Siz olsanız hangisini seçersiniz bilemiyorum, fakat beni erguvan ile badem arasında birini seçmeye zorlasalar erguvan üzere yazılan onca şiire hürmeten mecburen susmayı seçerdim. Ruhumun, çocukluğumun ve uçsuz bucaksız bayırlara olan sevdamın beni bu tercihimde ayıplayacağını bildiğim halde yapardım bunu. Her ne kadar biri martın; diğeri nisanın rengi olmak için can atan çiçekler olduğunu bilsem de erguvana edebiyatta çok fazla yer verilerek baharın köşküne kondurulmuş; badem ise görmezden gelinerek ıssızlığa terkedilmiş gibi geliyor bana. Bundan yola çıkarak edebiyatın erguvana yüklediği anlam ile doğanın sessiz kahramanı badem arasındaki dengesizliği sorgulamak lazım diye düşünüyorum.
Daha önce başkalarının böyle bir karşılaştırmaya tabi tutulup tutulmadığından haberim yok. Lakin isterseniz siz de yazılanları bir gözden geçirin, şehre mahkûm olan şairin edebiyatta bahar ile ilgili çok fazla güzellemelerinin olduğunu ve bu güzellemelerde erguvanın çok ayrı bir yer tuttuğunu, bademin ise bu güzellemelerden nasibini almadığını göreceksiniz. Her dönemin edebiyatının gözdesi erguvan olmuş.
Haydi, beraber bu haksız rekabeti gözden geçirelim.
“Sūz·ı dil benzüm ṣarardur ey yanaġı ergavan
Ġaliba bu vech ile kuyunda olmaz zaʿferan”
Necati Bey
“Katre katre ergavanuŋ reglerinden akdı kan
Neşter-i sürh ile aldı hikmet ile dem bahâr”
Bursalı Rahmi
“Ey sâkinân-ı mey-gede tutman gönülde gam
Bezm-i safâda câm-ı mey-i ergavan tutun”
Bâkî
“Gel ey sâki sun bâde-i erguvân
Vire tâ ki her katresi câna cân”
Cinânî
“Ukbâda kevser istemesin rind-i mey-gede
Dünyâda bes değil mi mey-i ergavân içer”
Fuzûlî
Gördüğünüz gibi erguvan ile ilgili azımsanmayacak bir yoğunluk oluşturulmuş ancak bu yoğunluk, beraberinde bir soruyu da getirmektedir: Aynı doğanın içinde yer alan badem neden bu kadar sessiz bırakılmıştır?
Biz Erguvana ile ilgili metinlere devam edelim.
“Şarâb-ı erguvân bulsa içer tâ subha dek zâhid
Görünce gayrıda der ki sakın bu fi’l-i şeytandır”
Hafid
“Ger idersem kadd ü ruhsârun yolında cân revân
Bitiser sinümde sinem üzre serv ü ergavân”
Karamanlı Nizâmî
“Eyledi şermden görince yüzün
Çehresin reng-i ergavâna gonca”
Hayâlî Bey
“Her tarafdan şu’le-sâz oldı nihâl-i ergavân
Bâğa âteş düşdi sandı eyledi bülbül figân”
Nev’î
“Ser-â-pâ katre katre kanlu yaşıyla gören çeşmüm
Nihâl-i erguvân-ı gülsitân-ı derd ü mihnet der “
Şeyhülislâm Yahya
“Gelir ol şûh-ı nâzende iki desti yine kande
Bir elde sâgar u bir elde câm-ı erguvan tutmuş”
Nedim
“Didüm yâre ki yüzüñ ergavândur
Didi kim kâmetüm serv-i revândur”
Ahmedi
“Tehî-peymâneyem sâkî şarâb-ı erguvân göster
Tazallum dîde-i niş-i gamam nûş-ı revân göster.”
Semerkândî-i Âmidî Âgah
Erguvanın bu denli yaygın kullanımı, onun edebiyatın merkezine yerleştiğini açıkça gösterirken; bademin aynı ilgiden mahrum kalması, bir tercih mi yoksa bir eksiklik midir, eksiklik ise bu eksikliğin sebebi nedir, acaba şehirli şair taşralı bademi görmezden mi gelmiştir?
Bir tarafta üstüne çok az kelam edilmiş badem diğer tarafta bu kadar şairin dile getirdiği erguvan. Edebiyatta bu erguvan değinisi divan şairinin sadece sâki ve şarap sevdası olmasa gerek. Muhtemelen sebeplerden biri de şairin şehre mahkûmiyeti ve şehrin dışında da bir hayat olduğu gerçeğini görememesidir.
Aynı yanılgıya düşmemek için bizlerin bugün ayağımızı şehrin kenar mahallesinden şehrin çeperlerine doğru atmamız gerekecek. Bu yönelim; sınırsız bayırları, uçurumların kenarlarını, kayalıkların arasını, tarlaların yanı başını konak olarak seçen bademleri görmemize yetecek kadar imkân sunacak. Hele bu kaçışımızı mart ayına denk getirirsek bayırların pembe ve beyaz gelinlikleri giydiğini, bademin hayatın ve tabiatın kendisi olduğunu, parklara monte edilen bir süs ağacı olmayı kabul etmediğini ve tabiatın doğal rengi olmayı seçtiğini göreceğiz.
Haydi, sizler de şehirden bayırlara doğru da bir adım atınız efendim. Hayat, şehirlerin daracık parklarına sığmayacak kadar geniştir. Ayağınızı bayırların güzelliklerine alıştırın; orada sincabın, ağaçkakanın ve çocukların dualarına mazhar olan rengârenk çiçek açmış bademleri göreceksiniz.
