Bizimle İletişime Geçin

Kavram

Edebî Bir Kavram Olarak İltifat

EKLENDİ

:

Sitemizin edebiyata da taalluk eden bir yönü olması hasebiyle inşallah bu yazımda “iltifat” sanatına kısmen değinip, konuyla ilgili bir iki ayet-i kerimeye yer vermek istiyorum.
Öncelikle, “iltifat” sanatını Hatîb el-Kazvini gibi belagat ustaları “Ma’ânî” ilminin konuları arasında incelerken, Şerefüddin et-Tîbî gibiler “Bedî” ilmi kapsamında ele almıştır.

Bu sanatın bir özelliği de bizim Türk Edebiyatında oldukça nadir işlenmesine mukabil Arap edebiyatında pek meşhur ve müsta’mel olmasıdır. Nitekim edebiyat fakültesinden bazı öğrencilere bu sanatı tanıtıp ayet örnekleri sunduğumda hayrete düşmüş ve “neden bizde bunlar okutulmuyor?” diye yakınmışlardı. Onlara edebî bir terim olarak iltifatı sorduğumda, şu bilinen anlamda “kişinin, karşısındakine ilgi alaka gösterip yakinen ilgilenmesi” olarak anlamışlardı. Hatta “Bakın çocuklar, siz bu ilme tahsis edilmiş bir fakültede eğitim görüyor olmanıza rağmen bu sanattan haberiniz yok; oysa biz bunun sayısız örneklerini medresede okumuştuk; üstelik size oranla daha küçük yaşlarda.” diye latife de yapmış ve gülüşmüştük.

“İltifat” lügat olarak “dönmek” anlamına gelip, “ifti’âl” kalıbının bu formu sülasi (üçlü asıl kök) kullanımı olarak, Firavun ve avenesinin Hz. Musa (a.s.)’ya karşı çıkmalarını dillendiren:
قالوا أجئتنا لتلفتنا عما وجدنا عليه آبآءنا…
“Dediler ki: “Sen bizi atalarımızdan kalan o kadim yoldan döndürmek için mi geldin bize!?” (Yunus, 78) ayetinde geçmektedir.

Edebiyat terimi olaraksa “iltifat”, üç şahıs kipinin (birinci tekil ve çoğul, ikinci tekil ve çoğul, üçüncü tekil ve çoğul şahıs kipinin) birinden diğerine karşılıklı olarak dönüş yapılmasıdır; yani “ben-biz; “sen-siz” ve “o-onlar”dan oluşan şahıs kiplerinden herhangi birisiyle konuşurken, rijit bir şekilde üslubu değiştirip başka bir kipe geçiş yaparak aynı konuşma ortamının sürdürülmesidir. Bu sanata dair nefis Arapça şiirler vardır. Emsaline kıyasla daha kısa olduğu için bir tanesini takdim etmekle yetineceğim:
طحا بك قلب فى الحسان طروب
بعيد الشباب عصر حان مشيب
يكلفنى ليلى وقد شط وليها
وعادت عواد بيننا وخطوب

(Yahu! Hesna kadınlara müptela, şen şatır bir gönül SENİ şuna buna meylettirip gezdiriyor. (Bunu da) gençliğin hemen ardından bastıran bir yaşlılık çağında yaptı.
O gönül gelmiş de BANA Leyla’nın visalini teklif ediyor; oysa ona ulaşmak artık bana çok uzak.. Aramıza dehrin aşılması zor engelleri girmiş bulunuyor..)

Fuhûl-i Şuaradan Alkame b. Abede (el-Fahl)’in bu şiirinde “sen” ikinci tekil şahıs kipinden “bana” birinci tekil şahıs kipine; yani hitaptan tekellüme bir iltifat gerçekleşmiştir. Aslında şiirde konuşan tek bir şahısken, iki kişi konuşuyor gibidir. Zaten iltifat sanatının esprisi de kipler arası dönüş yaparak kulağı tazelemek, üsluba canlılık ve heyecan katmaktır.

Kur’an’da biri şahıslar arası, diğeri zamanlar arası olmak üzere iki tür iltifat sanatı yer almaktadır. Her ikisine dair pek çok örnek bulunmakla beraber,  sadece birer ayet örneğiyle yetinelim derim:

A- Şahıs Merkezli İltifat:
هو الذى يسيركم فى البر و البحر؛ حتى اذا كنتم فى الفلك وجرين بهم بريح طيبة وفرحوا بها جآءتها ريح عاصف وجآءهم الموج من كل مكان وظنوا أنهم احيط بهم دعوا الله مخلصين له الدين…

“O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştıran Allah’tır. Nihayet sizler gemilerde bulunduğunuz ve gemiler de onlarla beraber hoş bir meltemle süzülüp yol aldığı ve yolcuların bu esintiyle tam keyiflendikleri sırada o gemilere şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan kendilerine dalgalar hücum etmeye başlar. Şimdi bunlar bütünüyle kuşatılıp artık tükendiklerini sanınca, ihlaslı bir şekilde; dini sırf Allah için yaşayarak O’na şöyle yakarırlar: “Eğer bizi buradan kurtarırsan vallahi de billahi de şükredenlerden olacağız!” Gelin görün ki, Allah onları kurtarınca, kurtulur kurtulmaz gene yeryüzünde taşkınlık yapmaya başlarlar.” (Yunus, 22-23)

Birinci ayette كنتم (siz) kipinden بهم (onlar) kipine rijit bir iltifat; bir dönüş vakidir. Peygamberler de dâhil olmak üzere hiçbir beşerin konuşma stiline uymayan; bütünüyle ilahî orijini yansıtan özgünlüğü ile tüm beşerî kelâmları altüst eden bu bediî konuşma ortamında buram buram  aşinalık rayihası neşreden “siz” ortamından ani bir dönüş yapılarak, yabancılığın tasviri olan “onlar” kipine geçiş yapılmasının derin esprisine gelince; ilk başta gemiye binenler arasında hem müminler hem de inkârcılar iç içe bulundukları için Cenabı Lemyezel müminlerin hatırını aziz tutarak “siz” diye hitapta bulunmuştur. Yolculuğun start almaya hazırlık safhası olan, geminin henüz limandan ayrılmadığı bu safhada bütün yolcular görünürde eşit ve nötr konumdadır. Nihayet yolculuk tatlı bir meltemle start alır.. Yolcular denizin büyüleyen o efsunkâr manzarasını seyre dalmış vaziyette ferih u fahûr, çakırkeyf olarak yol almaktadırlar.. Nihayet denizin ortasında şiddetli bir lodos başlayınca inkârcı kesim “Allah! Allah!” nidalarıyla gayet halisane biçimde yalvarmaya başlarlar: “Allah’ım, söz veriyorum; beni bu girdâbe-yi belâdan kurtarırsan vallahi sana hep şükreden, hiç isyan etmeyen bir kul olacağım!..” Fakat  salimen kıyıya vardıklarında gene eski serkeşliklerine geri döneceklerdir.

İşte müminlerin gemide de gemi dışında da hiç değişmeyen o istikrarlı tevhit inancına mukabil inkârcı kesimin değişken, ikiyüzlü yaşantısını yansıtmak için “siz” kipinden “onlar” kipine dönüş yapılmış ve onlar muhatap alınmaya lâyık görülmemişlerdir. Yani onlar (misal olarak) Kadıköy’den sağ salim yolculuğa başlayıp, boğazın ortalarında lodosa maruz kalmanın saikiyle Allah’a yalvarmanın hemen ardından Karaköy’e ulaşır ulaşmaz gene “eski hamam eski tas” yaşantısına dönüş yapıp Allah’tan yüz çevirdikleri gibi Allah da “siz”den “onlar”a dönüş yaparak onlardan yüz çevirmiştir.

Bu iltifat sanatının bir diğer inceliği de, gününü gün etmekten öte amacı olmayan bu inkârcı ehl-i dünyanın ikiyüzlü münafık yaşamlarının garipsenip yadırganması ve bu tuhaf hallerinin tuhaf bir kip değişimi eşliğinde âleme ilan ve rüsvâ edilmesidir.

B- Zaman Merkezli İltifat:

Gene burada da pek çok ayet örneği mevcut olup, birisini sunmakla yetinelim:
حنفآء لله غير مشركين به؛ ومن يشرك بالله فكأنما خر من السمآء فتخطفه الطير او تهوى به الريح في مكان سحيق.

“Allah için, O’nu birleyen, O’na eş koşmayan muvahhit kullar olun. Kim Allah’a eş koşarsa, sanki o kimse gökten düşmüş de kuşlar derhal onu kapıp didikliyor veya rüzgâr onu bir uçuruma sürüklüyor gibidir” (Hac, 31)

Tam bir onomatopik (yankılı) üslup yansıtan bu ayette paldır küldür, dengesiz ve felâketli bir düşme sesi yansıtan خر mazi fiilinden, kuşun gaga darbelerini taklit eden تخطف muzari fiiline iltifat vakidir. Böyle bir iltifatta mazi fiil olayın bir kez gerçekleştiğini, muzari fiil ise olayın devam etmekte olduğunu resmeder.

Şimdi iltifatı irdeleyelim: Gökten düşme olayı yerçekimi eşliğinde tek kerelik vuku bulmuşken, kuşların didiklemesi ve rüzgârın sürüklemesi olayı devam etmektedir. İşte tıpkı bunun gibi, Allah’a şirk koşan kimse de yaşadığı sürece devamlı iç dünyası huzursuz vaziyette, allak bullak, bölük pörçük, düzensiz ve hırpani bir hayat sürmeye mahkûm kimsedir.

Huzursuzluk ve mutsuzluk onun yakasını asla bırakmayacak demektir.

Okumaya Devam Et...
Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kavram

Beynimizdeki Kamburlar

Kuluna taşıyabileceği kadar dert veren, verdiği derdin dermanını da veren Yüce Yaratan! Kulunun her halini bir imtihan vesilesi eylemişse, kula düşen imtihanda olduğu bilincini yitirmemek ve derdi verenden başkasına sızlanmamaktır. Yaratan’ın imtihan olarak verdiği dertlere sabır ve şükürle mukabelede bulunduktan sonra; beynine ve yüreğinde başkaca dertleri misafir etmemektir. Hele misafirlik sınırlarını geçip, dertleri ev sahibi yapmak; beyin kamburu olmaya davetiye çıkarmaktır.

EKLENDİ

:

Ömrü ağır yük taşıyarak geçen yaşlılarımız… Onları iki büklüm yürürken gördüğümüzde, yüreğimiz burkulur, içimiz cız eder. Bir fırsatını bulup onların yaşam öykülerini dinlemek, belindeki kamburun hikâyesine ulaşmak isteriz. Aslında onların büyük çoğunluğu detay vermez. Sündüre sündüre anlatmaz. Sadece “Hayat!” der ve susar. Gözleri ufka dalar, gözleriyle konuşur onlar. Yaşadığı yokluğu, kıtlığı, zorlukları hayata dair, şikâyet sebebi yapmazlar. En fazla “O zamanlar öyleydi” derler.

Yürürken zorlanırlar, bazen nefes almakta güçlük çekerler. Durup dinlenmeleri gerekebilir. Ama kamburları ile barışıktır onlar. Çünkü bu fiziksel bir durumdur. Yaşadığı hayatın bir armağanı olarak kabul ederler. Ve her hallerinde şükür vardır. Hâl ehlidir, o güzel insanlar.

Belinde kambur olanları gördük ama beyninde kambur olanları pek görmedik. Beyin kamburlarını, görmemiz pek mümkün de değildir aslında. Çünkü fiziksel bir durum değildir. Gözle görünmez onlar. Beyninde kambur olanları anlamak için biraz hâl ehli olmak gerekir belki de. Anlamak için gözlerine bakmak hatta gözlerinin ardına bakmak gerekir.

Sözünü ettiğimiz kamburlar, tıbbî anlamda rahatsızlıklar değil elbette. Hekime başvurulması ve hekimin tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmeyi gerektiren hastalıklardan söz etmiyorum. Sözünü ettiğimiz kamburlar, özellikle beynimizde oluşturduğumuz kamburlar, ömür törpüsü yürek yüklerimiz var ya… İşte onlardan bahsediyorum.

Kuluna taşıyabileceği kadar dert veren, verdiği derdin dermanını da veren Yüce Yaratan! Kulunun her halini bir imtihan vesilesi eylemişse, kula düşen imtihanda olduğu bilincini yitirmemek ve derdi verenden başkasına sızlanmamaktır. Yaratan’ın imtihan olarak verdiği dertlere sabır ve şükürle mukabelede bulunduktan sonra; beynine ve yüreğinde başkaca dertleri misafir etmemektir. Hele misafirlik sınırlarını geçip, dertleri ev sahibi yapmak; beyin kamburu olmaya davetiye çıkarmaktır.

Güzel insan, hatta yedi güzel insandan bir insan… Cahit Zarifoğlu’nun ifadeleriyle:

Burası dünya!

Ne çok kıymetlendirdik.

Oysa bir tarla idi;

Ekip biçip gidecektik.

Dünyayı bu kadar dert ettiğimizden beri, dünyalar kadar derdimiz oldu. Hem de varı yoğu dert ettik. Olur olmaz şeylere dertlendik yani. Dertlerimiz bir çığ gibi katmerlendi. Önce beynimize sonra yüreğimize oturdu. Öyle bir oturdu ki, kocaman kocaman kamburlar oluştu. Sonra dertleri unutup, kamburlarımızı dert eder olduk. Dahası olur olmaz insanlara kamburlarımızı gösterip, dert yanmaya başladık. Derdin kimden geldiğini unuttuğumuz gibi, kamburları kendi ellerimizle şişirdiğimizi de unuttuk.

“Gül geç!” diyeceğimiz, “Gör geç!” diyeceğimiz hatta “Görmeden geç!” diyeceğimiz olaylara çoğu zaman gülemedik. Görmesine gördük ama görüp geçemedik. Hele görmeden geçme işini hiç beceremedik. Gördüklerimizi zihnimize kazırken, demir üzerinde kazımaktan beter kazıdık. Sonra silemedik. “Olmuyor, yapamıyorum! Bana yaptıklarını bir türlü hazmedemiyorum!” diye dert üstüne dert yandık. Beynimizdeki kamburları kabarttıkça kabarttık.

Oysa nimetlere, dertlere, kusurlara karşı bakış açımız bambaşka olmalıydı. Tıpkı Yahyalı’lı Hacı Hasan Efendi’nin (k.s) ifade ettiği gibi olması gerekmez mi?

Az nimeti az sanma, kimden geldi ona bak!

Az günahı az sanma, kime karşı ona bak!…

Olaylara, insanlara, kavramlara doğru yerden, doğru açıdan bakmayı ve buna göre tutum geliştirmeyi başarabildiğimiz zaman; kamburların önce esneyeceğini sonra da eriyeceğini görebiliriz.

Her şey orijinali ile daha güzel. Doğal haline yeter olur mu hiç!

Okumaya Devam Et...

Kavram

İman Nedir?

Her çağda ve çağımızda “anlam soru(n/s)u” en önemli soru/n olmuştur. Az çok düşünen her insan, “Ben kimim, niye buradayım, ne olacağım?” gibi soruları kendine sormuş ve oradan bir anlam çıkarmaya çalışmıştır. Çıkarabilmiş midir? Bu tür soruları en çok soran felsefedir ve felsefenin (dün ve) bugün geldiği noktayı felsefe tarihinden az-çok biliyoruz; nihilizm ya da hâlâ arayış.

EKLENDİ

:

İman, kelime anlamıyla emniyet ve güven; dinî anlamıyla Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Elçilerine, Âhiret Gününe (=İman esaslarına), Kazâ ve Kadere inanma; Kelamî anlamıyla, İmam-ı A’zam’a göre, söz ile ikrâr, kalp ile tasdik ve âzâ ile ameldir.

İman, insana nasıl güven/emniyet verir? İnanan, inanınca kendini nasıl güvende hisseder?

İman, sadece bir kafa/kalp konforu mudur?

İmanla nasıl bir güven hedeflenir?

Kişi imana ulaşamazsa kalbi/kafası sürekli tedirgin midir?

Bu ve bunun gibi birçok soru imanı ilgilendirir.

Öyleyse iman nasıl “bir şey”dir?

“İman edin! Kurtulun!.” sözü ne anlama gelmektedir? İman etmeyenler niye kurtulamaz?

Bismillah…

Her çağda ve çağımızda “anlam soru(n/s)u” en önemli soru/n olmuştur. Az çok düşünen her insan, “Ben kimim, niye buradayım, ne olacağım?” gibi soruları kendine sormuş ve oradan bir anlam çıkarmaya çalışmıştır. Çıkarabilmiş midir? Bu tür soruları en çok soran felsefedir ve felsefenin (dün ve) bugün geldiği noktayı felsefe tarihinden az-çok biliyoruz; nihilizm ya da hâlâ arayış…

Akılla imana ulaşılabilir mi? Ulaşılamaz diyenler de ulaşanlar da aklı kullanırlar; “aklı olmayanın, imanı yoktur.”, aklı olmayan, imanla mükellef tutulmamıştır.

Akıl, arar, bulur; bulduklarını birbirine bağlayarak, bulduklarının birbirleri ile ilişkisini kurarak çalışır. Akıl, olmayan bir şey ile ilgilenmez, olan bir şeyin ne olduğunu, ne işe yaradığını tespit eder ve varlıkta bir “düzen/hiyerarşi” arar; varlıkları sınıflandırır; maddi-manevi, somut-soyut gibi… Oralarda derinleştikçe ilimleri ortaya çıkarır: fizik, kimya, biyoloji, tıp, tarih, sosyoloji, siyaset, antropoloji, felsefe, astronomi gibi…

İnsandaki düzen arama fikri, insanı düzen kurucuya götürmüştür. Bu düzen kurucular, tarihte, “somut, soyut ya da birçok” olabilmiştir. Antik Yunan’da ve Mısırda, hatta Babil ve Sümer’de her ciddi iş bir Tanrı’ya verilmiştir: yer tanrısı, gök tanrısı, yer-altı, yer-üstü tanrıları, zamanı kontrol eden tanrı (kronos), baş tanrı (zeus), düzen kuran tanrı; tanrılar arasında iş birliği ve uyum sağlayan tanrı (apollon) vb. birçok tanrı, tanrılar panteonunda insanlardan ayrı “yukarıda” yaşar ve aşağıdaki insanlar da onlara itaat eder, kurbanlar sunardı…

İbrâhimî tek Tanrı’lı dinler, insanların ürettikleri tüm tanrıları “birledi” ve bu tanrılar arasındaki kavgaya (kaosa/karmaşaya) son verdi. Bu dinler bilindiği gibi Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm. Yahudilik, sonradan bir kabile dini hâline geldi, evrenselliği kalmadı; Hristiyanlık, teslise “battı” ve Tevhit’ten uzaklaştı; İslâm ise otantikliğini, orijinalitesini koruyor.

Biz burada İslâm’ın imanını ele alacağız.

İslâm, tüm insanları imana çağırır. İslâm’a göre iman, dünya ve ahiret saadetidir ama bu saadetin bir “bedeli ve riski!” vardır. “Bu nasıl söz?” dediğinizi duyar gibiyim; hem imana, emniyet/güven diyeceksin hem de “riskli bir şey” olduğunu söyleyeceksin!

Şöyle: İslâm’a göre her şey Allah’ın yaratmasıyla olmuş/oluşmuştur, insan dâhil. İnsana verilen her şey de Allah’ın ikramı ve nimetidir. İnsan, buraya (bu dünyaya) bir imtihan/deneme için gönderilmiştir; bu dünya geçicidir, kalıcı olan ahiret yurdudur.

İmanı kabul eden, denemeyi/imtihanı/sınavı (sınava girmeyi) kabul eden adamdır.

Diyeceksiniz ki, herkes zaten zorunlu olarak (istese de istemese de) bu denemeye/imtihana girmiyor mu?

İnanan, bu denemeye bilerek giren adamdır; inanmayan ise öylesine giren biri…

Denemeye/imtihana bilerek girmek nasıl olur? Hazırlanmakla… Risk almakla… Kendini sınamaya açık kılmakla…

İnanmayan, inanana göre, telâfi edilmesi daha zor ve daha büyük riskler alır/alıyor.

İnanan, inanmakla nasıl bir risk alıyor?

Rabbinin peşin verdiği şeyleri (malı/canı), O’nun istediği şekilde “elinden çıkarmayı” (vermeyi) göze alarak!

İman, sadece bir kafa/kalp konforu olsaydı mesele yoktu. Bugün biz imanı böyle bir şey gibi algılıyoruz sanki! Hâlbuki iman, uğrunda birtakım fedakârlıkların yapılması gereken bir şey. Dün böyle “algılanmış” ama bugün bu algı “kısa devre” yapmış; ‘zahmet çekmeden rahmete ulaşmak’, ‘armut piş ağzıma düş’, ‘kısa yoldan köşeyi dönmek’ gibi.

Dün (asr-ı saadette) çekilen eziyetler iman eziyetiydi! “Bu sıcakta savaşa mı gidilir?” diyenlere, “cehennem daha sıcaktır!” uyarıları (Tevbe 80), inanmış insana yapılan uyarıydı.

İman bugün bizim cebimizden 10 TL alamadığı gibi, aksine biz inanınca cebimizin daha çok şişeceğini tasavvur ediyoruz! Bugün biz 10 dakikamızı imana (sözgelimi namaza, ilme, hayra vs.) veremiyoruz ama saatlerce lak lak ediyoruz! Uykumuzdan/keyfimizden yarım saati fedâ edip sabah namazına kalkamıyoruz ama inanıyoruz! Eşimizle-dostumuzla mükellef sofralar kuruyoruz, o sofralara (yemeklere) harcadığımız paranın, emeğin, zamanın 1/100 (yüzde birini) bir fakire/garibana harcayamıyoruz! 10 dakika oturup ‘Bu din benden ne istiyor?’ diye merak edip Kitab’ına bakmıyoruz!

Bizim imanımız konfor imanı…

Hâlbuki imanın konforuna; denemeyi/sınavı/imtihanı kazandıktan “sonra” ulaşılacak!

Biz inanınca, kendimizi “kazandık” sanıyoruz!

“İnsanlar, denenip-sınavdan geçirilmeden sadece “iman ettik = inandık” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” (29/Ankebut, 2)

Veren, verdiği her şeyle bizleri sınıyor; sınavı kazanırsak çok daha iyisini vermeyi vadediyor.

“ve lesevfe yu’tîke Rabbüke fe terdâ.” “Rabbin sana verecek ve sen de razı olacaksın.” (93/Duhâ, 5)

İman : İnsanın tüm donanımlarına (duyu, duygu, akıl, sezgi, hayal vb.) sirâyet eden, onlardan beslenen ama onların hepsini kuşatan/aşan bir şeydir; bu anlamıyla “aşkın=transandantal”, ilâhi çok büyük bir nimettir/ikramdır.

Kişi, Rabbinin burada verdiklerini “riske atmazsa!”, imanın lezzetini alamaz! Bu yönünle iman, risk almadır, kafa ve kalp konforu değil.

Kitab’ın iman ile (salih) ameli sürekli yan yana zikretmesi, kurtuluşa ereceklerin (hüsranı atlatacakların, Asr sûresi) iman edenler, salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler olacağını söylemesi, imanın sadece teorik bir şey olmadığına, pratik/yaşanan hayattan ayrılamayacağına ve fedakârlık gerektirdiğine işaret eder.

Okumaya Devam Et...

Kavram

Salihat/Hasenat

EKLENDİ

:

Salihat kalemdir, hasenat silgi.

Salihat hedeftir, hasenat yol.

Salihat amaçtır, hasenat araç.

Hasenat başlangıçtır, salihat akıbet.

Hasenat tali yollardır, salihat ana yol.

İman her daim salihatı emreder.

Kur’an-ı Kerim’de imanla beraber salihat yüzlerce ayette birbirinin tamamlayıcısı olarak zikredilmektedir.

Ve salihat mutlak bırakılarak insanın havsalasının genişliğine ve özgünlüğüne/özgürlüğüne kıymet verilmiştir.

Muhakkak ki iyilikler, kötülükleri ortadan kaldırır.” (Hud, 11/114) ayetiyle Yüce Allah hasenatın silgi, salihatın kalem olduğunu işaret etmiştir.

İmanın bir tarifinde hasenat ve salihat şöyle tarif edilir;

İmandan sonra en mühim ve en lâzım âmâl-i salihadır. Salih amel ise maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir.” (Bedizüzzaman Said Nursi, Mesnevî-i Nuriye)

Allah’ın emirlerinin yaratılmışlara bakan tarafı salihat, kendisine bakan tarafı hasenattır.

Hasenat için kaynaklarımızda 1, 10, 7, 700 sevap ifadeleri geçer.

Salihat için sınır koyulmamış, kişinin niyeti, ihlası ve samimiyeti gibi binlerce değişene göre Allah’ın takdir edeceği ifade buyrulmuştur.

Bazen günlük kazancın yarısı olan bir avuç hurma, başka bir zenginin 70 deve infakından daha değerli olabilir salihatte.

İslam’da yol salihattır, sefer salihattır, hicret hep salihatadır.

Mazluma dinini sormadan yardım etmek, zalimin zulmüne engel olmak salihattır.

Acilde çalışan hekimin bekleyen hastası varsa, namazının farzını (hasenat) en hızlı şekilde ifa edip, hastalarını tedaviye yönelmesi salihattır.

Biz seferden (salihat) sorumluyuz, zafer (hasenat) Allah’ın lütfudur.

Salihatler şeairdir, topluma, yaratılmışlara yöneliktir, kul hakkıdır ve daima şahsi farzlardan, bireysel ibadetlerden önceliklidir.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar