Bizimle İletişime Geçin

Din ve Hayat

Elazığlı kanaat önderi Hafız Abdullah Nazırlı, 107 yaşında hayatını kaybetti

Vefat eden ilim, irfan ve kültür dünyamızın asırlık çınarı, yüzlerce hafız, binlerce talebe yetiştiren şair-hafız Abdullah Nazırlı’ya Allah’tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine sabr-ı cemil dileriz

EKLENDİ

:

HÂFIZLAR

Eşref-i ümmet olanlar hâfız-ı Kur’ân olur,

Hâfız-ı Kur’ân olanın hâfızı Kur’ân olur.

Kim Kelâmullah’ı ezber eylese Allah için,

Hâmis-i Allah olur, hem nâil-i ihsân olur.

Kim okur tecvîd ile tertîl ile tazîm ile,

Nurlanır kalbi onun âyine-i imân olur.

Hem okur hem okutursa Hak için Kur’ân’ı kim

Lütf-i Hakk’la dû cihânda mazhar-ı gufrân olur.

Sadrını her kim doldurursa Hazret-i Kur’ân ile,

Kalbine hikmet dolar o aşk ile hayrân olur.

Rûz-ı mahşerde giyer hâfız olan taç başına,

Dû cihânda halk içinde muteber insân olur.

Bu ne nimettir ki hâfız nâil olmuş devlete,

Öyle bir devlet ki mânen padişâh sultân olur.

Kim tekellüm eylemek ister ise Allah ile,

Okusun Kur’ân’ı dâim vâsıl-ı Rahmân olur.

Âmil oldukça kişi Kur’ân ile Kur’ân ona,

Hem kabirde hem haşirde yâr olur yârân olur.

 

Tâbi-i Kur’ân olan bulmuş hidâyet yolunu,

Vâkıf-ı ma’nâ olanlar âlim-ü irfân olur.

Kim Kelâmullah’a hürmet eylese hürmet bulur,

Herkese mahbûb olur o canlara cânân olur.

Kim ki hürmet eylemez, etmez amel ahkâm ile,

Fâsik u fâcir olur o Hâlık’a düşmân olur.

Onu tahfif eyleyen küfre gider münkir gibi,

Cüz’ünü inkâr edenler dâhil-i nirân olur.

Terk edip nisyân eden mahşer günü âmâdır o,

Kalp gözü görmez onun, ma’nâ ona zindân olur.

Unutanı unutur Allah onunla söylemez,

Hasmı mahşerde onun Peygamber-i Zîşân olur.

Terk-ü ihmal edemez mü’min olan hiçbir zaman,

Terk-ü ihmal eyleyenler âkibet pişmân olur.

Emr-i Kur’ân’ı tutup yapmak gerek her mü’mine,

Yoluna gidenlerin her derdine dermân olur.

Râh-ı Kur’ân’dan ayırma Yâ İlâhî Hâfız’ın,

Kim okur hem okutur o sâhib-i imân olur.

 

                                            Hâfız Abdullah Nazırlı

(Dîvân-ı Nazlı, HAN Vakfı Yayınları)

Okumaya Devam Et...

Din ve Hayat

Ramazan’da Oruca Tutunmak…

Tekrar kapısındayız Ramazan’ın… Allah’a yakın olmanın en içten sıcaklığını ve hazzını yaşadığımız kutlu bir mevsimin anındayız. Hayır ve bereketin ne olduğunu gösteren sahuruyla, ikramı ve paylaşmayı öğreten iftarıyla, ibadetin neşe ve coşkusunu bütün topluma yayan teravihiyle, okunan ve dinlenen Kur’an’ın feyziyle, yapılan dua, tövbe, zikir ve niyazlarıyla, toplumun sosyal yaralarını şifalı elleriyle saran zekât ve fitreleriyle baştan sona bir feyz, rahmet ve bereket ayı olan Ramazan’ın kapısındayız. Hoş geldin ya şehr-i Ramazan, Merhaba ey şehr-i gufran!.. Ve kapısındayız rahmet ve mağfiret ayının… Yıkanmak ve arınmak, aşınan değerlerimizi onarmak, kaybolan değerlerimizi yeniden kazanmak için… Yaptığımız iyiliklere yenilerini katmak, hatalarımıza ve günahlarımıza tevbe etmek için.

EKLENDİ

:

“Müjde mü’minler size ihsân-ı rahmandır gelen

Şânına ta’zim için bu mâh-ı gufrandır gelen

Ondadır feyz-i hidâyet ondadır afv ü kerem

Kadrini bil mevsîm-i inzâl-ı Kur’an’dır gelen

 

Iyd-ı ekber her günü kadr-i mübârek her gece

Ehl-i imâna ne mutlu lutf-ı sübhandır gelen

Zulmet ü kasvetten âzâd etmeye sâimleri

Nûr-ı İslâm nûr-ı îmân nûr-ı irfandır gelen”

                                  [Ahmed Remzi Dede (Akyürek)]

Tekrar Kapısındayız Ramazan’ın…

Kutlu bir mevsimin son halkası Ramazan… Üç aylar ile başlayan heyecan, Ramazan ayı ile taçlanıyor.

Durmadan akıp giden bir çağlayan misali hızla akan zaman selinin içinden sizi kutlu bir el alıyor, rahmetinin ve merhametinin bol olduğu, cennetin kapılarını sonuna kadar açtığı bir aya ulaştırıyor. Dualar hep bir dahaki yıla yetişmek, bir daha o maneviyat iklimine erişmek için… Tıpkı Sezai Karakoç’un dediği gibi…

“İşte bekleyenler için gün doğmuştur artık. Rahmet, mağfiret günleri… Uzun süren bir kuraklıktan sonra, dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz Müslümanlar için gelen bu oruç da odur.” (Sezai Karakoç, Samanyolu’nda Ziyafet, Diriliş Yayınları, s.47)

Tekrar kapısındayız Ramazan’ın… Allah’a yakın olmanın en içten sıcaklığını ve hazzını yaşadığımız kutlu bir mevsimin anındayız.

Hayır ve bereketin ne olduğunu gösteren sahuruyla, ikramı ve paylaşmayı öğreten iftarıyla, ibadetin neşe ve coşkusunu bütün topluma yayan teravihiyle, okunan ve dinlenen Kur’an’ın feyziyle, yapılan dua, tövbe, zikir ve niyazlarıyla, toplumun sosyal yaralarını şifalı elleriyle saran zekât ve fitreleriyle baştan sona bir feyz, rahmet ve bereket ayı olan Ramazan’ın kapısındayız.

Hoş geldin ya şehr-i Ramazan, Merhaba ey şehr-i gufran!..

Ve kapısındayız rahmet ve mağfiret ayının… Yıkanmak ve arınmak, aşınan değerlerimizi onarmak, kaybolan değerlerimizi yeniden kazanmak için… Yaptığımız iyiliklere yenilerini katmak, hatalarımıza ve günahlarımıza tevbe etmek için…

Evet, geldik. Pişmanlığımızla, hatalarımızla, utangaçlığımızla geldik. Rahmeti sonsuz olanın merhametine sığınarak geldik.

Gel diyor Ramazan. Gel, bedeninle oruç tuttuğun gibi, bütün uzuvlarınla oruç tut.

Kalbinle Tut Orucu

Kalbinle oruç tut, kalbin oruç tutsun. Unutma ki sen sadece midenle değil aynı zamanda dilinle, elinle, gönlünle bütün uzuvlarınla her türlü çirkinliklere karşı iftarı olmayan bir oruçtasın.

O halde, kalbinde mümin kardeşine karşı kin ve öfkeye yer bırakma! Kalbin bütün kötü düşüncelere karşı oruçlu olsun. Arınsın; fesattan, hasetten, nifaktan. Kalbin oruç tutsun önce. Günah kirlerini bir bir sil, temizle bu ayda.

Gönlünle Tut Orucu

Gönlünle oruç tut, gönlün oruç tutsun. Hiçbir gönlü incitme. Gönlüne de hiçbir zaman ayrık otları ekme. Kırık gönüllere merhem ol.

Açılsın gönül kapıları… Kalksın aradan mesafeler… Uzansın şefkat ve merhamet elleri…

Gönül koyma kimseye. Dünyevi istek ve arzuların yoğunluğu sebebiyle zaman zaman ihmal ettiğin akraba ve komşularını unutma… İncitme incinsen de…Bir derya gibi ol. Bütün nehirler sende buluşsun.

Dilinle Tut Orucu

Dilinle oruç tut, dilin oruç tutsun. Dil arınacak, gıybetten dedikodudan, dil uzak duracak yalandan ve iftiradan…

“Oruçlu olduğu halde yalanı, dedikoduyu, yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah’ın, onun yemesini, içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.” (Buhârî, “Savm”, 8, “Edeb”, 51) derken,

Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu bir günde kötü söz söylemesin, kavga etmesin. O’na birisi sataşır veya küfrederse, ‘Ben oruçluyum’ desin…” (Buharî, “Savm”, 9; Müslim, “Sıyâm”, 163) diye buyururken kutlu nebi, dilinin iftarı güzel söz, gönlünün iftarı güzel duygular ve elinin iftarı da hayır işlerde bulunmak olsun.

Gözünle Tut Orucu

Gözünle oruç tut, gözün oruç tutsun. Gözünden giren her kötü görüntü kalbinin orucunu bozar. Kalbinin orucu bozulmuşsa aç kalmana Rabbinin ihtiyacı yoktur.

“Nice oruç tutanlar vardır ki onların oruçtan nasipleri sadece aç (ve susuz) kalmalarıdır Nice geceleri namaz kılanlar vardır ki onların namazdan nasipleri sadece uykusuz kalmaktır.” (İbn Mâce, “Sıyam”, 21)

“Göz, kalbin aynasıdır.’’ Gözünü “gözün gibi koru.’’ İbadetlerinde huşûyu bulmak istiyorsan baktıklarına dikkat et. Baktığın şeylere de ibret nazarı ile bak.

Göz; kalp ve ruhun bu âleme açılmış bir penceresidir. Şehevî ve nefsani arzuları tatmin için, fani güzellikleri seyredip onlardan lezzet alma adına kullanıldığında ise, harama her bakış kalbi ve ruhu yaralayan zehirli bir ok olur.

Unutma ki, göz harama kaydığında, irade hükümsüz kalmış ve akıl nefsin çekim alanına girmiş demektir. Gözü harama kaydıran nefis, bu haram yolculuk nihayete ulaşmadan teskin olmayacaktır.

Elinle Tut Orucu

Elinle oruç tut, elin oruç tutsun. Elin orucu, elin harama dokunmaması, kendine ait olmayan bir şeyi almaması, elin cömertlikle dolmasıdır.

İnfak ederek tut orucunu. Elin şefkat eli olsun. İnfak ibadetinin en makbul olduğu, muhtaçların, gariplerin umut dolduğu bu ayda verebildiğin kadar ver. Allah’ın verdiğini, yine onun yolunda harca. Unutma ki,

“Verince Allah için verenin feyzi artar,

Bir anlık sadaka bin yıllık ömrü tartar.”

Oruç; Aç Kalmak Değildir

Açlığı nefis tezkiyesi için kullanabilmektir. Oruç, Rabbimizin bize sunduğu sayısız nimetin kadrini bilmek, geçici lezzet ve duygulardan vazgeçip sonsuza dek sürecek manevî hazlara ulaşmaktır.

Oruca Tutunmak

Oruç bize geldi, peki biz oruca gittik mi? Oruç bizi ne kadar tutabildi? Biz ne kadar oruca tutunabildik? Bir yıl geçti ne kadar taşıyabildik o müstesna zamanların üzerimizdeki etkisini?..

Öyleyse şimdi temizlenme zamanı… Şimdi, rahmet ve mağfiret ikliminde  ibadet ve taat, hayır ve hasenat, tevbe ve istiğfar ile ruhumuzu arındırma zamanı…

Şimdi diriliş günü… Şimdi, oruç tutma ve ona tutunma anı…Şimdi sevgili Peygamberimizin (s.a.s)

Kim faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır” (Buhârî, “İman”, 28; Müslim, “Salâtü’l-Müsafirîn”, 13) müjdesine nail olma zamanı…

“Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak demektir. Giderken bizden de ona ölümsüzleşecek birkaç şey katılmalı.”

Okumaya Devam Et...

Din ve Hayat

Ezan ve Bayî Kudsî İçin

EKLENDİ

:

İnsanlık kafilesinden bir Bey

Erguner ailesinden bir Bey

Geldi üçler tarihi itmam içun:

”Nâyi Mimar San’atkâr Kudsî Bey”

1442

Prof. Dr. Mustafa Kara

Okumaya Devam Et...

Din ve Hayat

Mevlid ve Bilinç Aşısı

Süleyman Çelebi’nin her bahrin sonunda “Ger dilersiz bulasız oddan necât / Aşk ile derd ile eydin es-Salât” dediği gibi, her müminin temel amacı cehennem azabından kurtulmak ve ilahî rahmete ulaşmaktır. Bu öyle rastgele değil; dileme, niyetine girme ve azmetmenin sonucunda gönülden ve kalpten istemeyle, salatı yerine getirmekle ve Rahmet Nebisi’nin ahlakıyla ahlaklanmakla mümkündür. Salatın dua, istiğfar ve namaz şeklinde üç anlamı bulunmaktadır. Bir dördüncüsü ise Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’ya salat ve selam getirmektir. Nitekim Mevlid merasimlerinde bu beytin okunmasının ardı sıra salat ve selam getirilir. Aslında namazın her rekatında okunan Fatiha Suresinde bu dört anlamın hepsi bulunmaktadır. Fatiha’yı okurken bizler Rabbimize hamd ile şükürde bulunuruz, dünya ve ahiretin yegâne yaratıcısı ve yöneticisinin Yüce Allah olduğunu ifade ve itiraf ederiz, sadece O’na ibadet edeceğimize ve O’ndan yardım isteyeceğimize söz veririz, ardından bizleri iyilerin ve nimete ermişlerin yanında kılması, asilerden ve ilahi gazaba uğramışlardan uzak tutması için dua ve niyazda bulunuruz, âmîn diye de bitiririz.

EKLENDİ

:

Mevlid’in Mana ve Mahiyeti

Asıl adı Vesîletü’n-Necât olan Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i gerçeklerden yola çıkan, temsilî yönü bulunan, duygu ve heyecan dünyasına hitap eden, esas olarak toplumsal bilinç inşa etmeyi hedefleyen mesnevi türü manzum bir eserdir. O, bir aşığın hayal hanesi, hisli nefesi, içten bir sesi, eşsiz namesidir. Maşuk ise kâinatın efendisi, Rahmanın sevgilisi, müminlerin bir tanesi, Rahmet Nebisi’dir.

Süleyman Çelebi yeni yurt edinilen topraklarda var olma derdi ve davasında olan bir toplumun ferdiydi. Verimli kılmak ve iyi ürün almak için toprağı işlemek ve ardından tohum ekmek ne kadar önemliyse, toplumu oluşturan fertlerde bilinç inşa etmek, zihniyet aşılamak, duygu dünyası kurmak, birlik ve beraberlik kültürü oluşturmak da o kadar önemlidir. Bunun için inanç, sevgi ve heyecan gerekir. Yaratıcıya inanç, yaratılana sevgi ve birlik-bütünlük heyecanı. Çelebi de bunu yapmış, Yaratımız olan Allah inancıyla başlayıp, yaratılanların en şereflisi, yegâne önderimiz, örneğimiz ve peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa sevgini işlemiş ve bu topraklarda birlik-bütünlük heyecanı oluşturmayı hedeflemiş.

O Devlet-İ Âlî’nin bir güneş misali doğuş ve yükselişinin de, gün ortasında ortaya çıkan kara bulutların arkasında kayboluşunun da şahidi olmuş; hem Orhan Gazi, Murat Hüdavendigar ve Yıldırım Beyazıt’ın muhteşem fetih günlerinin parlaklığını görmüş hem de Yıldırım Beyazıt ile Emir Timur arasında cereyan eden Ankara Savaşı’nda alınan yenilginin getirdiği toplumsal dağılmışlığın acı tecrübelerini yaşamış. İşte bu dönemde dağılan zihinleri toplamak, pörsüyen bilinçleri canlandırmak, yeniden bir heyecan oluşturmak da sanki onun omuzlarına yüklenmiş; gönlünden kopan, dilinden dökülen ve kaleminden çıkan Vesîletü’n-Necât’ın hem dünyada hem ahirette kurtuluş vesilesi olmasını dilemiş.

O adeta bir çınar olmuş, halk gölgesine girmiş, duldasına sığınmış, onun duygu dünyasında kendi duygularını bulmuş; bu vesileyle kendini bilmiş, yaratan Rabbini tanımış, Rahmet Peygamberini anmış; zorluk zamanlarında kime sığınacağını, kimin sevgisiyle avunacağını, kimi örnek alacağını ve önder edineceğini öğrenmiş.

Mevlidin Muhtevası

Allah’ı Anmaktır Her İşin Başı

Bir Müslümanın olmazsa olmazı, Allah inancı ve Hz. Muhammed Mustafa sevgisidir. Bu onun dilinde ikrar, kalbinde tasdiktir. Kalbine tercümandır dili, dilinin nazargâhıdır kalbi. Kalbindeki inanç dilinde zikre, aklında fikre dönüşür de, zikri neyse fikri o olur Müslümanın. Hepsi tevhidde buluşur, O’nun adı dilden dile dolaşır. Kula evvela Allah demek yaraşır. Bununla ancak kul kulluğa erişir, kardeş olur bir birine karışır. O yüzdendir, her şeyden önce Allah demenin görev olması, kulun kemalinin bununla tamamlanması.

“Allâh adın zikr edelim evvelâ

Vâcip oldur cümle işde her kula”

Çünkü Allah diyen kendini bilir, sınırlarını görür, imkânlarını tanır, hayra yönelir, şerden kaçınır; bir işe karar verdiğinde ve kalkıştığında Allah’a dayanır, zorluk ve sıkıntıda O’na sığınır; gazabından korkar, rahmetine koşar…  Allah da onun adeta gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olur; basiret gözünü açar, hem bu dünyada hem de öte âlemde işlerini hayra çıkartır, sevap defterini kabartır.

“Allâh adın her kim ol evvel ana

Her işi âsân eder Allâh ana”

Bütün Âlem Yok İken O Var İdi

Allah’ın adıyla başlayan Çelebi; O’nun varlığına, birliğine, yaratıcılığına âlemi delil kılar. Çünkü âlem geçici, Allah kalıcı. Alem yok iken de Allah vardı.  Yerler ve gökler bütün kâinat; melek, cin ve insan bütün akıl sahipleri; hayvan, bitki ve cansız bütün varlıklar O’nun yaratmasıyla varlık kazanmışlar. Akıl ve irade verilenler imtihana tabi, verilmeyenlerse lisan-ı hal ile tesbihe memur kılınmışlar. Böylece kâinatın her kürresi ve zerresi O’nun hükmüne boyun eğmiş. Her şey O’na bağlı, O her şeyden müstağni; her şey O’na yönelir, O her şeyi yönetir.

“Cümle âlem yoğ iken Ol var idi

Yaradılmışdan Ganî Cebbâr idi

Var iken Ol yok idi ins ü melek

Arş ü ferş ü ay ü gün hem nüh-felek

Sun’ ile bunları Ol var eyledi

Birliğine cümle ikrâr eyledi

Kudretin ızhâr edüp hem Ol Celîl

Birliğine bunları kıldı delîl”

Çelebi’nin dağarcığındaki bilgiye göre âlem Hz. Muhammed Mustafa vesilesiyle yaratılmış. Öyle anlaşılıyor ki, “Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım” şeklindeki uydurma hadîs kabul edilen söz onun zihnine sahih olarak yansımış. Belki de kitlelerin duygu dünyasına böyle hitap etmek onun zihin dünyasına uygun gelmiş.

“Pes Muhammed’dir bu varlığa sebeb

Sıdk ile anın rızâsın kıl taleb”

Böylece Yüce Yaratıcı’yı anlatmanın hemen ardından yaratılanların en şereflisini anlatmaya yol bulmuş. Bir diğer deyişle Çelebi, Rahmet Peygamberi’nin Yüce Allah’ın engin kudretinin eşsiz eseri olduğunu bu şekilde anlatmak istemiş. Bunu pekiştirmek için de ilk yaratılanın Hz. Peygamber’in nuru olduğunu dile getirmiş. Bu anlayışın bir çok âlime göre hadis kabul edilmeyen bir söze dayanması, Çelebi’nin böyle düşünmesine engel teşkil etmemiş. Çelebi’nin sufî zihin dünyası bunu kolayca kabul etmiş. Kim bilir belki de O’na olan derin ve engin sevgisi, bu şekil düşünmeye onu sevk etmiş.

“Hak Teâlâ ne yaratdı evvelâ

Cümle mahlûkdan kim ol evvel ola

Mustafâ nûrunu evvel kıldı var

Sevdi anı ol Kerîm ü Kird-gâr”

Rahmet Nebisi Doğdu Yer Gök Nura Gark Oldu

Hz. Peygamberi anlatmak tabi ki doğumuyla başlamalıydı. Şair Çelebi, duygu ve hayal dünyasında O’nun doğumunu olağanüstü bir güzellikte kurgulamış: Meleklerin eşlik ettiği hatta yardıma koştuğu bir doğum sahnesi. Kimisi Âmine Hatun’un sırtını sıvazlamakta kimisi şerbet ikram etmekte. Ama hepsi O’nun doğumuna şahitlik etmekte, “Ehlen bik ve merhaba” demek için sabırsızlanmakta.

Bu olayı gerçek bir tarihi sahne olarak değil, şairin duygu ve hayal dünyasının kurgusu olarak görmek gerek. Çünkü ne siyer kitaplarımızda ne de tarih edebiyatımızda Âmine Hatun’dan böyle bir rivayet bulunmakta. Öyle görünüyor ki, şair mecazî ve temsilî bir yöntem kullanmakta: Doğum sancısı çeken bir annenin melekler tarafından sırtının sıvazlanarak sakinleştirilmesi ve cesaretlendirilmesi, sunulan şerbetle gönlünün ferahlatılması, bu acı ve ağır sancının arkasından gelecek güzelliğin ona müjdelenmesi…

Belki bu sahneleri bütün anneler yaşıyor da, biz fark etmiyoruz. Kolay mı, bir can dünyaya getirmek, sancısını çekmek, içinden bir şeyin kopup ayrıldığını hissetmek?

Anneliğe ulaşmayı kolay mı sandın? Kolay mı sandın, can içinde can beslemeyi, canı candan koparmayı, acılar içinde kıvranmayı, sen kıvranırken herkesi sevince gark etmeyi, bunca acının ardından sevebilmeyi, kucağında bir sabiyi beslemeyi?

Demek ki Yüce Yaratan annelik bilinci ve duygusu kazanmaya bu sancıyı sebep kılmış, bununla duyguları coşturmuş, çocukla anne arasında güçlü bir bağ kurmuş. Bu yüzden olsa gerek bütün annelerin içinden kopup geleni, kendine bunca acı çektireni; şefkatle kucağına alması, bağrına basması…

“Âmine ider çü vakt oldu tamâm

Kim vücûda gele ol hayru’l-enâm

Susadım gâyet harâretden katı

Sundular bir câm dolusu şerbeti

İçdim anı oldu cismim nûra gark

İdemezdim nûrdan kendümi fark

Geldi bir akkuş kanadıyla revân

Arkamı sığadı kuvvetle hemân

Doğdu ol sâatde ol Sultân-ı dîn

Nûra gark oldu semâvât ü zemîn”

Bütün Nesneler Dile Geldiler Dediler Merhabâ

Hele o merhaba sahnesi var ki, sanki Hz. Adem’in yaratılışına veya Hz. İsa’nın mucizevî doğumuna nazire kılınmış. Hurilerin etrafta dört dönmesi, yeni doğmuş bebeğin Kâbe’ye yönelmesi, Kâbe’nin secde etmesi, o haldeyken tazarru ve niyazda bulunması… Bütün bunlar şairin hayal dünyasında en ince ve zarif çizgilerle çizilmiş, resmedilmiş; söze gelmiş, terennüm olmuş, dudaklardan dökülmüş… Kâinatın her zerresi adeta dile gelip “hoş sefâ geldin!” nidasında bulunmuş, her yeri nur kaplamış…

“Cümle zerrât-ı cihân idüp nidâ

Çağrışuben dediler kim merhabâ

Merhabâ ey âlî Sultan merhabâ

Merhabâ ey kân-ı irfân merhabâ”

O Rahmet Nebisi’nin dünyadaki ve ahiretteki halini ve görevini ayet ve hadislere gönderme yaparak ne güzel ifade etmiş Çelebi! Yaşayanlara rahmet vesilesi, ahirette günahkârlara son umut kapısı… O’nun insanlığa getirdiği hidayet, rahmet ve bereket ile ahiretteki şefaat niyazı bu kadar güzel anlatılabilirdi!

“Merhabâ ey rahmeten li’l-âlemîn

Merhabâ sensin şefîu’l-müznibîn”

Yaratılmışlar içindeki yeri, peygamberler arasındaki konumu, ulema ve evliya için ne anlam ifade ettiğini ayrı bir güzellikte dile getirmiş Çelebi beyitlerinde.

“Ey gönüller derdinin dermânı sen

Ey yaradılmışların Sultânı sen

Sensin ol Sultân-ı cümle enbiyâ

Nûr-ı çeşm-i evliyâ vü asfıyâ”

Nübüvvet mührü O’nunla vurulacaktı, vuruldu. Son nebi, son resul, son peygamber hâsılı Yüce Allah’ın insanlığa gönderdiği son elçi. O’nun getirdiği din, son haber; bütün insanlığa yetecek ta kıyamete kadar.

“Ey risâlet tahtının sen hâtemi

Ey nübüvvet mihrinin sen hâtemi”

Şairin hayal dünyasında, eşsiz şairane kurgusunda ne Mekke, ne Kâbe, ne de O’nun içinde doğduğu toplum unutulmuş. Mekke aydınlığa gark olmuş, Kâbe secdeye kapanmış, toplumun her kesimi şaşkın, büyük bir olayın olduğu zannına kapılmış, hayırlı ve nurlu bir doğumun arefesinde, belki de tam içinde, bir şeyler olduğunu fark etmişler ama tam da anlayamamışlar. Çözmeye çalışmışlar, çözememişler. Bir taşı bile yerinden oynamadan Kâbe’nin nasıl secde ettiğinin şaşkınlığını yaşamışlar. Onların şaşkın bakışları karşısında Kâbe dile gelmiş neler neler söylemiş, mübarek doğumu müjdelemiş, kendisini putlardan kurtaracak, tevhîd bayrağını Mekke semalarında dalgalandıracak Büyük Erin gelişini haber vermiş.

“Secde kıldı Ka‘be gördü hâs u âm

Düşmedi bir taşı hoş kıldı kıyâm

Rüknü rükne Ka‘be’nin virdi selâm

Dediler kim doğdu ol hayru’l-enâm

Ka’be bir savt etdi ol dem nâgehân

Dedi doğdu bu gice şems-i cihân

Pâk edüp küfr ile putlardan Resûl

Kurtarıser beni müşriklerden ol”

Rahmet Nebisi’nin peygamberlik görevini alması, risaletine delil kılınan mucizelerle anlatılır. Her şeyin zamanı vardı, nübüvvetin de zamanı yaşının kırka baliğ olmasıydı. Yaşı kırka erince Hz. Muhammed Mustafa’nın başına risâlet tacı kondu, çok mucizeler zahir oldu. En büyük mucizesi Kur’an’dı, ayet ayet indi, alemi nuruyla aydınlattı.

“Fahr-ı âlem erdi çün kırk yaşına

Kondu pes tâc-ı risâlet başına

Dem-be-dem âvâz gelürdi yâ Emîn

Seni kıldım rahmeten li’l-âlemîn

İndi Kur’an âyet âyet beyyinât

Zâhir oldu nice türlü mu‘cizât”

Hz. Cebaril oldu onun yol arkadaşı, hem dindaşı hem sırdaşı. En büyük hissî mucizesi Mekke’de gerçekleşti, Yüce Allah’ın inayeti ve izniyle, ay ikiye yarıldı, iki parça olup birbirinden ayrıldı; inananın inancını artırdı, inkârcıyı yerin dibine batırdı.

“Çün işâret kıldı ol mahbûb-ı Hak

Parmağıyla ay oldu iki şak”

Cihan Şâhının Mi‘râcı Burakın Aşkı Cebrail’le Söyleşisi

Çelebi’nin en coşkulu ve hararetli anlattığı bölüm Mirac bahsidir. Şairin hayal hanesinde kurduğu sahneler, hayal perdemize adeta canlıymış gibi yansır. Her şey ve herkes dile gelir, bu olağanüstü olayı ve olayın büyük kahramanı Rahmet Nebi’sini anlatır. En ilginç sahne de O’na olan aşkından yemeden içmeden kesilmiş, erimiş, bitap düşmüş Burak’ın bülbül misali dile gelip yüreğinde yeşeren aşkı ve içinde çağlayan duyguyu anlatması ve Cebrail ile söyleşmesidir.

“Cebrâîl çün cennete vardı revân

Gördü kim bî-had burâk otlar hemân

İçlerinde bir burak ağlar katı

Yimez içmez kalmamış hiç tâkatı

Gözlerinden yaşı ceyhûn eylemiş

Ciğerini derd ile hûn eylemiş

 

Dedi Cebrâîl nedir ağladığın

Hüzn ile cân u ciğer dağladığın

Bâkî yoldaşın yiyüp içüp gezer

Sen inilersin de cânın ne sezer

 

Dedi kırk bin yıl durur kim yâ emîn

Aşkdır bana yemek içmek hemîn

Nâgehân bir ün işitdi kulağım

Gitdi aklım bilmezem solum sağım

Yâ Muhammed deyüben çağırdılar

Bir sadâ birle ki yürekler deler

Ol zamândan bilmezem ki no’lmuşam

Ol adın ıssına âşık olmuşam”

 

Böyledir şiir; hayal dağının zirvesinden kopunca, kendi etrafında döner, döndükçe büyür, büyüdükçe hacmi ve hızı artar, kocaman bir kütleye dönüşür; sanki olur büyük bir kâinat, içinde taşır zübde-i kâinat. Bir de şair Çelebi gibi Rahmet Nişanesi’nin aşığı olunca bu hayalin hızını ve çapını matematikle hesap etmek, istatistiklerle ölçmek, içindeki sakladıklarını kuru bakışla fark etmek öyle kolay değildir!

“Dinle gel mi‘râcın ol şâhın ayân

Âşık isen aşk oduna durma yan”

Bu beyit, tam da bunu anlatır. Âşık olmadan bunu anlayamaz ve anlatamaz hiç kimse. Böylesine dile gelemezdi yoksa şairin hayalinde hiçbir nesne, bunlar değildir basit bir efsane, şairin hayal dünyasından kopan hisle, aşkın sıcaklığını taşıyan nefesle; gökleri çınlatan sesle, dile gelen ve dudaklardan dökülen terennümlerdir. Anlamak istersen, hele bir gönülden dinle, içten gelen hevesle, kalbinden yansıyan sezişle…

“Çekdi ol demde burâkı Cebrâîl

Önüne düşdü ana oldu delil

Hoş süvâr oldu ana şâh-ı cihân

Açdı berrini burâk uçdu hemân

Tarfetü’l-ayn içre Sultân-ı ümem

Geldi Kuds’e irdi vü basdı kadem

Enbiyâ ervâhı karşu geldiler

Mustafâ’ya cümle ikrâm kıldılar

 

Hep gök ehli cümle karşu geldiler

Mustafa’ya izzet ikram kıldılar

“Merhabân bik” yâ Muhammed dediler

Ey şefâat kânı Ahmed dediler

Her biri kutluladı mi’racını

Dediler giydin saâdet tacını

Yürü kim meydan senindir bu gece”

 

Tövbe Edip İsyanımıza Âmîn Diyelim Çelebi’nin Duasına

Çelebi, tazarru ve dua ile hitama erdirir mesnevisini, böylece almış görünür hevesini, toplayacaktır ötede bütün bunların meyvesini, cennet-i ala da Havz-ı Kevser kıyısında giyer inşallah cennetlik kisvesini.

“İmdi gel isyânımız yâd edelim

Nâle vü zârı vü feryâd edelim

 

Cümlemiz isyânımızı bilmişiz

Hazretine rahmet uma gelmişiz

Umarız Senden inâyetler ola

Rahmet irişe şefâatler ola

 

Afv idüp isyânımız kıl rahmeti

Ol habîbin yüzü suyu hürmeti

Sana lâyık kullar ile hem-dem et

Ehl-i derdin sohbetine mahrem et

Hem Süleyman fakîre rahmet et

Yoldaşın îmân makâmın cennet et

Yâ ilâhî kılma bizi dâllîn

Bu duâya cümleniz deyin âmîn”

Amîn, amîn, amîn…

Vesiletü'n-Necat Mevlid-i Şerif, Süleyman Çelebi, Kahraman Yayınları - Konusu, Yorumları ve Fiyatı ile Kitap Sepeti'nde.

Mevlidin Kıymeti ve Zihin Dünyamızdaki Yeri

Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ı, çağları aşarak bugüne kadar gelen ve kıymetinden bir şey kaybetmeden her dönemde gönülleri fetheden halkın Mevlid’i, edebiyatın mesnevisidir. Onun bu yönünü görmek ve bu çerçeveden değerlendirmek gerekir. Bunun dışına çıkan değerlendirmeler, ya boşa kürek çekmek ya da metni amacının dışına çıkarmak anlamına gelir. Çünkü Vesîletü’n-Necât, duygusal bir şiir, hayal zenginliğinin ürünü eşsiz bir eser, kurgusal bir dünya, isminden de anlaşılacağı üzere kurtuluşa vesile olma niyetinde bir metindir.

Özellikle vesile olma yönüyle Mevlid, bir bilinç inşası amacı ve iddiası taşımaktadır. Çelebi, somut bir gerçeklik olan Rahmet Peygamberi’nin hayatı üzerinden giderek hayalin sunduğu atmosfer içinde dilin mecaz imkânlarını kullanarak temsili bir anlatımla sahih inanç etrafında sahici bir bilinç oluşturma çabasında olmuştur. Onun bu çabası, lafızlara dökülmüş, kelimelere bürünmüş, derlenmiş toparlanmış bir mana bohçasına dönüşmüştür. Bir başka benzetmeyle o, bir hat şaheserinin etrafını tezyin ve tezhip eden müzeyyin ve müzehhibdir. Nitekim Çelebi’nin mesnevide ortaya koyduğu doğum sahnesi, doğum esnasında görünen, görünmeyen, canlı ve cansız bütün bir dünyanın adeta dile gelmesi; miraç serüveni içinde geçen olgular, olaylar ve söyleşiler bunun belgesidir. Siyer kitaplarında geçmeyen Âmine Hatun’un doğum sahnesine dair anlatısı, Kâbe’nin dile gelip konuşması, Cebrail ile Burak’ın karşılıklı söyleşisi, şairin hayal dünyasının ürünleridir. Ama bunlar Hz. Peygamber’in gerçek hayatına, Kâbe’nin sahih anlamına ve İsrâ-Mirac olayının gerçekliğine zarar veren değil, hayalin, mecazın ve temsilin katkılarıyla bunların etrafında ilmek ilmek işlenen duygusal zenginlik örgüleridir.  Bu tür anlatım bilinç inşa etmede, duygusal bir atmosfer oluşturmada ve heyecan meydana getirmede çok etkili ve işe yarar bir yöntemdir. Halkımız da Mevlid’i bu yönüyle görmüş, bu amacıyla beğenmiş ve duygusal heyecan uyandıran cihetiyle sevmiştir.

Çelebi’nin Mevlid’ini bir itikad, siyer, tarih ve tasavvuf kaynağı gibi görmek doğru değildir. Bu tür yaklaşım Mevlid’i amacı ve işlevi dışına çıkarmak anlamına gelir. Maalesef biri selefi diğeri aşırı tutucu iki yaklaşım Mevlid’i bu şekilde amaç ve işlevi dışında değerlendirmeye tabi tutmakta ve buradan yola çıkarak aslı ve dayanağı olmayan yargılamalara gitmektedirler. Selefi yaklaşım, sanki halkımız Mevlid’i bir inanç ve siyer kaynağı görüyormuş gibi bir kaygıya kapılarak inanç noktasından değerlendirmelere gitmekte ve buradan büyük günahtan küfre/şirke giden bir yargılama yapmaktadır. Tutucu kesim ise aşırı duygusal tepki vererek Mevlid’i bir itikad, siyer ve tarih metni gibi görme yanlışlığına düşmektedir. Umut veren durum ise halkın her iki kesime de kulak asmadan Mevlid’e gerçek işlevi ve amacı doğrultusunda sahip çıkmasıdır.

Süleyman Çelebi’nin her bahrin sonunda “Ger dilersiz bulasız oddan necât / Aşk ile derd ile eydin es-Salât” dediği gibi, her müminin temel amacı cehennem azabından kurtulmak ve ilahî rahmete ulaşmaktır. Bu öyle rastgele değil; dileme, niyetine girme ve azmetmenin sonucunda gönülden ve kalpten istemeyle, salatı yerine getirmekle ve Rahmet Nebisi’nin ahlakıyla ahlaklanmakla mümkündür. Salatın dua, istiğfar ve namaz şeklinde üç anlamı bulunmaktadır. Bir dördüncüsü ise Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’ya salat ve selam getirmektir. Nitekim Mevlid merasimlerinde bu beytin okunmasının ardı sıra salat ve selam getirilir. Aslında namazın her rekatında okunan Fatiha Suresinde bu dört anlamın hepsi bulunmaktadır. Fatiha’yı okurken bizler Rabbimize hamd ile şükürde bulunuruz, dünya ve ahiretin yegâne yaratıcısı ve yöneticisinin Yüce Allah olduğunu ifade ve itiraf ederiz, sadece O’na ibadet edeceğimize ve O’ndan yardım isteyeceğimize söz veririz, ardından bizleri iyilerin ve nimete ermişlerin yanında kılması, asilerden ve ilahi gazaba uğramışlardan uzak tutması için dua ve niyazda bulunuruz, âmîn diye de bitiririz.

Çelebi’nin son beyitlerinde Fatiha Suresindeki bütün bu anlamlar bulunmakta, Mevlid Mesnevisi de aynen onun gibi âmîn nidalarıyla nihayete ermektedir.

NOT:

1. Metinde zikredilen “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım” sözü için bak. Aclunî, Keşfü’l-hafâ ve müzîlü’l-ilbâs, nşr. Ahmed el-Kallâş, Beyrut 1405/2005, II, 214.

İlk yaratılanın Hz. Peygamber’in nuru olduğu anlayışı için bakınız: Leknevî, el-Âsâru’l-merfu’a fi’l-ahbâri’l mevdû’a, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, I, 42-43; Nâyif el-Abbas, Tehzîbü hâşiyeti’l-Beycûrî alâ’l-Cevhere fi’t-Tevhîd, Beyrut 1407/1987, s. 48.

Bazı Şii grupların Hz. Adem’den önce Ehl-i Beyt’in suretlerinin veya isimlerinin varlığı anlayışı ve söylemi için bk. Şeyh Müfîd, Ecvibetü’l-mesaili’l-Hacibiyye, nşr. Ali el-Horasanî, Beyrut 1435/1392, s. 38-41.

2.Mevlid metni için şu iki kaynaktan istifade edilmiştir:

Mehmet Akkuş, “Vesiletü’n-Necât”, Mevlid Külliyâtı, edit: Bilal Kemikli, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s. 79-103, https://diniyayinlar.diyanet.gov.tr/Documents/MevlidKulliyati1.pdf, 17.03.2021, 22:37;

Bilal Kemikli, Süleyman Çelebi ve Mevlid, Ketebe Yayınları, İstanbul 2018, s. 23-67.

14 Şaban 1442 / 27 Mart 2021

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar