1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Deneme

Hatıranın Gergefinde İnce Bir Nakış: Unutmak veyahut Alışmak

Hatıranın Gergefinde İnce Bir Nakış: Unutmak veyahut Alışmak
0

Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Niksar’da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.

Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Mevsimler ne çabuk geçiverdi
Unutmak, unutmak, unutmak.

Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Yine kamyonlar kavun taşır
Fakat içimde şarkı bitti.

İnsan kalbinin en eski savunmasıdır unutmak; belki de en zarif yenilgisi… Ya da kim bilir, en büyük lütfu, en şaşaalı zaferidir. Zamanın sert yüzüne karşı sürülen ince bir merhem gibidir bazen; bazen de kapanmayan bir yaranın üstünü örten incecik bir tül… Kapatır gibi yapar, saklar gibi görünür ama biliriz: bazı şeyler unutulmaz. Sadece derine, çok derine gömülür; kalbin en karanlık mahzenlerine…

Cahit Külebi’nin Anadolu kokan o içli şiiri —İstanbul yahut Hikâye diye anılan— Niksar’dan İstanbul’a uzanan bir ruh yolculuğudur aslında. Özlemin, bekleyişin, umudun ve unutmanın iç içe geçtiği bir gönül kervanı… Bu şiir, nedense kalbimde hep unutmaya çıkan yolların izini taşır. Belki de her insanın içinde böyle yollar vardır; yürüdükçe unutacağını sandığı ama her adımda biraz daha hatırladığı yollar

Unutmak üzerine nice şair, kelimelerle bezediği nice iç yangınlarını dökmüştür satırlara. Nazım Hikmet, doğrudan “unutmak kolay mı?” diye sormaz belki; ama dizelerinin arasından sızan hakikat şudur: Sevmek, unutulmaktan büyüktür. Onun şiirlerinde hafıza, aşkla mühürlenmiş bir kapıdır; kapanır ama asla kilit tutmaz.

Attilâ İlhan “Ben sana mecburum” dediğinde, aslında unutmanın imkânsızlığını yazgı gibi önümüze koyar. Mecburiyet, hatırlamanın kaderle kurduğu o derin akrabalıktır. Çünkü bazı yüzler, bazı şehirler, bazı akşamüstleri insanın içine kazınır; silmek istesen de kalem yerinden oynamaz, dil lal olur, sözcükler sükûta bürünür.

Cemal Süreya ise “Unutursun” der; ama onun bahsettiği unutmak, acının zamanla incelmesinden başka bir şey değildir. Onun şiirlerinde unutmak, eski bir fotoğrafın solması gibidir: yüzler belirsizleşir belki; ama o bakışın bıraktığı sızı, zamana direnir. Zaman usturası, kalbimizi de inceltmez mi zaten; bizi biraz daha kırılgan, biraz daha derin kılmaz mı?

Turgut Uyar, “Göğe Bakma Durağı”nda sevdiğini göğe çağırırken aslında yeryüzünün ağırlığını, acılarını, hatıraların yükünü bir anlığına unutturmaya çalışır. Göğe bakmak, hafızayı hafifletmektir; kalbin yükünü bulutlara bırakmak, ruhu kısa bir süreliğine özgürleştirmektir.

Unutmak yalnız bize özgü bir çırpınış değildir; dünya edebiyatında da yankısını bulur. Pablo Neruda, Poema 20 adlı şiirinde ”Bu Gece En Hüzünlü Şiirleri Yazabilirim” dediğinde, unutmaya çalıştığı bir aşkın gölgesinde dolaşır. Yazmak onun için unutmak değil, hatırlamanın başka bir biçimidir. Çünkü bazı aşklar unutulmaz; sadece şiire dönüşür, kelimelere sığınır. Bir başka deyişle yitirilen bir aşkın ardından duyulan varoluşsal sarsıntıyı; gecenin derin suskunluğu ve yıldızların melankolik maviliğiyle iç içe geçirerek lirik bir yoğunlukta dile getirir. Metin, “sevmenin anlık, unutmanın ise zamana yayılmış bir iç çözülme olduğu” düşüncesi etrafında örülürken, öznenin söylemi çelişik bir bilinç hâlini açığa çıkarır: Sevgilinin yokluğunda genişleyen gece, duyusal bir boşluk değil, aksine hatıranın yankısıyla derinleşen bir iç mekâna dönüşür. Şair, sevginin sona erdiğini iddia ederken hâlâ süregiden duygusal bağlılık arasında gidip gelerek, ayrılığın ontolojik gerilimini estetik bir ifadeye kavuşturur.

Rainer Maria Rilke ise acının sabırla taşınmasını öğütler. Ona göre unutmak bir aceleciliktir; ruh ise aceleye gelmez. Yaşadıklarını yoğurur, dönüştürür, olgunlaştırır. Demek ki unutmak bazen yarım kalmış bir hikâyedir; tamamlanmamış bir iç yolculuk

Ve bizden örneklerle beni çok etkileyen bir başka şiirler ve şairle devam edeceğim. Özdemir Asaf… Şair Asaf Lavinia’ya seslenirken “Adını gizleyeceğim / Sen de bilme Lavinia” der. Ama o gizleyiş, aslında unutuş değil; tam tersine, saklayarak yaşatma hâlidir. Unutmaya mahkûm ettiği aşkını, kelimelerle yeniden diriltir.

Yahya Kemal Beyatlı, Sessiz Gemi’de “Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden / Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden” dediğinde, belki de en derin unutma çabasını anlatır. Gidenlerin ardında kalanların, dönmeyecek olanı kabullenme, unutmaya çalışma hâlidir bu. Ama gerçekten unutulur mu? Kim bilir…

Belki de unutmak diye bir şey yoktur.

Sadece hatırlamanın biçimi değişir.

Bazı acılar isim değiştirir zamanla: sızı olur, tecrübe olur, hikâye olur. Ama özü değişmez. Bazı yüzler, kalbimizin duvarına asılmış bir tablo gibi yerinde kalır; biz sadece bakmamayı öğreniriz.

Unutmak…

Ah, unutmak…

Bazen derin bir kış uykusudur. Hatıralar karın altında kalır, beyaz bir sessizliğe gömülür. Bazen de bir kum fırtınasının savurduğu tozlar gibi örtülür üstleri. Ama bahar geldiğinde, en küçük sıcaklıkta yeniden filiz verirler. Bir şarkı, bir koku, bir sokak ismi… Ve insan, unuttuğunu sandığı şeyle bir anda yüz yüze gelir.

Unutmak, insanın kendini koruma biçimidir.

Ama hatırlamak… insanın insan kalma biçimidir.

Ve en nihayetinde şunu anlarız:

Unutmak bir silmek değildir.

Unutmak, bir dönüştürmektir.

Çünkü gerçek unutuluş, kalbin hiçbir şey hissetmemesidir.

Oysa biz… hatırladıkça yanar, yandıkça derinleşir, derinleştikçe olgunlaşırız.

Kuğulu Park’ın dingin sularında süzülen kuğuların o neredeyse zamansız zarafetini ardımda bırakırken, içimde beliren hafif ürpertiyle adımlarımı Kızılay’a doğru çevirdim; sanki şehir, benimle birlikte aynı şarkıyı söylüyor, kalbimin ritmine usul usul eşlik ediyordu. Tunalı Hilmi Caddesi boyunca dizilen vitrinlerde ışık, baharın ilk akşamına sinmiş o ince, narin hüznü parlatırken, kaldırımlardan akan insan kalabalığının yüzünde başka bir hikâyenin gölgesi titreşiyordu. Trafiğin uğultusu, korna seslerine karışan aceleci adımların temposuyla büyüyen dağınık daha büyüleyici bir senfoniye dönüşürken, ben bu seslerin içinde kendi iç sesime kulak veriyordum.

İlerde köşe başında sıcaklığı avuçlarıma kadar ulaşan simit kokusu, biraz ileride kahve bardaklarını iki eliyle tutan gençlerin içten kahkahalarıyla birbirine karıştı; şehir, bana aynı anda hem çoğalmanın hem eksilmenin, hem kalabalık olmanın hem de derin bir yalnızlığa çekilmenin ne demek olduğunu fısıldıyordu. Yol uzadıkça baharın bu ilk akşamı koyulaştı, ışıklar çoğaldı; ben ise kalabalığın içinde kaybolmadan yürüdüğümü sansam da, aslında içimin en tenha, en ıssız sokağında dolaştığımı biliyordum. Kulaklığımdan kalbime doğru sızan o en derin arabesk titreşimle “Alıştım Sana Bir Tanem” usul usul akarken, baharın ilk günlerine özgü o taşkın coşku, damarlarımda zarif ama çok güçlü bir sevinç gibi ince ince dolaştı; adımlarımı sıkılaştırdım, sanki her adımda biraz daha hayata karışır gibi, biraz daha kendime yaklaşır gibi… ve sonunda, bütün o ışığı, sesi ve karmaşasıyla Kızılay’ın cümbüşlü kalabalığına hem kaybolmak hem de yeniden var olmak istercesine karıştım. Farkına varmadan adımlarını müziğin ritmine uydurmuş nakaratı en içten sesimle Selami Şahin’e eşlik ediyordum…

Alışmak sevmekten daha zor geliyor
Alışmak bir yara, bağrımda kanıyor
Sen yoksun kollarım boşluğu sarıyor
Alıştım bir tanem, alıştım sana

Eğitimci, yazar, seslendirmen Tayinci bir babanın evladı olarak çocukluğu Anadolu coğrafyasında geçti. Üniversite yılları ve eğitimci olarak göreve başlaması Karadeniz’de gerçekleşti. Eli kalem tuttuğu günden beri okumayı, gezmeyi ve yazmayı hayatın merkezine koyan yazar Türk Dili ve Edebiyatı alanında lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra Radyo ve Televizyon alanında doktoraya başladı. Masal üzerine akademik araştırmalarına üniversite yıllarında başlayan yazar, bu birikimlerini 'Masal Anlatıcılığı Eğitici Eğitmenliği' kurs ve seminerlerinde katılımcılarla paylaşmaktadır. Bunun yanı sıra “Osmanlı Türkçesi (Temel düzey), Beden Dili, Etkili ve asıl alanı olan Güzel Konuşma, Diksiyon, Yaratıcı Yazarlık” başlıklarında seminerler vererek çalışmalarını sürdürmektedir. Halen bir kurumda seslendirme ve sunuculuk yapmakta, evli ve bir çocuk annesidir. Akademik ve edebi dergilerde çeşitli yazıları yayınlandı. Deneme türünde iki kitabı mevcut. Ya Kebikeç Şafakla Gelen 2021 Yalnızlar Senfonisi 2025

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir