Kendinizi tanıtır mısınız? Sizin daha önce Hıfzıssıhha ’da çalıştığınızı biliyorum. Hıfzıssıhha ile ilgili kısa bilgi verir misiniz?
Ben Mehmet Tuncer Özdemir. Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde doğdum. İlk ve ortaokulu Gölbaşı’nda okuduktan sonra Ankara’da Kimya Meslek Lisesine giderek lise eğitimimi tamamladım. Daha sonra 1985 yılında Erzurum’da Atatürk Üniversitesi, Fen ve Edebiyat Fakültesi’nde Kimya lisans eğitimini tamamladım. Ardından askerlik görevimi yapmak üzere Ağrı Doğubayazıt’a gittim. Asteğmen olarak askerlik görevimi yaptım. 1988 yılında Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkez Başkanlığında Kimyager olarak göreve başladım. Başkanlığın Çevre Sağlığı Araştırma Müdürlüğünde muhtelif laboratuvarlarda analist, laboratuvar şefi ve müdür olarak uzun yıllar görevi yaptım. Ankara Üniversitesinde yüksek lisans eğitimimi tamamladım. 2 kız 1 erkek olmak üzere 3 tane evladım var.
Refik Saydam Hıfzıssıhha Müessesesi (Başkanlığı) Cumhuriyetle yaşıt olan kurumlardandır. Döneminin en modern ekipmanlarına sahip aynı zamanda özverili bilim insanlarını barındırmış olan kuruluşlardandır. Döneminde insan sağlığının korunmasına yönelik üretim ve korunmaya yönelik ileri düzeyde fedakârca çalışmalar yapmışlardır. O kurumun bir mensubu olmaktan her zaman mutluluk duymuşumdur. Şunu da ilave edeyim, orda çalışan bilim insanları orayı herhangi bir iş yeri olarak değil ülkeye ve insanlığa hizmet etme aşkıyla çalışılan bir bilim yuvası olarak görmüşler ve fedakârca çalışmışlardır. Buradan hepsini saygıyla anıyorum.
Kurumun ilaç ve kozmetik, çevre sağlığı, zehir araştırmaları, aşı ve serum, kan transfüzyonu, serum üretim gibi teknik ve idari birimleri vardı. Boğmaca, çiçek, BCG, kuduz ve tifüs aşıları üretimiyle akrep serumu üretimi ve araştırmaları yapılıyordu. Bunun yanında çevresel kirlilik araştırmaları, zehirlenme tanıları yapılıyordu. Kısaca ülkemize ve insanımıza sağlık alanında birinci basamak olarak büyük hizmetler verildi.
Daha önce de belirttiğim gibi ben kurumun Çevre Sağlığı ve Araştırma Müdürlüğü’nde analist olarak laboratuvar şefi ve çevre sağlığı ve araştırma müdürü olarak 23 yıl hizmet verdim.
12 Eylül öncesi ve sonrası dönemde ülke ekonomik yapısının zayıf olması Hıfzıssıhha’yı da etkiledi ve zamana yenildi. Hizmet verdiği alanlarda teknolojinin gerisinde kaldı, bilimsel araştırmalara bütçe ayrılmaması alt yapı yetersizliği sorununu hazırlamaya başlamıştı. Daha sonraki dönemlerde Çevre Bakanlığının kurulması ve kendi laboratuvarlarını hizmete almasıyla çevresel analizleri yani kendisine ait olan konuları, yetkiyi geri alması yine Tarım Bakanlığı laboratuvarlarının kurulup gıda analizlerini kendilerinin alması, kan ile ilgili konuların Kızılay’a devredilmesi gibi hususlar kurumu bir noktada işlevsizleştirdi. Doğal olarak 2010’lu yıllarda yeniden yapılanmaya gitmek zorunda kalındı. Tabii burada markalaşan isim olan “Hıfzıssıhha” kelimesinin korunması lazımdı. Yıllar içerisinde pek çok uluslararası toplantı ve yayınlarda “Hıfzıssıhha” adı ile tanınmıştık. Bu isimle devam etmeliydik. Maalesef ismi koruyamadık. Benim çalıştığım bakanlar içerisinde bana göre efsane bakan Prof. Dr. Recep Akdağ’dır. Ama Hıfzıssıhha isminin korunması konusunda yanlış yapmıştır. Bunu da oranın her aşamasında çalışan birisi olarak tarihe not düşmek adına belirtmek isterim.
Anadolu bölgesi işgal yıllarında sık sık göç verdi. Bölge halkı muhacir oldu. Sizin dedeleriniz de muhacir olduklarında onlardan dinlediğiniz muhacirlik anılarınız var mı?
Anne tarafımda dedelerim Rus işgali üzerine Trabzon, Samsun, Çorum üzerinden Ankara’nın Bağlum semtine göç etmişler. Baba tarafım ise Erzurum, Bayburt, Amasya ve Çorum üzerinden Çankırı’nın Dümeli şimdiki adı Eldivan olan ilçesine gelmişler ve savaş bitene kadar orda yaşamışlar. Tabi bizim Ardanuç halkı malumunuz üzere çalışkandırlar. Yakacak olarak odun ve o bölgede yetişen sebze meyveleri alıp Ankara’nın o zamanki alışveriş merkezi olan Saman Pazarı ve Kale civarı gibi yerlere götürüp satıp kazançlarıyla da ev ihtiyaçlarını alıp ele güne muhtaç olmadan geçinmişler. Sanırım 70’li yıllardı, rahmetli babam rahmetli dedemi yıllar sonra Gölbaşı’na geldiğinde Eldivan’a götürmüştü. Ve orda komşuluk yaptıkları bir nene dedemi tanımış ve aile bireylerini tek tek sormuş ve ağlamış. Eldivan halkı da muhacirlere çok yardımcı olmuşlar. Dedem onları hayırla anardı. Tabi acıklı yıllar. Suriye’den insanlar ülkemize diktatörün zulmünden kaçıp geldiklerinde hep Rus işgalinde muhacir olan bizimkileri düşünmüşümdür. Aslında bizimkilerin muhacir olduğunda Suriye de vatan toprağıydı. Yabancı değiller. Şimdi gönül coğrafyamız diyoruz ya gerçekte Suriye vatan toprağı. Suriyeli dediğimiz bazen kızdığımız bazen iteleyip kaktığımız insanlar ki şu anda dedelerimizden bahsediyoruz o zaman onların dedelerinin cebinde Türk Osmanlı pasaportu vardı, bizimkilerin de cebinde Türk Osmanlı pasaportu vardı. Yani 100 sene öncesinden bahsediyoruz. Devletler tarihinde 100 sene uzun bir zaman dilimi değil daha dün gibidir. Aslında Hatay neyse Halep, Hama, Humus, Şam odur, Biz Türk halkı Şam’a “Şam-ı Şerif” deriz. Urfa, Diyarbakır gibi Ashab-ı Kerim’in meftun olduğu şehirdir Şam. Şam’ın acısı acımız sevinci sevincimizdir. Anadolu’nun savunması Gazze den Filistin’den başlar. Bu mazlum coğrafyayı bu mazlum halkı daha dünkü topraklarımızı zalimlere, diktatörlere, emperyalistlere terk edemeyiz.
Neyse başa dönersek anne tarafım ise Ankara’nın Bağlum semtine gelmişler demiştim. Onlarda çalışkanlıklarıyla hayat mücadelesine katılmışlar. Geri dönüş zamanı o dönemin yetkilileri Ankara’nın nüfusunu artırmak istediklerinden bu nüfuslu ailenin Ankara’ya yerleşmesini istemişler. Şimdiki Gazi Mahallesi’nden yer vermek istemişler fakat bizimkilerin sıla özlemi ağır bastığından geri dönmek arzularını söylemişler ve yetkililerde Samsun’a, Samsun’dan da gemiyle Hopa’ya biletleri alıp göndermişler. O dönem “yandan çarklı” diye adlandırılan Çoruh Nehri’nden Artvin Köprübaşı’na gidip gelen gemi benzeri kayıklar varmış. O vasıtalarla Hopa’dan Artvin’e girmişler sonrada yakılmış yıkılmış köyleri olan Hertüs–Konaklı köyüne dönmüşler. Ama Allah’ın takdiri ailenin 2. kuşağının çoğunluğu zamanla Ankara’nın Gölbaşı, o zaman bucak olan şimdiki, ilçesine tekrar göç etmişler.
Baba tarafımda yine aynı şekilde Rus-Ermeni eşkıyalarınca yakılmış yıkılmış virane olmuş Hemagöret-Hamurlu köyüne dönmüşler. Babadan dedem olan Alaaddin Özdemir 30’lu yıllarda köyün muhtarlığını yapmıştır. Camilerin kapatıldığı dini baskıların yoğunlaştığı ezanın aslının yasaklandığı dönemde köye cami yaptırmıştır. Şu an ki köy camisi dedem Alaaddin Özdemir tarafından yaptırılan camidir. Kardeşi Adem Hoca diye tanınan Adem Özdemir’de uzun yıllar fahri olarak ve resmi görevli olarak camide hizmet yapmıştır.
Yine muhacirlik anısı olarak Ardanuç Havt-Boyalı köyünden Öztürk ailesinden Ali Öztürk dededen dinlemiştim. Muhacirlik dönüşü Samsun’dan gemiyle Batum’a gitmişler. Fakat orası Ruslara kaldığından ve bunlarda da pasaport olmadığından gemiden inmelerine izin verilmemiş. Bu Ali Dede o zaman küçük çocuk olduğundan ihtiyaç malzemelerini pazardan almak için izin verilirmiş o da gidip alıp getirirmiş. Uzun süre böyle gemide kaldıktan sonra nöbet tutan Rus ordusunda görevli Kazakistan Türklerinden bir asker Ali Öztürk’ün babasına sizi gizlice serbest bıraksam sınırdan kaçabilir misiniz diye sorunca o da evet kaçarız demiş ve o askerin gizlice bırakıp yol göstermesiyle Batum’dan Türk tarafına geçmişler.
Babam evlendikten bir süre sonra Ankara Gölbaşı’na göç etmiştir malum sebeplerden dolayı. Arazı azlığı geçim sıkıntısı daha önce göç edenlerin rahat hikâyeleri etkili olmuş. Zaten bir yerden göç başladı mı bir daha durdurmak zordur. Aynı arıların oğul vermesine benzer. Arılar oğul vermeye başladı mı artık kovan da durduramazsın yapılacak tek şey yakın bir yere konmalarını sağlamak olmalıdır. Eğer arıcı tecrübeliyse arı sıkıştığını, yeni kraliçe arı oluştuğunu anladı mı kovanı bölmesi lazım ki oğul kontrolsüz çıkmasın diye. Bunlardan insanların ders olması lazım aile büyüğü oğullarını evlendirdi mi onlara ayrı ev yapmalı, bağını bahçesini vermeli yani işletme parası gibi vermeli, sonrada onu cemiyetin içine bırakmalıdır. Ama bizim Artvin yöresinde anne bana çocuklarını evlendirince yanlarında tutmak istiyorlar. Bu da bir zaman sonra arının oğul vermesi gibi evlat evden çıkıyor.
Muhacirliğe çıkan ailelerin evlerinde anlatıldığı gibi bizim de evimizde muhacirlikle ilgili anılar anlatılmıştır. Bunları dedemden, ninemden, babamdan dinlemişliğim vardır. Enteresan olanlardan bir tanesi dediğim gibi anne tarafım Trabzon üzerinden muhacir olmuşlar. Bu göç yolunda yani bütün köy halkı göç ediyorlar malum ve belli yerlerde de konaklayarak devam ediyorlar muhacirliğe. Trabzon Araklı bölgelerinde o civarda konakladıklarında bir süre kalmışlar. Daha sonra kervan yola çıktığı sırada yani nenemin bacısı olan nene ismi Hanife o küçük çocuk tabii çocuk her zaman çocuk kendi aralarında oynuyorlar bu oynarken kaybolmuş ya da orada bir yerde uyuyakalmış. Her neyse neneyi arıyorlar tarıyorlar bir türlü bulamıyorlar. Fakat kervan da yola çıkmış mecburen yola devam ediyorlar. Nene de orada kaybolmuş ağlamış efendim bunu oradaki halktan birisi bulmuş çocuğu olmayan bir aileye vermişler. O aile bunu büyütmüş genç kız olduğunda onu oradan birisiyle evlendirmişler. Fakat o nene köyünü ailesini sülalesini unutmamış savaştan sonraki yıllarda ticaret için Ardanuç’tan o bölgeye gelen ya da Ardanuç’a giden insanlara soruyormuş işte nereye gittin, kimleri gördün, Hertüs köyünden birinle karşılaştın mı gibi. Derken birisi işte ben Hertüs köyünden geliyorum deyince de o da babası Faiz Ağa, kardeşi Fatma ve akrabalarını soruyor. Ve akrabalarına haber gönderiyor ki ben buradayım ölmedim diye. O birileri köye gidiyor söylüyorlar sizin kızınız Araklı’da yaşıyor, oradan evlenmiş çoluk çocuğa karışmış diye haber veriyor. Hanife nene de ailesinin köye döndüğünü öğrenmiş oluyor. Daha sonra oğullarıyla beraber köyünü, bacılarını ziyaret ediyor. Bacısına kavuşuyor. Uzun zaman sonra da nenenin oğluyla bacısının kızı evlilik yapıyorlar ve böylece muhacirlikte ayrılan sülale bir araya gelmiş oluyor aslında bu bir göç filmine konu olabilecek enteresan bir hadise.

Çorum’a yerleştiğinizi biliyorum. Çorum nasıl bir yer? Artvin’den Çorum’a çok göç gitmiş, Çorum’u bir Artvinli olarak anlatır mısınız?
Kızlarım Çorum’da Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni kazanınca ben de çocuklarımın yanında olmam gerektiğini düşündüm ve tayinimi isteyerek Çorum’a geldim. Çorum Anadolu’nun, bozkırın ortasında çok güzel bir şehir tarihi bir geçmişi vardır. Muhacirlik yıllarında doğudan gelen Kars, Artvin, Ardahan civarından gelen muhacirlerin göç yoludur. Mecitözü, Çorum, Sungurlu, Osmancık gibi yerler malum göç yoludur. İnsanlar bir kısmı buraya yerleşmişler bir kısmı Ankara’ya, Bursa’ya, Çankırı’ya gitmişler. Çorum için söylenen bir söz vardır: “Çorumlu yaparsa en iyisini yapar” ve “Çorumlunun yaptığını kimse yapamaz” diyerekten her zaman muhacirlere kol kanat germiş ve onların yanında durmuş bir şehirdir. Hatta II. Abdülhamit zamanında da bu vardır ve bu söz Abdülhamit döneminden kalma bir sözdür. 93 Harbi’nden gelen muhacirlerin Çorum halkı tarafından yerleştirildiğini Sultan Abdülhamid duyunca dua etmiş ve “Çorumlunun yaptığını kimse yapamaz” demiştir ve bu söz tarihe mâl olmuştur. Çorum halkı vatanseverdir, dinine diyanetine sahip çıkan bir şehirdir, gezilecek görülecek yerleri çok fazladır ve insanların buraya gelmelerini tavsiye ederim. Biliyorsunuz Çorum Hitit Medeniyetinin başşehridir. Hititler uzun yıllar bir dünya hâkimiyeti kurmuş büyük bir imparatorluktur. Hattuşa Antik Kenti vardır. Boğazkale’de yine antik şehirdir. Alacahöyük antik şehirdir. Çok güzel bir müze vardır yine İncesu kanyonu vardır ve gezilip görülebilecek bir yerdir. Çorum Müzesi de keza antik eşyalarıyla zengindir. Gezilip görülmesi gereken bir yerdir. Çorum merkezde yine Veli Paşa Konağı vardır son zamanlarda restore edildi. Kent Müzesi vardır gayet güzel görünmesi gereken bir yerdir. Saat kulesi 7,8 Hasan Paşa’nın hatırası olaraktan şehri süslemektedir. Çorum Kalesi vardır. Muradi Rabi Ulu Camisi vardır, yine ashabı kiramın olduğu Hıdırlık Camisi vardır ve burada da 3 tane sahabenin kabri vardır. Bu sahabeler, Suheyb-i Rumi Hazretleri, Ubeyd-i Gazi Hazretleri ve Kereb-i Gazi Hazretleridir. Çorum halkı misafirperverdir, dediğim gibi vatanseverdir, Çorum’la ilgili görüşlerim ve düşüncelerim olumludur. Ben de artık uzun yıllardır burada kaldığım için yani biraz Çorumlu oldum denebilir.



Kars’a sık sık gidip geliyorsunuz. Kars hakkında ki görüşlerinizi alabilir miyim?
Kars’la ilgili düşüncelerime gelecek olursak Kars malum Doğu Anadolu’nun Serhat şehridir, göklere komşu vilayetlerimizdendir. Artvin, Kars, Ardahan bunlar malum bulutlara komşu vilayetlerimizdendir. Ben her zaman şunu düşünmüşümdür: Ruslar neden Artvin, Kars, Ardahan, Batum’u istediler? Rus Çarlığı bu şehirleri ele geçirmek için çok büyük mücadeleler verdi ve orada çok büyük kanlı savaşlar yapıldı. Şehitler diyarı diyebiliriz. İlk defa Erzurum’dan Kars’a gittiğimde oranın neden istendiğini anladım. Aslında dağların zirvesinde çok güzel düzlüklerin ovaların olduğu yeşillikleri içerisinde bir şehir ve Anadolu’nun kapısı. Dolayısıyla Rusların stratejik olarak çok önemli olan bu yerlere ele geçirmek için uğraştıklarını gidip görünce anladım. Şimdi bizim doğuda yaşayan insanlarımızın bence bir yanlışı var o da şudur: Orada kazanıyorlar, orada ticaret yapıyorlar, yatırımlarını doğup büyüdükleri yerlere değil de İstanbul’a, Bursa’ya, Ankara’ya yani batı vilayetlerine yapıyorlar. Bu bence çok yanlış ve o şehirlerin geri kalmasının en önemli sebeplerinden birisidir. Halkımızın orada yaşayan insanlarımızın kazançlarıyla o şehirlere yatırım yapmaları gerekir ki o şehirler kalsın. Ben belediye hizmetlerinin çok zayıf olduğunu görüyorum. Şehirler belediyecilik hizmetini tam olarak alamamışlar. Dolayısıyla yeşil alan, park, bahçe açısından bakarsak çok geri kalmışlar, otopark sorunu, yolların temizliği çöplerin kaldırılması açısından şöyle bir kabaca baktığın zaman çok geri kaldıklarını üzülerekten görüyorum. Bunu söylemek istemezdim ama böyle. Kars Kalesi, Evliya Camisi, Hazreti Harakani Türbesi buraya çok güzel hizmet yapılmış, manevi bir görüntüsü var. Kaleye baktığında, tabyaları gezdiğinde Türk ordusunun muhteşem direnişini işgal yıllarını, Ermeni- Rus zulmünü sonra ordumuzun zaferle tekrar şehre girmesini özgürlüğüne kavuşması, acı tatlı hatıraları kale dibinde hayal edip bazen sevince bazen üzüntüye kapılıp ağlıyorsun. Dediğim gibi şehitler diyarı diye. İstiklal marşı yazarı Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi “Kim bu cennet vatan uğruna olmaz ki feda? Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda. Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda, Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda”. Gerçekten Kars böyle. Toprağı sıksan şüheda fışkıracak. Ben oraya gittiğim zaman böyle tarihin içerisine girmiş gibi hissediyorum kendimi ve atalarımla şehitlerle bir araya gelmişim gibi çok büyük bir manevi haz duyuyorum ve orada maneviyatın yükseldiğini hissediyorum. Erzurum’da, Ardahan’da Artvin’de olduğu gibi. Bunun yanında Ani Antik Kenti de orada, Ani şehrine de insanların gitmesini oraları görmelerini isterim çok güzel bir şehir zamanında çok büyük bir nüfusun olduğu, Anadolu’ya ilk kapının aralandığı Sultan Alpaslan’ın emanet şehri.
Artvin ve civar bölgelerinin geri kalmışlığı, barajları hakkında da bilgi verir misiniz?
Artvin malum atalarımızın şehridir. Her yıl olmasa bile 2 yılda bir gidiyorum. Babamın, annemin köyüne gidiyorum. Dedelerimizin, amcalarımızın, akrabalarımızın mezarları var. Onlara bir Fatiha okuyoruz, amcamın çocuklara halen orada hayatlarına devam ediyorlar. Biraz önce bahsettiğim gibi orada kazanıp batıya yatırım yapmak gibi Artvin’de de bu hastalık var ve Artvin’de kazananlar malum Ankara, Bursa, İstanbul gibi büyük şehirlere yatırım yapıyorlar. Dolayısıyla Artvin’de ekonomik kalkınma olmuyor. Fakat son yıllarda malum Artvin’e yeni bir isim daha kazandırıldı daha önceden bulutlara komşu şehirken şimdi barajlarla anılıyor ve barajlar kenti olarak da isimlendiriliyor ve o barajları gördüğün zaman insan bu memleketin bu ülkenin sevdalısı olaraktan mutlu oluyor ve gurur duyuyor. Devasa barajlar var, dünya çapında yapılmış barajlarımız var ve Türk mühendisleri tarafından yapılmış olması da ayrı bir gurur kaynağı. Tabii bu barajlar elektrik üretiminin yanında turizme nasıl kazandırılır bunun planlamalarının yapılıp uygulamaya sokulması lazım. İnsanlarımıza bunu nasıl tanıtırız ve Batı’dan buraları görmek için insanların gelmesini sağlamamız lazım, nasıl ki Keban Barajı için turlar düzenleniyorsa buradaki barajlar içinde turlar düzenlenecek şekilde turizm firmalarını harekete geçirmek gerektiğini düşünüyorum. Balıkçılığın ekonomiye kazandırılması çok önemlidir, su sporları ve şehir turizmi, iç turizm, medya yani Artvin’in ilçelerinden de insanların oralara gelip buraları görmesi gerekiyor. Yollarımız gayet güzel. Modern yollarımız var, tüneller yapıldı ve aynı zamanda tüneller şehri olarak da anılıyor. Kaç tane tünel var şu anda hatırıma gelmiyor. Dolayısıyla Artvin’in tarihi malum değişik kültürlere ev sahipliği yapmış, Ardanuç çok güzel bir yerdir ve oradaki halkın ileri gelenlerin şunu düşünmesi gerekiyor. Yani biz Ardanuç’a nasıl turist getirebiliriz? İç turist getirelim. Bir vatandaş buraya ne için gelsin? Bunu düşünmemiz gerekiyor ve buna yönelik planlar yapılması gerekiyor. Yerli yabancı turisti çekecek özelde bir şeyin olması lazım, markaların olması lazım. Yani sırf adam oraya cağ kebap yemeye gelir tabii ama onu cezbetmek lazım, bir kere gelir onun devamını getirebilmek için güzel farklı seçeneklerimizin olması lazım. Kalenin faaliyete geçmesi, tarih meraklılarının hizmetine açılması, kale mahallesinin otantik havasının geliştirilmesi ilgi çekici olacaktır.
Antik müzenin yanında yine belediye tarafından yapılacak bir kültürel müzede şehir müzesi gibi bir müzede yapılabilir ve Ardanuç ve civarından halktan daha önceki dönemlerde kullandığı ev aletleriydi, sağlık aletleri, yerel gelenekleri, kültürel mirasımızı ön plana çıkaracak yaşam tarzımız ortaya çıkaracak tarımla ilgili alet edevatlar, kültürümüzü yansıtan giyim, kuşam, düğün-dernek, gelinlik damatlık ve oyunlarımız, müziğimiz gibi halkın kullandığı evlerinde bulunduğu kap-kaçak yemek malzemeleri tencere, tava gibi bunların sergileneceği bir müzenin de yapılması gerekiyor. Bu illa Kültür Bakanlığı tarafından değil belediye tarafından da yapılabilecek bir hizmettir. Yine şehirde ilçemizde yaşayan tarih hocalarımız var efendim, âşıklarımız var bunların eserleri sergilenebilir. Tabi yeni yerleşim alanlarının da açılması lazım. Her köyün her ilçenin kendine özgü bir yaşam stili var ve bir ayrı güzellikleri var köylerinde festivallerle ön plana çıkarılmalı. Boğa güreş festivalleri yapılıyor büyük bir organizasyon olarak bu yapılıyor. Bu da güzel bunun da devam edilmesi taraftarıyım. Kafkasör Festival Alanı’nın modern hâle getirilmesi öncelikli olmalı. Ardanuç halkı çalışkandır, gayretlidir vatan millet sevdalısıdır kardeşçe bir arada yaşamasını bilir.

Son olarak ne söylemek istersiniz?
Son olarak şu hatırayı da tarihe not düşmek adına anlatmak istiyorum. Rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan Başbakanlığı döneminde ramazan ayında Ankara’da yaşayan Artvinlilere bir iftar yemeği verdi ve orada yaptığı konuşmada; “İsviçre’de Artvin coğrafyasına benzeyen bir bölgeyi bilim insanları incelemişler. Burayı nasıl cazibe bölgesi yapabilir, halkı nasıl zengin edebiliriz diye. En büyük zenginliği o bölgenin akarsuları. Bunun üzerine fikir ve proje geliştirmişler. Bilim insanları demişler ki; ‘O akarsuların üzerine barajlar yaparsak, üretilen elektriği halka çok ucuza verirsek, sanayiciye ucuza verirsek yatırım yaparlar, bölge nüfusu artar, ticaret gelişir, göç durur, gidenler geri gelir.’ Ve öyle de yapmışlar. Barajlar yapmışlar, uzun yıllar elektriği bedavaya yakın fiyatla vermişler. Sonuçta o bölgeye sanayici gitmiş, yatırım gitmiş, en önemlisi de oradan göç eden yerli halkı geri gelmiş. Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok. Biz de Çoruh nehri üzerine baraj yapacağız. (Bunu anlattığı dönemde Çoruh barajları daha proje aşamasındaydı) Üretilen elektriği Artvin halkına ve sanayiciye çok ucuza vereceğiz. Böylece yatırım artacak, göç eden Artvinliler geri gelecek, Artvin bölgesi cazibe merkezi, yatırım merkezi olacak. Sonuçta ‘Artvin İsviçre gibi olacak, Artvinli de İsviçreli gibi zengin olacak’ demişti rahmetli. Bunu da siyasilerimize ve halkımıza bir fikir, bir anı olarak anlatmış oldum.
Tarihe not düşmek adına çok güzel bir anı anlattınız. Verdiğiniz bilgilere ve bana zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.
Ben de size teşekkür eder çalışmalarınızda başarılar dilerim.
