Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Fatih’te Bir Hacı Anne

Babaannem yaşı gelip doksana dayandığında yalnız benim namazlarım değil, kendi namazları konusunda da kaygılanır oldu. Sürekli bir namaz vakti kaçırmak üzere olduğunu sanarak saate bakar ve “ezan okunmadı galiba” diye yüksek sesle söylenirdi. Bize geldiği bir hafta süresince her vakit için mutlaka uyaracağımı söyleyerek onu rahatlattım.

EKLENDİ

:

Fatih’in Sarıgüzel Mahallesinin dar ve dolambaçlı yokuşlarından kaybolmadan çıkabilirsem bulurdum evini. Gonca apartmanı. Giriş kapısının hemen üstündeki camda, boynu bükük ama pespembe bir gonca resmi de vardı. Nedense ismi değil de ancak bu resmi görünce “evi buldum” derdim. O kadar kardeş gibiydi aynı mimarın, aynı ustanın elinden çıkmışa benzeyen binalar. Arka tarafları daracık, loş bahçelere bakan bu asık suratlı evler; üzgün birkaç akasyası olan bu bahçeyi ortaklaşa kullanırlardı. Tozlu çift camlı pencereler, eğilmiş bakarlardı ona. O zavallı bahçecik ne zaman görsem mukavva kutular, kırık bisiklet, leğen, teneke saksı gibi bir sürü ıvır zıvır içinde boğulmak üzere gibi dururdu. Artık kullanılmayan daracık balkonlarda birkaç tozlu kutu esner; belki birkaç serçe gelip çürük sedirin soluk kumaşını çekiştirir. Bunaltıcı bir hava…

Babaannem evinin önündeki apartman kalabalığından da rüzgârsız arka bahçenin çöplüğe benzemeye başlayan karışık yüzünden de bunalmaz. Salonundaki saatin kalbinin “Allah-Allah” diye attığını duyduğunu söyler. Kocaman bir “Allah” yazıp yapıştırır sarkaca, onu duyamayanlar için. “Pertavsız” dediği büyük büyüteciyle durmaksızın Kur’an okur. Büyük, yeşil kumaş kaplı Kur’an için “bu senin” der hep. Nasıl benim oluyor hiç okumadığım hâlde, sezerim. Bana hep kıssalar anlatır, sonu gelmez sayıda hikâyeler… Bir sürü evliya kalabalığı içinde kaybolurum. Uykum gelir ama sıkıntıdan değil. Erken kalkılmış bir bayram gününün dalgalı telaşından emin bir sahile yanaştığım için. Sadece bayramlarda giderdik babaanneme. Orada, geniş kadife koltukta onu dinlerken mutlaka uyurdum.

Uykum genellikle bir zil sesiyle bölünürdü. Babaannemi binbir ricayla istihareye yatıranlar elini öpmeye gelmişlerdir. Zikir sofralarında sırt sıvazlayıp mürit sakinleştiren, cemaatin hacı annesi, şeyhinin kâtibesi babaannem… Bize pembe lokum ikram eder, kendisine getirilen en küçük hediyeyi bir çocuk heyecanıyla karşılar. Gelen gideni söz ustalığıyla ağırlar, yumuşak kadife sorular sorar. Ona cevap verenler sıkıntılarını nasıl da büyütmüş olduklarını fark ederler. Ev, seccadeler, oyalı havlular, mekikli tülbentler, akide şekerleriyle dolar taşar. Kendisine gelenleri aynı hızla dağıtmaya çalışır o da. Bir rafta pirinç bir sürmedanlık mı gördüm, “al senin olsun” diye elime tutuşturur. Parmağındaki akik yüzüğü, cebindeki sedef tesbihi mi beğendiniz, sizin oldu bilin. Yolda yürürken bile arkasında kavuşturduğu elleri hayali bir tesbihi çeker dururdu. “Ben O’na sığındım kızım, O’na dayandım. Siz de O’na dayanın, kurtulun” der. Bize bakarken bazen içinde biriktirir kaygısını. Televizyona şöyle göz ucuyla bakar ve “şeytan işi” deyip suratını asar, ondan uzaklaşır, ama başkaca hiçbir şey söylemez.

Eski tüplü sobasının devrilmesiyle çıkan yangın, yalnız yaşayan babaannemin bütün odalarını yakmıştır da onun sığındığı arka odaya değmemiştir. Bu yangınla evi baştan aşağı ihvanlarınca yenilenen babaannem, her ne kadar herkese dualar ve teşekkürler etse de mahzunlaşmıştır. Zihninde bir şeylerin takılıp kaldığı, ellerinin titremesinden bellidir. Artık hikâyelerini, o pürüzsüz, tatlı İstanbul Türkçesiyle anlatamaz olmuştur. Beni her yalnız yakaladığında anlamadığım bir şeyler fısıldar. “İlm-i ledün, ilm-i ledün, her şeyin başı ilm-i ledün” deyip durur. Çanakkale Savaşı’nda çolak kalan ve kendisi henüz çocukken ölen, çok sevdiği babasının onu ziyarete geldiğini söyler. Gece eşyaların kendisiyle beraber secdeye gittiğini görmüştür. Dünya değiştirdiğini söylediği şeyhinin cübbesinin eteğini tutunca gözünü kapatıp açmış, Kâbe tam karşısında olmuştur. Ben onu hayretler içinde yutkunarak dinlerdim ve kimselere de söylemezdim alçak sesle anlattığı için. Ama ortalıkta, yangın sonrası onun hiç de iyi görünmediği, galiba korkudan aklını oynattığı gibi sözler dolanmaya başlamıştı bile.

Bir gün liseye başladığı halde namaz nedir bilmeyen ortanca torununu, yani beni, cebinden çikolata verecekmiş gibi yanına çağırdı. “Sana çok önemli bir şey söyleyeceğim, bunu hiç unutma” dedi. Ben hayatımın en önemli sırrını duymaya hazırlandım. “Böylesine hayat tecrübesi olan bir kadın, aklının havuzuna kim bilir hangi incileri akıtmıştır” dedim kendi kendime. Fakat babaannem yalvaran bir sesle şunu söyledi: “Yavrum, namaz, yabanda komaz.” Bu kısacık cümleyle hayal kırıklığına uğradığım gibi, hiçbir şey anlamamıştım tabi. “Ne kötü bir kafiye” dedim sadece içimden. Ancak yıllar yıllar sonra İstanbul’dan çok uzakta, öğretmenlik yaptığım küçük kasabada, çatı katındaki tek odalı evimde, kapkaranlık bir gecede bacalara konmuş baykuş uğultularını dinlerken, ağlayarak anlayabilmiştim bu sözün anlamını.

Babaannem yaşı gelip doksana dayandığında yalnız benim namazlarım değil, kendi namazları konusunda da kaygılanır oldu. Sürekli bir namaz vakti kaçırmak üzere olduğunu sanarak saate bakar ve “ezan okunmadı galiba” diye yüksek sesle söylenirdi. Bize geldiği bir hafta süresince her vakit için mutlaka uyaracağımı söyleyerek onu rahatlattım. Ezan okunurken “namaz vakti” diye bağırarak – sanki ondan başka kılan varmış gibi- ortalıkta dolanırdım. Babaannem beni layık olmadığım iltifatlara boğar, “Oğlum bu kız çok ferasetli, bu kız çok ferasetli” derdi babama. Ferasetin ne olduğunu bilmezdim ama hoşuma giderdi.

Başörtümü başıma taktığım ilk gün, bayram olmadığı hâlde onun kapısındaydım. Mavili yeşilli şifon örtüm bayrak gibi dalgalanıyordu. Kimse tanımadı beni o sokakta. Hacı annenin başı açık, üniversiteli torunu olarak biliyorlardı çünkü beni. Ben de başımı örtmekten çok, onu şaşırtacak olmanın sevinci içindeyim. Çok iyi biliyorum, babaannemin göğsü kabaracak, ben demiştim diyecek, sonra maşallahlar çekerek ağlayacak. Evet, o gün babaannemin övgüleri bir araya toplansa idi, bütün ömrüme yeterdi herhalde. Yere göğe sığamıyordu. “Ölmeden bana bu günü gösterdin ya kızım, daha ne isterim Allah’tan” diyordu. Sonra ben bir süreliğine unutuluyordum ve babaannem sanki özel bir dil geliştirmiş gibi başını yukarı kaldırarak Rabbine karşı içinden rahatça konuşuyordu.

Çok geç kalmışım meğer. Onu son görüşüm oldu bu. Başına, düzenli sohbetlerine katılan bütün ihvanları toplanmış. Doktor gelmiş, yaşlılık demiş, kalp güçlendirici bir iğne yapmış, sonra gitmiş. Babam kolonya dökmek isteyince ‘alkoldür’ diye ihvanlar hep birlikte karşı çıkmışlar. ‘Karakargalar’ diye kızmıştı babam, kadınlara. Sanki kolonya dökülmediği için ölmüş o. Sonra babaannem yüksek sesle kelime-i şehadet getirmeye çalışmış, sonunu getirememiş. ‘Başaramadı’ der gibi söylüyor bunu babam. Ömrü boşa gitmiş gibi. Hâlbuki bir parmağın göğe doğru azıcık kaldırılması bile yeter baba. Ağırlığını dünyada bırakıp göğe doğru uçmak isteyen yorgun ruha yönünü işaret eder gibi “Allah bir” demek.

Onu bu denli gönendiren renkli başörtüm çoktan eskidi, yırtıldı. Fakat babaannemin, babası Çanakkale Gazisi Binbaşı İsmail Hakkı Efendi’nin ve oğlum Ömer’in yan yana yattığı mezara girdiğimde de bembeyaz, başımda olacak.

Çok Okunanlar