1. Anasayfa
  2. Düşünce

Eksik Olan Şey Ne?

Eksik Olan Şey Ne?
0

Ey dünyanın bütün güzelliklerini yüreğinde barındıran cancağızım
Nazenin ruhun o kadar çok varlık çabası gösteriyor ki
Araçlar amaca dönüşüyor sen fark etmiyorsun
Bilesin ki ondandır bu kırgınlıkların, kızgınlıkların ve hayal kırıklıkların….

İnsan sahip olduğu kısıtlı güç ile bir dünya hayatı tasavvuru oluşturuyor ve hayatının da bu tasavvur doğrultusunda şekillenmesini istiyor ancak unuttuğu bir şey var: Hiçbir insan aslında böyle bir vaad ile dünyaya gelmiyor. Hiçbir insana dünya hayatının tamamen kendi tasavvurundan müteşekkil bir yer olduğu vaadinde bulunulmuyor. Ancak insan acziyetinin farkında olmayıp sahip olduğu sınırlı güç ile dünya hayatı üzerinde tahakküm kurmak isteyince olanlar oluyor ve çatışma başlıyor.

Oysaki insan, yaradılış hikmetlerini anlayarak dünya hayatındaki varlıkla uyum içerisinde yaşamaya çalışmadığında ortaya çıkan çatışmayı kaybetmeye mahkûm. Nasıl ki suyun kaldırma kuvvetini anlayıp onunla savaşmak ya da ona üstünlük kurmaya çalışmak yerine dengeyi sağlayıp onunla uyum içerisinde olduğunuzda ancak yüzebiliyor oluyorsanız diğer bütün varlıklarla olan ilişkide bunun bir benzeri. Hayat ancak siz yaratılmış olan bütün varlıklar ile uyum içerisinde olabilme kapasitesini geliştirebildiğinizde huzurla akıp gidiyor.

İçine doğduğumuz aile ve toplum aracılığıyla tanıyoruz hayatı. Bu nedenle de neyin doğru yaşam sayıldığı, hangi yaşta neyin olması gerektiği gibi konular birey daha sorgulamayı öğrenmeden şekillenmeye başlıyor zihinlerde. Erikson gibi gelişim kuramcıları da insan yaşamının belirli dönemlerden geçtiğini ve her dönemin yerine getirilmesi gereken psikososyal görevleri olduğunu söylemiş bir zamanlar. Böylelikle bir nevi toplumun genelinden hareketle bireyi anlamaya çalışan bir kuram geliştirmiş aslında.

İnsanlar çoğunlukla içinde yaşadıkları çağın, kültürün ve toplumsal düzenin “normal” kabul ettiği hedeflere doğru ilerlemekte. Eğitim almak, çalışmak, üretmek, evlenmek, statü sahibi olmak, ekonomik güvenlik oluşturmak… Bu hususların büyük çoğunluğunun temel özelliği bireysel tercihler olmasının yanı sıra kolektif bir yaşam senaryosunun parçaları olması. Ancak birey, bu kolektif yapıya uyum sağlama çabasının ötesine geçtiğinde, içinde bulunduğu toplumun genel yaşam akışının gerçekten sağlıklı işleyip işlemediğini sorgulamaya başlayabiliyor. Çünkü araştırmalar ve sosyal okumalar gösteriyor ki bir hayat biçiminin yaygın olması, onun insan ruhuna iyi geldiği anlamına gelmeyebiliyor. Öyle ki bazen toplum dediğimiz yapı kendi yorgunluklarını üretebilmekte… Diğer yandan birey yalnızca tek başına değerlendirilen bir varlık olma istemi içerisinde de değil. Çünkü tek başına değerlendirilmek de insanı mutlu etmeye yetmeyebiliyor çoğu zaman. Bu bakımdan toplumun, bireyin temel ihtiyaçlarından biri olan aidiyet duygusunun karşılanmasında önemli bir yeri olduğu söylenebilir.

Ancak günümüzde üzerinde durulan temel mesele şu: Birçok insanın hayatında belirgin bir tempo var ama aynı ölçüde belirgin bir anlam duygusu yok. İnsanlar yoğun ancak birbirleri ile derin temas edebildikleri ilişkiler giderek azalıyor. Her şey hızlanıyor, hayatı kolaylaştıran imkânlar artıyor ancak içsel tatmin aynı hızla artmıyor. Sanırım insanın yaradılışından itibaren merkezi sorunlarından birisi bu husus olagelmiş. Konfor yükseliyor ama ruh aynı oranda derinleşmiyor. Ruhun derinleşebilmesinde konforun rolü meselesi ise konunun tartışmaya açık diğer bir boyutu. Şöyle ki ruhun derinleşebilmesinde acının rolünü ve gerekliliğini kaleme alan çalışmalar mevcut.

Bildiğimiz kadarıyla insan yaradılışından bu yana acıdan kaçmaya çalışan bir varlık olmuş, günümüzde ise bu kaçış ivme kazanarak devam etmekte. Çünkü acıyı yaşamak, anlamak, dönüştürmek ve onun ruhsal derinliğe katkı sunmasını sağlamak oldukça meşakkatli bir yol. Bu nedenle de organizma daha az enerji harcamayı seçerek acıdan uzaklaşmaya çalışıyor. Peki, bu mutlu etmeye yetiyor mu insanı? Kısa vadede harcanan az enerji uzun vadede ne gibi sonuçlara neden oluyor sorusu derinlemesine düşünülmesi gereken bir mevzu…

İnsan, dünyadaki nizamı seyrettiğinde insan dışındaki hiçbir varlığın acele etmediğini fark ediyor. Dünya dönüyor ancak biz üzerinde yaşayan insanlar olarak onu fark etmiyoruz bile. Güneş doğuyor, batıyor onu ay takip ediyor ama belirli bir düzen içerisinde, herhangi bir telaş olmaksızın. Üstelik dinî literatürde bu düzen içerisinde bir acele durumunun söz konusu olması kıyamet alametlerinden sayılmakta. Ancak bilinen tüm bu gerçeklere rağmen yine de dünya üzerinde acele eden tek varlık türü insan sanırım. Mutluluk arayışında olan insan bu husus üzerine de uzun uzun düşünmeli bence. Çünkü yaratılmış olan her şeyin verebileceği bir mesaj olmalı almasını bilene…

Gerçek şu ki dünya hayatı insanın aceleci beklentilerinden bağımsız bir şekilde kendi ahengiyle akıp gitmekte. Bu nedenle de sahip olduğu bazı özellikleri nedeniyle insan çoğu zaman acıdan kaçarken hayatın öğretebileceklerini, topluma karışırken kendine ait sesini duyabilmeyi ve sahip olma arzusuyla hayatın gerçek anlamını gözden kaçırıyor olabilir. İnsanlığın tecrübesi gösteriyor ki huzur, her şeyi tüketerek ulaşılabilecek bir yer olmadığı gibi her şeye hükmederek de ulaşılabilecek bir yer değil…

1986’da Gümüşhane’de doğdu. Sivas Anadolu İmam Hatip Lisesi’ni 2004 yılında bitirdi. Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümlerinden mezun oldu. Din eğitimi ve eğitim yönetimi ana bilim dallarında yüksek lisans eğitimi aldı. Din eğitimi ana bilim dalında doktora öğrenimini tamamladı.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir