olması ve ekonominin Cotonou’da yoğunlaşmış olması nedeniyle Porto Novo’nun başkentliği sembolik bir anlam taşıyor.

Sabah erkenden kahvaltı yapıp otelden çıkıyoruz. Bir iki saatlik yolumuz olduğunu düşünüyoruz. Harita öyle gösteriyor. Fakat yolda olağanüstü bir kalabalık olduğunu fark ediyoruz. Şehirlerarası yol olmasına rağmen hem araç hem yaya kalabalığı var ve insanlar tek tip beyaz elbiseler giymişler, bir yere doğru gidiyorlar. Çok geçmeden bunun Noel etkinliklerine giden Beninli Hristiyanlar olduğunu anlıyoruz. Gerçekten mahşeri bir kalabalık var. Kadın erkek, çoluk çocuk herkes beyaz kıyafetler içinde yürüyerek ya da arabalarla bir yere gidiyorlar. Trafik çok yavaş ilerliyor. Biz de bu sayede bolca fotoğraf çekiyoruz.

Porto Novo yolunda Noel etkinliğine giden Hristiyan Beninliler

Ben merak ve şaşkınlık içerisindeyim. Batılı sömürgecilerin buralarda hem bu kadar zulmedip hem de dinlerini buralı insanlara bu kadar içten kabul ettirmeleri beni hayrete düşürüyor. İnsanlar bu ritüelleri yaparken gerçekten samimi görünüyorlar. Bu durumu, “öğrenilmiş çaresizlik” ya da “Stockholm sendromu” gibi basmakalıp nedenlere dayandırmak bana çok insaflı bir çözümleme gibi gelmiyor. Daha derinlerde bir şey,  insanın hayata tutunma, umut etme veya inanma ihtiyacı gibi daha içsel bir durummuş gibi geliyor. Bu yüzden buralarda daha iyinin, daha güzelin; sömürmeden, zulmetmeden, hakça paylaşımın, adil bir sistemin olabileceğini ortaya koyan alternatifleri göstermek gerektiği gibi düşüncelerle etrafı gözlemleyerek yolumuza devam ediyoruz.

İnsan kalabalığı ve trafikten dolayı biraz geç varıyoruz Porto Novo’ya. Burada da Noel etkinlikleri gözümüze çarpıyor. Yine aynı desenli ama renkli yerel kıyafetler giymiş kalabalık çocuk gruplarına rastlıyoruz. Başlarında yetişkinler –muhtemelen rahibe ya da öğretmenleri- var.

Porto Novo’da Noel şenliklerine giden çocuklar

Porto-Novo’da önce “Etnografya Müzesi”ni geziyoruz. Oldukça zengin bir müze burası… Arkeolojik buluntular, kölelik zamanından kalma bir arşiv, Benin’in kültürel ve folklorik ürünleri, daha birçok eser ve ürünler var. Görülmeye değer bir müze. Mesela sömürge döneminden kalma materyaller ve o dönemde çıkan dergi ve gazete arşivi Fransızca bilenler için o döneme ait ciddi bir bilgi kaynağı oluşturabilir. Müzenin duvarlarına köle ticareti sırasında yapılan işkenceler kabartma heykellerle resmedilmiş.

Müze duvarlarına sömürge döneminde yapılan işkenceleri gösteren kabartma figürler

Daha sonra Kral Toffa Sarayı olarak bilinen şimdiki adıyla Homnè Müzesi’ni geziyoruz. Antik bir yapı, Dünya Mirası Listesine girmiş… Tek katlı, toprak ve taştan yapılmış; içerisinde bir sürü bölümü olan, geniş bir bahçesi ve ortada açık bir avlusu bulunan oldukça geniş bir yer. Tören alanı, ibadethane, mutfaklar, misafir salonu vb. her bölüm o zamanki ihtiyaca göre yapılmış. Ayrıca birçok antik eşya ve materyaller de mevcut.

Porto Novo’da Kral Sarayından görünüm

Diğer bir müze ise kölelik sonrası Brezilya’da özgürlüğüne kavuşmuş ve zengin olmuş Beninli bir adamın ülkesine geri dönerken yanında getirdiği bir gemi dolusu eşya, araç gereç, materyal ve arabalar vb. ile kendi yaptırdığı büyükçe bir evde sergilemesiyle oluşmuş bir müze. Adı Muse de Silva… Çok ilgi çekici ve güzel, görülmeye değer bir yer. O zamanlar Güney Amerika’da bir zenginde bulunabilecek mobilyalardan mutfak malzemelerine, piyano ve süs eşyalarından tablolara, arabalardan motosiklet ve bisikletlere kadar birçok çeşit antika eşya sergilenmekte…

Muse De Silva – Bisiklet

Yazarımız Osman Nuri Bayrak Muse de Silva’yı gezerken…

Porto-Novo’da gezecek çok yer var ama biz akşama Cotonou’ya döneceğimiz için bir yer daha gezip buradaki turumuzu sonlandırmaya kadar veriyoruz. En son mimari bakımdan çok ilginç bir camiyi geziyoruz. Caminin orijinal adı Grande Mosque yani Büyük Cami… Camiyi ilginç kılan durum kiliseye benzeyen bir mimariyle inşa edilmiş olması. 1912 yılında Brezilyalı mimarlar tarafından yapılmaya başlanıyor, 1925’te bitiriliyor. Biz oradayken (galiba tadilat nedeniyle) içeride ibadet edilmiyordu; dışarda, avluda namaz kılınıyordu. Ama cami görevlisi namazdan sonra kapıyı açıp bizim içeriyi gezmemize izin verdi. İçerisi de camiden çok kiliseyi andırıyordu. Mihrap kısmı yüksekçe bir yer ve ayrı bir bölme gibi duruyor. Ayrıca üst katta minarelere açılan kısım da minareden ziyade -içinde çan yok ama- çan kulelerini andırıyor. Bu durumu; Hristiyan mimarlar tarafından yapıldığı için cami mimarisini bilmediklerine yorumluyoruz.

Porto Novo Grande Mosque

Artık Cotonou’ya dönme vaktimiz geliyor. Ertesi gün Togo’ya doğru yola çıkacağız ve yol üstünde belirlediğimiz yerleri gezeceğiz. Togo sınırını geçmeden Grand Popo adlı bir şehir ve oranın yakınlarında Animistlerin Yılan Tapınağını gezeceğiz.

Yılan Tapınağı

Ertesi günü erkenden otelden ayrılıp yola revan oluyoruz. Cotonou’dan çıkmadan bir yerde kahvaltı yapıyoruz. Beninde ikinci büyük uluslararası karayolundan, Nijerya sınırından başlayıp Togo sınırına kadar okyanus kenarı boyunca devam eden bu yoldan gidiyoruz. Yol boyunca birbirine çok yakın kasabalardan geçiyoruz, neredeyse hiç boşluk yok. Yol güzergâhımızdaki Animist Yılan Tapınağına uğruyoruz. Derme çatma eski birkaç binanın olduğu bir bahçenin içinde… Ücret de ödüyoruz girerken ama çok değil.

İçerideki görevli boynuna asılı yılanla yanımıza geliyor. Yılanı boynumuza almamızı söylüyor. Nijerli arkadaşımız Saidou bunu yapamayacağını söylüyor. Ben ve oğlum Yusuf Mert kabul ediyoruz ve yılanı boynumuza alıyoruz. Sonra Saidou dâhil bütün arkadaşlarımız yılanı boynuna asma cesaretini gösteriyor. İlginç bir tecrübe, soğuk ve ürpertici bir şey. Daha sonra yılanların yaşadığı binaya giriyoruz. Küçüklü büyüklü sayısız yılan var. Bahçede yarı kurumuş büyükçe bir ağaç var. Dibine yemek artığı ya da çöpe benzeyen bir şeyler dökülmüş. Doğrusu çok iç açıcı bir görüntü değil. Ben bizimkilere klasik esprimi yapıyorum. “Gençler dininizin kıymetini bilin.”

Togo’ya Giriş

Tekrar yola koyuluyoruz. Yol güzergâhımızdaki Grand Popo adlı şehri geçiyoruz. Gençler buraya gelmeden şehrin adı ile ilgili şakalar yapıyorlar. Şehrin içinden geçerken ismi dışında ilginç bir yere rastlamadığımızdan durmadan geçiyoruz. Ama yol üzerinde, deniz kenarında bir kumsala yakın bir yerde durup deniz kenarına iniyoruz. Okyanus ve sahil manzarası çok güzel. Sonra Togo’ya doğru yolumuza devam ediyoruz. Çok geçmeden sınıra varıyoruz. Vizelerimizi sınır kapısında alıyoruz. Burada da problem yaşamıyoruz. Vize ücreti de makul. Sınırı geçtikten sonra yine sim kartlarımızı değiştiriyoruz. Başkent Lome’ye kadar fazla bir yol yok. Ama sahil boyunca uzanan bu yol kenarında daha önce görmediğimiz kadar fabrikalar görüyoruz. Yine mobil uygulamadan Lome’deki birkaç oteli belirliyoruz. Birkaç tanesini gezdikten sonra, sahil kenarında Fransız bir kadının sahibi olduğu mütevazı ama güzel bir otele yerleşiyoruz. Üstelik kumsalı da olduğu için denize girme imkânımız da var.

Togo, Batı Afrika’nın küçük ve güzel bir ülkesi. Yaklaşık 8 milyon nüfusu var. Sınır komşuları Benin, Burkina Faso ve Gana… Başkent Lome, gelişmiş, modern bir şehir görünümünde. Ülke nüfusunun %29’u Hristiyan,  %20’si Müslüman, %50’den fazlası ise yerel dinlere inanmaktadır.

Başkent Lome okyanus kıyısında modern ve büyük bir şehir. Büyükçe bir meydanı var, meydanda Kongre Sarayı mevcut. Yine meydanın çevresinde çok katlı modern plazalar göze çarpıyor. Şehirde gezilecek yerlerden biri de Lome Katedrali. Oldukça ihtişamlı bir yapı olan katedral, Alman sömürge yönetimi tarafında bir yıl kadar bir sürede yapılıp 1902 yılında açılmış. Kilisenin yanında bir Hristiyan Okulu da var. Ayrıca kilise yakınındaki Grande Marche (Büyük Çarşı) görülmesi gereken yerlerden birisi.

Lome Katedrali ve Grande Marche

Fetiş Pazarı

Lome’de bizi asıl şaşırtan ve biraz ürküten yer ise Akodessewa Fetiş Pazarı (Marche des Feticheurs)… Burası, “Vudu” inancına mensup kişilerce hem dinsel fetiş ve sembollerin satışı hem de ayin ve büyülerin yapılması amacıyla kurulmuş bir pazar. İçerisinde aklınıza gelebilecek her türlü hayvanı, sürüngen ve bilumum haşaratı kurutulmuş olarak görebilirsiniz. Ayrıca Vudu bebekleri ve çeşitli totemler de var. Gerçekten dehşet verici bir manzara ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Ben yine bizim gençlere malum esprimi yapıyorum. “Aman gençler dininizin kıymetini bilin!..”

Fetiş çarşısında bir tezgâh

Fetiş çarşısında kurutulmuş hayvanlar

Lome’de iki gün boyunca hem önemli yerleri gezip hem okyanus sahilindeki otelimizde denize girme fırsatımız oluyor. Ama buraya ayırdığımız vakit de doluyor ve Gana’ya doğru yola çıkma vaktimiz geliyor. Aslında Togo’nun iç kesimlerinde görülebilecek doğal alanların olduğunu biliyoruz fakat hem zaman darlığından hem de arabada buraları iyi tanıyan bir rehber için yerimizin olmaması nedeniyle ana yol güzergâhından sapmadan gezimize devam etmeye karar veriyoruz. Zaten yakın olduğu için birkaç saat sonra Gana sınırına varıyoruz ama buradan itibaren 8-10 saat sürecek çilemiz de başlıyor…

Okumaya Devam Et...

Dünyanın Renkleri

Yakındaki Uzak, Uzaktaki Yakın: İran

İran’da yabancı olduğunuzu anladıklarında, hele ki bu yabancı Türkiye’den geliyorsa en ketumu bile çilingir gibi açıyor bu İranlı taksiciler. Bizdeki gibi değil. Bizde taksici esnafı anlatır, anlatır, anlatır. Siz bir şey söylersiniz, o kaldığı yerden anlatmaya devam eder. İran’daysa sizden bir şeyler duymak isterler. Belki İran hakkında güzel birkaç izlenim, belki Hafız’dan, Firdevs’den- kendisinin de eşlik edeceği- bir bukle rubai veya gazel… Trafik de başka türlü çekilmez zaten.

EKLENDİ

:

Dikiz aynasından arkaya bakışları okumuş bir adam olduğu belliydi. Neden gece bu kadar geç saatte taksicilik yapar ki? Yaşını başını da almış hem. Okumuş bir adam…

Tahran’da trafik tam bir fecaat. Birkaç kilometrelik yolu bir saatten fazla sürede alabilirsiniz. Buna şaşırmayın. Şehrin en geniş caddeleri otobanlara dönüşmüş. Evlerin dibinden geçiyorsunuz. Bu kadar nüfus- İstanbul kadar- küçücük bir alana hapsolmuş- İzmit kadar. Böyle olunca da motorsikletler, otobüsler, yayalar, arabalar tam bir kaos! Onsekiz milyonluk Eminönü adeta…

Bu kaosta ilerlerken, o da sıkılmış olacak ki, söze girdi:

“İstanbullu musun?”

Yabancı bir ülkedeyseniz size önce ülkeniz sorulur. Ama İran’da durum farklı. Türkiye’yi o kadar içselleştirmişler ki artık ülke değil doğrudan şehir soruluyor. Aynı ülkenin iki farklı hemşehrileri gibiyiz. Zaten Türkiye’de konuştuğumuz Türkçe’ye de İstanbul Türkçesi diyorlar. Çünkü İran’da da konuşulan – hem de neredeyse nüfusun yarısı tarafından – bir Azerbaycan Türkçesi var. Kendileri de Türk diyorlar. Azeri diyince bozuluyorlar. Türkiye’ye, Türk insanına bu kadar meyilli bir halk ve karşısında İran’a bigâne değilse de bilgisiz, ilgisiz, meraksız bir Türkiye. Belki de önyargılar…

İran’da yabancı olduğunuzu anladıklarında, hele ki bu yabancı Türkiye’den geliyorsa en ketumu bile çilingir gibi açıyor bu İranlı taksiciler. Bizdeki gibi değil. Bizde taksici esnafı anlatır, anlatır, anlatır. Siz bir şey söylersiniz, o kaldığı yerden anlatmaya devam eder. İran’daysa sizden bir şeyler duymak isterler. Belki İran hakkında güzel birkaç izlenim, belki Hafız’dan, Firdevs’den- kendisinin de eşlik edeceği- bir bukle rubai veya gazel… Trafik de başka türlü çekilmez zaten.

“Hayır, İstanbul’dan değilim”. Ama yakın sayılır. İzmitliyim.

“İzmir?”

“Hayır, hayır! İzmit… “T” ile. “Ra” ile değil.

“Ra” dan esinlenmiş olacak ki bir beyit döküldü dilinden:

Keriman-ra der im Dünya dirhem nist

Dirhem darâni âlem-râ kerem nist

(Parası olanın eli açık değil, eli açık olanda para yok)

“Duymadım orayı. İzmir’e gittim ama. İstanbul’a da gittim. Ta Adalara gittim. 1983 senesiydi” Saymaya başladı. “Heybeliada, Büyükada…”

Ben tamamladım:

“Kınalıada, Burgazada…”

“Yaşayasın” Burada “Türkçe” konuştu.

Artık dayanamadım sordum:

“E neden döndün Adalar’dan. Taksicilik yapıyorsun bu Tahran trafiğinde.”

“Ben öğretmenim aslında. Hava Harp Okulunda İngilizce ders veriyorum. Maaşım yetmiyor. Ek iş yapıyorum.”

Döndük mü yetmişlere! Şimdi ne diyeceğim. Dikiz aynasından arada arkaya attığı bakışlardan mahcubiyetin esamesi okunmuyordu. İran’da uluslararası yaptırımların da etkisiyle ekonomi büyük yara almış. Benim İran’a ayak bastığım günlerde (2018) İran para birimi yabancı paralar karşısında birkaç gün içinde üç katı değer kaybetmişti. Petrolünü satamıyor, döviz ülkeden kaçıyor. Sadece döviz mi? İnsanlar, öğrenciler, öğretmenler… Herkes bir yol bulup ülkeden gitme peşinde. Peşinde olmasa bile o hayalle yaşıyorlar. Ülke dışında yaşayan ama ülkeye günü güne ve İran kültürüne sıkı sıkı bağlı, kültürlü ve yüksek tahsilli bir nüfus varlığı var İran’ın. Bunu biliyordum ama yurt dışını tatmış ve ülkeye dönüp taksicilik yapan, hem de savaş pilotlarına İngilizce dersi veren bir hocayla ilk defa karşılaşıyorum.

“Aziz Nesin’in bütün kitaplarını okudum ben” diye devam etti.

“Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı da mı?” diye sordum ve tebessüm etti.

“İran gençliğinin şimdiki sorunu da bu: Kimlik” deyiverdi.

Sohbeti çilingir gibi açacakken geleceğim adrese çoktan gelmişim. İnmem gerekiyordu.

Adalar, Aziz Nesin, Harp Akademisinde görevli ek mesai yapan bir hoca… Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Kimlik…

Bu sohbet, Ovit Tüneli gibi bir ucu kurak Anadolu bozkırından girdi, bir süre sonra rutubetli Karadeniz yaylalarından çıkardı beni.

Geç vakit olmuştu. Taksiciye parasını ödedim. Önümden geçen başka bir taksiden yükselen şarkı İbrahim Tatlıses’ten

“Şu koskoca dünya âlem

İçindeki neşe elem

Yazımızı yazan kalem

Anladım ki hepsi yalan”

Hafız ona gazeliyle eşlik ediyor:

“Söylediğimiz sözler, yaşadığımız eve dönüşür.”

Önümüzdeki birkaç yıl İran’daki memuriyetime şiir ve gazelin eşlik edeceğini böylece yaşayarak tasdiklemiş oldum.

Merdivenlerden çıkarken- ben de artık bu şiir ve gazel havasını soluduktan sonra – belki de İran’ın neredeyse yarı nüfusu olan Azerbaycan Türklerinin havalarından mırıldanmaya başladım.

“Böyle bir güzele, eşkimi tezele

Şiire, gazele könül verdim, şiire, gazele

Böyle bir güzele, eşkimi tezele

Şiire, gazele könül verdim, şiire, gazele”

Ahmet Kaya bağlamasıyla eşlik etti. Tahran inci gibi gerdanlığını taktı. Karanlık, geçim sıkıntılarının üstünü örttü. Devrim, bu geceyi de sabaha bağladı. Ülke, İran takvimine göre, Nevruzla birlikte 1400 yılına girdi. Bin dört yüz yıldır beklenen bu gece de gelmedi.

Okumaya Devam Et...

Dünyanın Renkleri

Enginliğine Gökyüzü Derinliğine Deniz: Dörtyol

Ana kucağı gibi sarmalar sizi, bütün gam, kasavet sıyrılır üstünüzden; yeniden doğmuş gibi olursunuz. Güzelliklerle belenmiş bir bebek gibi alır, doğanın cıvıltısı içerisinde sallar sizi bir Beşik’mişçesine. Göl gibi telaşsız, sakin ve dinginsinizdir; tadını doya doya almak için doğanın. Beşikgöl’dür; kalbidir Dörtyol’un. Kalpten seversiniz onu, gümrah ırmaklarında taşarak.

EKLENDİ

:

Deniz sonsuzluğa sürükler insanı. Tarif edilmez bir enginliğe kanat çırpar içiniz. Bırakırsınız kendinizi mavinin derinliğine. Yeşili özlersiniz ama hemen. Dörtyol’u özlersiniz…

Baharda yanınızı yörenizi saran, içinizi serinleten “portakal kokusu” Dörtyol’a girdiğiniz andan itibaren size yoldaşlık eder. “Portakal Kokulu Şehir” diye anarız bu yüzden onu.

İnsana varlığın güzelliğini hissettiren her şey vardır Dörtyol’da. Yeşilin albenili tonları, enginliğine gökyüzü, derinliğine mavilik ve başı yücelerde dağlar. Onlarla nefes alır verir, onlarla güzelliğin tadını çıkarırsınız. Doğanın ihtişamı hareketsiz kalmanıza izin vermez. Deprendirir sizi, coşkuyla sarılırsınız yaptıklarınıza.

Daha yol başında şaşırtan bir çekicilikle karşılar sizi Dörtyol*. Her noktasında keşfedilmeyi bekleyen bir güzellik, bir ilginçlik saklar. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemezsiniz. Dört mevsimi yaşarsınız her an. Yalnızlık nedir bilmezsiniz, yok nedir bilmez.

Ana kucağı gibi sarmalar sizi, bütün gam, kasavet sıyrılır üstünüzden; yeniden doğmuş gibi olursunuz. Güzelliklerle belenmiş bir bebek gibi alır, doğanın cıvıltısı içerisinde sallar sizi bir Beşik’mişçesine. Göl gibi telaşsız, sakin ve dinginsinizdir; tadını doya doya almak için doğanın. Beşikgöl‘dür; kalbidir Dörtyol’un. Kalpten seversiniz onu, gümrah ırmaklarında taşarak.

Okumaya Devam Et...

Dünyanın Renkleri

Türk Dünyasının Ruhanî Astanası: Türkistan

Türk İslam dünyasının manevi başkenti saydığı ve Türklerin inanç, toplum ve manevi hayatında önemli bir yere sahip olan mutasavvıf, şair ve Yeseviyye tarikatının kurucusu olarak bilinen Hoca Ahmed Yesevî’nin yaşadığı ve türbesinin bulunduğu yerde yaşamak ve bulunmak bizlere de nasip oldu. Zira kaderde burasını sadece görmeyi değil, Köklü geçmişten Güçlü Geleceğe sloganıyla Türk Kazak dostluğunun sembolü olarak kurulan ve halen 32 Türk devleti, akraba topluluk ve özerk cumhuriyetlerden gelen öğrencilerin bulunduğu Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesinde görev yapmakta varmış. Tarihi süreç içerisinde pek çok insanın bu topraklara, bir gönül seferliği içerisinde hizmet ettiği ve faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Hizmet kervanının ruhu çok eskilere dayanmaktaydı. Bu gönül seferberliğinin ruhunu Tebe-i Tabiînin ileri gelenlerinden Süfyân-ı Sevrî’nin şu cümlesinde görmek mümkündür: “Türkistan’da ezan okumak Mekke’de namaz kılmaktan daha faziletlidir.”

EKLENDİ

:

Türkistan, iki dünya eşiğidir,

Türkistan, her Türkün beşiğidir.

Mağcan Cumabayev (1893-1938)

Türk Konseyi 31 Mart 2021 tarihinde “Türkistan: Türk Dünyasının Manevi Başkentlerinden Biri” temasıyla çevrimiçi olarak düzenlendi. Bu toplantıda Kazakistan’ın Türkistan şehri Türk Dünyasının manevi başkentlerinden biri olarak ilan edildi. Zaten daha önce Kazakistan’da 19 Haziran 2018’de imzalanan kararname ile Güney Kazakistan eyaletinin ismi Türkistan eyaleti olarak değişmiş, böylece Kazakistan’ın Güney Kazakistan Eyaleti’nin adı Türkistan Eyaleti olmuştu. Türkistan kenti Çimkent’e 150 kilometre mesafesindedir. Bu tarihi şehri kısaca sizlere tanıtmak istiyoruz:

Tarihi kaynaklara göre 4. yüzyılda kurulan, eski adı “Yesi” olan Türkistan şehri, Türk-İslam dünyasının en eski ve bir o kadar da saygın yerlerinden biridir. Bu yönüyle Türkistan, Türk milletinin kimliği ve din anlayışının şekillendiği yer, Orta Asya’nın kalbi, merkezi ve ünlü Türk destanının kahramanı Oğuz Han’ın başkenti olarak tarihte yerini almıştır. Ayrıca Türkistan geçmişte Türklerin manevi başkenti (Ruhani astana) olarak kabul gördüğü gibi günümüzde de Türk Dünyası’nın manevi başkenti olarak kabul görmüştür.

Bu itibarla Türkistan uzun yıllardan beri Orta Asya’nın önemli bir ilim ve irfan merkezi olmuştur. Bu şehirden değerli âlimler, filozoflar, yazarlar ve bilginler çıkmıştır. Bunlar arasında büyük bir mutasavvıf, gönül eri, İslam’ın ve Türk Dili’nin yaşaması için kendini vakfeden, bütün Türk ve İslam Dünyası’nın manevi önderlerinden birisi olarak kabul gören Hoca Ahmet Yesevî’dir. O Türkistan’da İslâm’ın ana esaslarına dayalı tasavvuf anlayışını geliştirmiş, ilim, edebiyat ve sanata önem veren irfan ocağı inşa eden ve geliştiren bir şahsiyet olarak temayüz etmiştir. Bu anlayışı büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlının “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl O’nda bulacaksınız?” ifadelerinde de görmek mümkündür. Buna bağlı olarak Hoca Ahmet Yesevi’nin yolundan gidenlerin sevdalılarının gönlünde de Türkistan şehrinin ayrı bir yeri vardır. Özellikle Timur’un 1396’da onun mezarının bulunduğu yerde yaptırdığı türbe sonraki devirlerde şehrin öneminin sürmesine vesile olmuştur. Hoca Ahmed Yesevî “Hazret-i Türkistan” adıyla da anıldığı için şehrin Türkistan adı buna bağlanmaktadır. Eser Türkiye tarafından 1993 yılında başlayan restorasyonla yenilendi. Ayrıca 2000 yılında Kazakistan hükümeti büyük etkinlikler ve törenlerle Türkistan şehrinin kuruluşunun 1500 yılını kutladı. Şehirde başta Kazaklar olmak üzere, Özbekler ve Ahıska Türkleri yaşamaktadır. Halkın geliri önemli ölçüde hayvancılığa ve tarıma dayanmaktadır.

Türkistan şehri sadece ruhanî tarafıyla değil, ayrıca tarihi ipek yolu üzerinde olması itibariyle ticarî ve maddî yönü de olan bir şehirdir. Şehre girerken yük ve yolcularıyla deve ve at kervanların heykellerin bulunması bize şehrin bu yönünü hatırlatmaktadır. Bu heykellerin benzeri tarihi Semerkant şehrinde, Recistan meydanının girişinde de bulunması bütün buraların büyük bir medeniyetin parçaları olduğunun adeta ispatı gibidir.

Türkistan’a girişinin yolun sağ tarafında binlerce hektarlık arazi üzerine 1992 yılında temelleri atılan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk Kazak Üniversitesinin Külliyesi bulunmaktadır. Külliyede Kazakistan zengin tarihinden motifler ve semboller taşıtan, binalar yan yana sıralanmışlardır.

Türk İslam dünyasının manevi başkenti saydığı ve Türklerin inanç, toplum ve manevi hayatında önemli bir yere sahip olan mutasavvıf, şair ve Yeseviyye tarikatının kurucusu olarak bilinen Hoca Ahmed Yesevî’nin yaşadığı ve türbesinin bulunduğu yerde yaşamak ve bulunmak bizlere de nasip oldu. Zira kaderde burasını sadece görmeyi değil, Köklü geçmişten Güçlü Geleceğe sloganıyla Türk Kazak dostluğunun sembolü olarak kurulan ve halen 32 Türk devleti, akraba topluluk ve özerk cumhuriyetlerden gelen öğrencilerin bulunduğu Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesinde görev yapmakta varmış. Tarihi süreç içerisinde pek çok insanın bu topraklara, bir gönül seferliği içerisinde hizmet ettiği ve faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Hizmet kervanının ruhu çok eskilere dayanmaktaydı. Bu gönül seferberliğinin ruhunu Tebe-i Tabiînin ileri gelenlerinden Süfyân-ı Sevrî’nin şu cümlesinde görmek mümkündür:

“Türkistan’da ezan okumak Mekke’de namaz kılmaktan daha faziletlidir.”

Şehir merkezine ulaşıldığında Hoca Ahmet Yesevi türbesi etrafı takriben 700 bin gül fidanlarıyla çevrilmiş geniş bir yolun sonunda bütün ihtişamıyla ayakta durmaktadır. Türbe binasının yanı başında tarihi mescit, çok eski zamanlara ait tarihi kalıntılar ve Hazret’in inziva döneminde yaşadığı öne sürülen yer altındaki küçük mahzen bulunmaktadır. Türbe’nin etrafında Türkistan tarihine ışık tutan zengin tarih müzesi, etnografya müzesi Türkistan büyükleri müzesi ve daha başka müzeler büyük Türk medeniyet ve uygarlığına meraklı ziyaretçilerinin hizmetindedir. Türbe UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. Şehirdeki en görkemli yapı Yesevi’nin külliyesidir, yöre halkı bu külliyeye “kesene” demektedir. Yeni evlenen veya dileğinin kabul olunmasını isteyen kimselerin dua ettiği yerler arasında yer alır.

Ahmet Yesevi Türbesi

Hoca Ahmet Yesevi Türbesi

Şehri tanımaya devam edecek olursak Türkistan, konum itibarıyla Taşkent, Bişkek, Almata, Çimkent, Moskova demir yolu güzergâhı üzerinde bulunduğu için Orta Asya’nın önemli başkent ve şehirlerinden kalkan trenler, Türkistan üzerinden Kızıl Orda ve Aktöbe’den geçerek Rusya Fedarasyonu’na ulaşır ve Moskova’ya varır. İstasyonun ana binası meydana hâkim muazzam bir mimari yapıttır.

Türkistan kentinde dikkat çeken en önemli binalardan biride Türkistan tiyatro binasıdır. İstasyona yakın bir mesafede bulunan tiyatro binası dış görünüm, giriş kısmı ve ana salonu tarihi görüntüsüyle dikkat çekmektedir. Türkistan’ın içerisinde bunlar dışında önemli ve görülecek yerler olabilir.

Bütün bunlarla birlikte Türkistan kentinin etrafında da tarihi ve doğal zenginlikleriyle dikkat çeken yerler ve mekânlar da bulunmaktadır. Bunlarda biri Hoca Ahmed Yesevî’nin türbesini ziyaret etmeden önce ziyaret edilmesi gereken hocası Arslan Bab’ın türbesidir. Halk arasındaki “Arslan Baba’da gecele, Hoca Ahmed’den de dile” şeklindeki kalıplaşmış sözün mânâsı burada yatmaktadır. Arslan Baba’nın kabri Otrar şehrindedir ve kabrinin başına kubbeli bir anıt mezar inşa edilmiştir. Arslan Baba’yı ziyaret ettikten sonra Tarihi Otırar şehrinin kalıntılarının bulunduğu Şavuldur kenti gelmektedir. Otırar Kalesi’nin yıkıntıları binlerce hektar araziyi kaplamaktadır. Şu anda kapsalı biçimde bu kazılar ve araştırmalar devam etmektedir. Ama bu büyük kentin kalıntılarının günümüzde ancak çok küçük bir bölümü gün ışığına çıkarılmış durumdadır. Otırar şehrinden çıkarılan tarihi eserler 10 kilometre uzaklıktaki müzede sergilenmektedir.

Gezilmeye değer yerlerden biri Türkistan’a 30 kilometre yakındaki Kentav kentidir. Kentav şirin ve sevimli bir kasaba konumundadır. Sovyetler Birliği döneminde kapalı bir maden kenti olan Kentav geniş caddeleri, ormanı andıran geniş parkları ve düzgün şehircilik planlamasıyla dikkat çekmektedir.

Burada ziyaret edilmesi gereken  ilim merkezlerinden Türkistan şehrine bağlı Karnak Medreselerinden bahsetmekte fayda vardır. Tarihi Karnak kasabası Türkistan’a 10 kilometre mesafede yer almakta olup, yemyeşil çevresi, meyve bahçeleri ve üzüm bağlarıyla ünlüdür. Pek çok değerli ve tarihi el yazması eserin halen buradaki aile kütüphanelerinde bulunduğu öne sürülmektedir. XIX. Asrın son yıllarında Karnak medreseleri Orta-Asya’da Buhara medreselerinden sonra dini ve ruhanî merkezler olarak kabul görmüştür. Bu medreselerle ilgili bilgilerimiz sınırlıdır. Karnakta bulunan Medreselerin sayılarının 4 ile 15’den fazla olduğu belirtilmektedir. Dört medrese; Halba, Molla Haşir, Abdulhayr Kadı ve Şa Muhammed Eşan adlarıyla bilinmektedir. Şa Muhammed Eşan medresesi Karnak’taki en büyük medreseler arasında yer alır ve Karnak ismini yükseklere çıkaran ve tanıtan meşhur Kazak şair Abay Kunanbayev, dedesi Şortanbay Kanayoğlu gibi birçok büyük şahsiyet bu medreseden ilim almıştır. Elde edilen bilgilere göre medrese sadece erkeklere yönelik olmayıp medrese müderrislerinin eşleri ve kız kardeşleri ilim sahibi kimseler olduklarından onlar da kız öğrencilere ders vermiş onları eğitmişlerdir. Burada birkaç yerde kız medresesi olduğu belirtilmektedir. Bu yönüyle de bu medreselerin önemini ortaya koymaktadır. Doğrusu Türkistan sınırları içerisinde yer alan Karnak medreselerinin Kazakistan din eğitimi için çok önemli bir tecrübe olduğunu ve dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu vesileyle kısa da olsa bu yazımızda Türkistan şehrini tanıtmaya ve bu şehirle ilgili izlenimlerimizi sizinle paylaşmaya çalıştık. Gerçekten bu özel şehir ve insanlarıyla ilgili yazılacak çok söz vardır ve anlatılacak çok yön bulunmaktadır. Tarihine, medeniyetine, kültürüne ve geçmişine ilgi duyan her insanımızın için başta Türkistan olmak üzere bütün ata yurdu görmesini, o güzel yerleri dolaşmasını ve oralarda yaşayan insanlarla tanışmasını ve güzellikleri diğer insanlarla paylaşmasını temenni etmekteyiz. Yeni dönemde bu kentle ve imarıyla ilgili çok güzel çalışmalar yapıldığını, ulaşım için yollar, havalimanı, yeni üniversite kurulması ve tarihi dokuya uygun binalar yapılması gibi güzel haberler duyuyoruz.

Bu güzel şehri görmemiz ve ziyaret etmemiz dileğiyle hoşça kalın.

Kaynakça:

Abbas Karaağaçlı, Türkistan Kal’ası,

Ahmet Taşağıl, “Türkistan”, DİA, İst. 2012, XLI, 556-560.

Ahmet Yıldırım, Hoca Ahmed Yesevî’nin Hadis Kültürü, Ankara 2012.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar