Bizimle İletişime Geçin

Kavram

İnsaniyet

İnsaniyet/insanlık üstün ve yüce bir değerse, her şeyden üstün tutulmalıdır; bu değeri üstün/yüce tutacak olanlar da insanlardır; insanları özlerindeki/fıtratlarındaki o yüce değere sahip çıkmaya çağırmaktan başka seçenek görünmüyor. Her geçen gün “insaniyetimizi/insanlığımızı” kaybediyoruz, çünkü fıtrat ile ilişkimiz kopunca “Tanrı” ile ilişkimiz de koptu; modern insan aklının ürettiği paradigma (bilim, kültür, sanat ve felsefe) Tanrı’yı hayattan kovdu…

EKLENDİ

:

İnsaniyet, fıtrattan bakınca İslâmiyet, Allah’a teslimiyettir; fıtrattan değil de herhangi bir yerden bakarsak “hayali/afaki bir şeyden” söz ederiz. İnsaniyetten kasıt insanlığın ortak paydası ise bunu hiçbir zaman bilemeyiz, insanlığın ortak vicdanı ise fıtrata yaklaşırız. İnsanlık, gözümüzde bir “ideal” ise, bu ideale insanlık tarihi hiçbir zaman ulaşamamıştır, ulaşamayacaktır, çünkü onun ne olduğu bilinememektedir. Böyle bakınca (fıtrattan bakmazsak) Auguste Comte’un ne olduğu bilinmeyen “İnsanlık dini” dediği şey ile insanlık ideali ya da insaniyet aynı noktada birleşir.

İnsaniyet, merhamet, şefkat ve insanlık anlamında kullanılıyorsa bir değer ifâde eder; ona o değeri ya insanın/insanların kendi yükler ya da onları Yaratan. Birinci şıkta uzlaşı mümkün değil, geriye ikinci kalıyor ki bu da fıtrat ve İslâmiyet demek olur. “Varlık, Müslim’dir”, teslim olmuş = İslâm olmuştur” sözü, teslim olunan ilahî ve kutsal bir Gücü gerekli kılar ki, O Güç, insan dahil her varlığa kendi fıtratını/yapısını vermiştir; insanı da irade ile fıtratına uygun davranıp-davranmayacağı noktasında serbest/özgür bırakmıştır.

İnsaniyet, tüm insanların ortak paydası ise ve tümelse -ki öyle bilinir- o zaman insana dair tüm iyi ve kötü huyları içine alır, bir “çorbaya” döner; ondan kasıt kötünün içinde bulunmadığı, “ünsiyeti” referans alan bir şeyse, şu soru aklımıza gelir. Kime, neye ünsiyet? İnsanların birbirlerine ünsiyeti ise, yine iyi-kötü karışır, ne olduğu bilinmeyen bir şeye dönüşür; Yaratan’a ünsiyet ise, -Yaratan bilin(e)mese de- onunla “İyi, İdeal ve Mükemmel Bir’i” kastedilir. Bizim zihin dünyamızda daha çok bu anlam vardır; bu anlamıyla insaniyet, İslamiyet’e yakındır, İslâmiyet ise Allah’a teslimiyet, O’nun emirlerine/dinine, yasalarına ünsiyet demektir. Yaratan’dan bağımsız insaniyet fikri afakîdir, görelidir, tüm insanların fikirlerini bu kavram altında buluşturmak da mümkün değildir.

İnsaniyet, insandan mastar ve insana yakışan hâl, insan olma durumu anlamında ise insan tanımında anlaşmak icap eder. İnsanı biyolojik yönüyle ele alırsak, iki ayaklı dik yürüyen canlı gibi “basit” bir tanım yaparız, bu tanımdan ahlâkî bir sıfat çıkmaz. İnsan, özgür, iradeli ve akıllı bir canlıdır dersek, irade/özgürlük, iyiyi de kötüyü de tercih demek olur; aklı da bağımsız ve ölçüt belirleyen bir kıstas olarak alırsak, tüm insanlar için “ortak bir akıl ve irade” belirlememiz icap eder bu da ontolojik olarak insaniyetteki sorunla aynı kapıya çıkar, ki, tüm insanların aklı ve iradesi aynı şekilde çalışmaz, her insanın aklı ve iradesi farklı motiflerle çalışır. Bizi bu tür sıkıntıların kurtaracak olan, “ortak bir temele” yaslanmaktır, bu temel de “fıtrat” temelidir; fıtrat, Arapça fatara’dan mastar. Fatara : yarmak, açmak, iftar etmek, ortaya çık(ar)maktır; dil bilgisinde mastar, fiilin isim hâli, eyleyen isim demek; mastarlama ise düzeltme/düzleştirme. İnsan isminden insaniyet mastarı söz konusu olunca insaniyet, insanlığımızı düzeltme demek olur;  insan, kâinat ve içindeki her şey, kendi kendine yarılmaz, düzelmez, onları yaran/çıkaran, düzelten bir fâil (kişinin kendi ve yaratıcısı) vardır ve bu fail, o şeyi ne için (niçin) yaratmışsa, o şeye ona uygun fonksiyon, özellik ve yapı verir, onun potansiyellerini belirler. Biz de o ortak potansiyele göre hareket edersek fıtrata/insaniyete göre hareket etmiş oluruz, şayet insanlardaki ortak özelliklere insaniyet (=fıtrat/insan fıtratı) diyorsak bu, yaratılışta insana yüklenen mizaç, yapı ve meşrep anlamına gelir ki, bu fıtrat ile aynı yerde/kökte birleşir. Böyle bakmaz isek (Yaratıcı’dan bağımsız, insan merkezli bakarsak), insan sayısı kadar insaniyet tanımı ortaya çıkar ve böyle bir tanımda anlaşmamız/uzlaşmamız imkânsız olur.

İnsaniyet, insanın özüdür, ilinek değildir. İlineklerin kendi başına bir varlığı yoktur, bir öze bağlı olarak var olurlar; özlerin ise kendi başına bir varlığı olur, şeyleri birbirinden ayıran özlerdir, özlere çok farklı ilinekler ilişebilir, insaniyet/insanlık özüne ilişen ilineklerin farklılığı, insanları farklı gösterebilir ama insanı tüm ilineklerinden sıyırdığımızda geriye kalan öz/çekirdek o insanın insaniyetini verir, bu öz/çekirdek her insanda aynıdır. İnsanlardaki “ortak özün” ilinekleri etkilemesi beklenirken, çoğu insan ilineklere bakarak insanı tanımaya çalışır. Tür olarak insanı belirleyen özken, iradî olarak ilinekleri uzun süre huy hâline getirenlerin biyolojik yönden olmasa da davranışsal yönden özleri de etkilenir, insaniyetleri bozulur, zarar görür. Kitap (Kur’an), küfre, kötülüğe ve nankörlüğe sapanları, aklını kullanmayanları, özlerine yerleştirilen insaniyet gücünü harekete geçirerek kullanmayanları daha aşağı varlıklara “hayvanlara” benzetir, hayvanlardan bile daha aşağıya inebileceklerini söyler. (Furkan, 44. Araf, 179.)

İnsaniyet/insanlık üstün ve yüce bir değerse, her şeyden üstün tutulmalıdır; bu değeri üstün/yüce tutacak olanlar da insanlardır; insanları özlerindeki/fıtratlarındaki o yüce değere sahip çıkmaya çağırmaktan başka seçenek görünmüyor. Her geçen gün “insaniyetimizi/insanlığımızı” kaybediyoruz, çünkü fıtrat ile ilişkimiz kopunca “Tanrı” ile ilişkimiz de koptu; modern insan aklının ürettiği paradigma (bilim, kültür, sanat ve felsefe) Tanrı’yı hayattan kovdu. Modern insan Tanrı’dan bağımsız keyfince bir hayat arayışı peşinde, kendini Tanrı yerine koyuyor, Tanrı olmadan hayata düzen vermeye çalışıyor, başaramıyor, başaramayacak da…

İnsaniyetini, insanlığını kaybeden, her şeyini kaybeder, kaybedecek…

 

Okumaya Devam Et...

Kavram

Beynimizdeki Kamburlar

Kuluna taşıyabileceği kadar dert veren, verdiği derdin dermanını da veren Yüce Yaratan! Kulunun her halini bir imtihan vesilesi eylemişse, kula düşen imtihanda olduğu bilincini yitirmemek ve derdi verenden başkasına sızlanmamaktır. Yaratan’ın imtihan olarak verdiği dertlere sabır ve şükürle mukabelede bulunduktan sonra; beynine ve yüreğinde başkaca dertleri misafir etmemektir. Hele misafirlik sınırlarını geçip, dertleri ev sahibi yapmak; beyin kamburu olmaya davetiye çıkarmaktır.

EKLENDİ

:

Ömrü ağır yük taşıyarak geçen yaşlılarımız… Onları iki büklüm yürürken gördüğümüzde, yüreğimiz burkulur, içimiz cız eder. Bir fırsatını bulup onların yaşam öykülerini dinlemek, belindeki kamburun hikâyesine ulaşmak isteriz. Aslında onların büyük çoğunluğu detay vermez. Sündüre sündüre anlatmaz. Sadece “Hayat!” der ve susar. Gözleri ufka dalar, gözleriyle konuşur onlar. Yaşadığı yokluğu, kıtlığı, zorlukları hayata dair, şikâyet sebebi yapmazlar. En fazla “O zamanlar öyleydi” derler.

Yürürken zorlanırlar, bazen nefes almakta güçlük çekerler. Durup dinlenmeleri gerekebilir. Ama kamburları ile barışıktır onlar. Çünkü bu fiziksel bir durumdur. Yaşadığı hayatın bir armağanı olarak kabul ederler. Ve her hallerinde şükür vardır. Hâl ehlidir, o güzel insanlar.

Belinde kambur olanları gördük ama beyninde kambur olanları pek görmedik. Beyin kamburlarını, görmemiz pek mümkün de değildir aslında. Çünkü fiziksel bir durum değildir. Gözle görünmez onlar. Beyninde kambur olanları anlamak için biraz hâl ehli olmak gerekir belki de. Anlamak için gözlerine bakmak hatta gözlerinin ardına bakmak gerekir.

Sözünü ettiğimiz kamburlar, tıbbî anlamda rahatsızlıklar değil elbette. Hekime başvurulması ve hekimin tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmeyi gerektiren hastalıklardan söz etmiyorum. Sözünü ettiğimiz kamburlar, özellikle beynimizde oluşturduğumuz kamburlar, ömür törpüsü yürek yüklerimiz var ya… İşte onlardan bahsediyorum.

Kuluna taşıyabileceği kadar dert veren, verdiği derdin dermanını da veren Yüce Yaratan! Kulunun her halini bir imtihan vesilesi eylemişse, kula düşen imtihanda olduğu bilincini yitirmemek ve derdi verenden başkasına sızlanmamaktır. Yaratan’ın imtihan olarak verdiği dertlere sabır ve şükürle mukabelede bulunduktan sonra; beynine ve yüreğinde başkaca dertleri misafir etmemektir. Hele misafirlik sınırlarını geçip, dertleri ev sahibi yapmak; beyin kamburu olmaya davetiye çıkarmaktır.

Güzel insan, hatta yedi güzel insandan bir insan… Cahit Zarifoğlu’nun ifadeleriyle:

Burası dünya!

Ne çok kıymetlendirdik.

Oysa bir tarla idi;

Ekip biçip gidecektik.

Dünyayı bu kadar dert ettiğimizden beri, dünyalar kadar derdimiz oldu. Hem de varı yoğu dert ettik. Olur olmaz şeylere dertlendik yani. Dertlerimiz bir çığ gibi katmerlendi. Önce beynimize sonra yüreğimize oturdu. Öyle bir oturdu ki, kocaman kocaman kamburlar oluştu. Sonra dertleri unutup, kamburlarımızı dert eder olduk. Dahası olur olmaz insanlara kamburlarımızı gösterip, dert yanmaya başladık. Derdin kimden geldiğini unuttuğumuz gibi, kamburları kendi ellerimizle şişirdiğimizi de unuttuk.

“Gül geç!” diyeceğimiz, “Gör geç!” diyeceğimiz hatta “Görmeden geç!” diyeceğimiz olaylara çoğu zaman gülemedik. Görmesine gördük ama görüp geçemedik. Hele görmeden geçme işini hiç beceremedik. Gördüklerimizi zihnimize kazırken, demir üzerinde kazımaktan beter kazıdık. Sonra silemedik. “Olmuyor, yapamıyorum! Bana yaptıklarını bir türlü hazmedemiyorum!” diye dert üstüne dert yandık. Beynimizdeki kamburları kabarttıkça kabarttık.

Oysa nimetlere, dertlere, kusurlara karşı bakış açımız bambaşka olmalıydı. Tıpkı Yahyalı’lı Hacı Hasan Efendi’nin (k.s) ifade ettiği gibi olması gerekmez mi?

Az nimeti az sanma, kimden geldi ona bak!

Az günahı az sanma, kime karşı ona bak!…

Olaylara, insanlara, kavramlara doğru yerden, doğru açıdan bakmayı ve buna göre tutum geliştirmeyi başarabildiğimiz zaman; kamburların önce esneyeceğini sonra da eriyeceğini görebiliriz.

Her şey orijinali ile daha güzel. Doğal haline yeter olur mu hiç!

Okumaya Devam Et...

Kavram

İman Nedir?

Her çağda ve çağımızda “anlam soru(n/s)u” en önemli soru/n olmuştur. Az çok düşünen her insan, “Ben kimim, niye buradayım, ne olacağım?” gibi soruları kendine sormuş ve oradan bir anlam çıkarmaya çalışmıştır. Çıkarabilmiş midir? Bu tür soruları en çok soran felsefedir ve felsefenin (dün ve) bugün geldiği noktayı felsefe tarihinden az-çok biliyoruz; nihilizm ya da hâlâ arayış.

EKLENDİ

:

İman, kelime anlamıyla emniyet ve güven; dinî anlamıyla Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Elçilerine, Âhiret Gününe (=İman esaslarına), Kazâ ve Kadere inanma; Kelamî anlamıyla, İmam-ı A’zam’a göre, söz ile ikrâr, kalp ile tasdik ve âzâ ile ameldir.

İman, insana nasıl güven/emniyet verir? İnanan, inanınca kendini nasıl güvende hisseder?

İman, sadece bir kafa/kalp konforu mudur?

İmanla nasıl bir güven hedeflenir?

Kişi imana ulaşamazsa kalbi/kafası sürekli tedirgin midir?

Bu ve bunun gibi birçok soru imanı ilgilendirir.

Öyleyse iman nasıl “bir şey”dir?

“İman edin! Kurtulun!.” sözü ne anlama gelmektedir? İman etmeyenler niye kurtulamaz?

Bismillah…

Her çağda ve çağımızda “anlam soru(n/s)u” en önemli soru/n olmuştur. Az çok düşünen her insan, “Ben kimim, niye buradayım, ne olacağım?” gibi soruları kendine sormuş ve oradan bir anlam çıkarmaya çalışmıştır. Çıkarabilmiş midir? Bu tür soruları en çok soran felsefedir ve felsefenin (dün ve) bugün geldiği noktayı felsefe tarihinden az-çok biliyoruz; nihilizm ya da hâlâ arayış…

Akılla imana ulaşılabilir mi? Ulaşılamaz diyenler de ulaşanlar da aklı kullanırlar; “aklı olmayanın, imanı yoktur.”, aklı olmayan, imanla mükellef tutulmamıştır.

Akıl, arar, bulur; bulduklarını birbirine bağlayarak, bulduklarının birbirleri ile ilişkisini kurarak çalışır. Akıl, olmayan bir şey ile ilgilenmez, olan bir şeyin ne olduğunu, ne işe yaradığını tespit eder ve varlıkta bir “düzen/hiyerarşi” arar; varlıkları sınıflandırır; maddi-manevi, somut-soyut gibi… Oralarda derinleştikçe ilimleri ortaya çıkarır: fizik, kimya, biyoloji, tıp, tarih, sosyoloji, siyaset, antropoloji, felsefe, astronomi gibi…

İnsandaki düzen arama fikri, insanı düzen kurucuya götürmüştür. Bu düzen kurucular, tarihte, “somut, soyut ya da birçok” olabilmiştir. Antik Yunan’da ve Mısırda, hatta Babil ve Sümer’de her ciddi iş bir Tanrı’ya verilmiştir: yer tanrısı, gök tanrısı, yer-altı, yer-üstü tanrıları, zamanı kontrol eden tanrı (kronos), baş tanrı (zeus), düzen kuran tanrı; tanrılar arasında iş birliği ve uyum sağlayan tanrı (apollon) vb. birçok tanrı, tanrılar panteonunda insanlardan ayrı “yukarıda” yaşar ve aşağıdaki insanlar da onlara itaat eder, kurbanlar sunardı…

İbrâhimî tek Tanrı’lı dinler, insanların ürettikleri tüm tanrıları “birledi” ve bu tanrılar arasındaki kavgaya (kaosa/karmaşaya) son verdi. Bu dinler bilindiği gibi Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm. Yahudilik, sonradan bir kabile dini hâline geldi, evrenselliği kalmadı; Hristiyanlık, teslise “battı” ve Tevhit’ten uzaklaştı; İslâm ise otantikliğini, orijinalitesini koruyor.

Biz burada İslâm’ın imanını ele alacağız.

İslâm, tüm insanları imana çağırır. İslâm’a göre iman, dünya ve ahiret saadetidir ama bu saadetin bir “bedeli ve riski!” vardır. “Bu nasıl söz?” dediğinizi duyar gibiyim; hem imana, emniyet/güven diyeceksin hem de “riskli bir şey” olduğunu söyleyeceksin!

Şöyle: İslâm’a göre her şey Allah’ın yaratmasıyla olmuş/oluşmuştur, insan dâhil. İnsana verilen her şey de Allah’ın ikramı ve nimetidir. İnsan, buraya (bu dünyaya) bir imtihan/deneme için gönderilmiştir; bu dünya geçicidir, kalıcı olan ahiret yurdudur.

İmanı kabul eden, denemeyi/imtihanı/sınavı (sınava girmeyi) kabul eden adamdır.

Diyeceksiniz ki, herkes zaten zorunlu olarak (istese de istemese de) bu denemeye/imtihana girmiyor mu?

İnanan, bu denemeye bilerek giren adamdır; inanmayan ise öylesine giren biri…

Denemeye/imtihana bilerek girmek nasıl olur? Hazırlanmakla… Risk almakla… Kendini sınamaya açık kılmakla…

İnanmayan, inanana göre, telâfi edilmesi daha zor ve daha büyük riskler alır/alıyor.

İnanan, inanmakla nasıl bir risk alıyor?

Rabbinin peşin verdiği şeyleri (malı/canı), O’nun istediği şekilde “elinden çıkarmayı” (vermeyi) göze alarak!

İman, sadece bir kafa/kalp konforu olsaydı mesele yoktu. Bugün biz imanı böyle bir şey gibi algılıyoruz sanki! Hâlbuki iman, uğrunda birtakım fedakârlıkların yapılması gereken bir şey. Dün böyle “algılanmış” ama bugün bu algı “kısa devre” yapmış; ‘zahmet çekmeden rahmete ulaşmak’, ‘armut piş ağzıma düş’, ‘kısa yoldan köşeyi dönmek’ gibi.

Dün (asr-ı saadette) çekilen eziyetler iman eziyetiydi! “Bu sıcakta savaşa mı gidilir?” diyenlere, “cehennem daha sıcaktır!” uyarıları (Tevbe 80), inanmış insana yapılan uyarıydı.

İman bugün bizim cebimizden 10 TL alamadığı gibi, aksine biz inanınca cebimizin daha çok şişeceğini tasavvur ediyoruz! Bugün biz 10 dakikamızı imana (sözgelimi namaza, ilme, hayra vs.) veremiyoruz ama saatlerce lak lak ediyoruz! Uykumuzdan/keyfimizden yarım saati fedâ edip sabah namazına kalkamıyoruz ama inanıyoruz! Eşimizle-dostumuzla mükellef sofralar kuruyoruz, o sofralara (yemeklere) harcadığımız paranın, emeğin, zamanın 1/100 (yüzde birini) bir fakire/garibana harcayamıyoruz! 10 dakika oturup ‘Bu din benden ne istiyor?’ diye merak edip Kitab’ına bakmıyoruz!

Bizim imanımız konfor imanı…

Hâlbuki imanın konforuna; denemeyi/sınavı/imtihanı kazandıktan “sonra” ulaşılacak!

Biz inanınca, kendimizi “kazandık” sanıyoruz!

“İnsanlar, denenip-sınavdan geçirilmeden sadece “iman ettik = inandık” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” (29/Ankebut, 2)

Veren, verdiği her şeyle bizleri sınıyor; sınavı kazanırsak çok daha iyisini vermeyi vadediyor.

“ve lesevfe yu’tîke Rabbüke fe terdâ.” “Rabbin sana verecek ve sen de razı olacaksın.” (93/Duhâ, 5)

İman : İnsanın tüm donanımlarına (duyu, duygu, akıl, sezgi, hayal vb.) sirâyet eden, onlardan beslenen ama onların hepsini kuşatan/aşan bir şeydir; bu anlamıyla “aşkın=transandantal”, ilâhi çok büyük bir nimettir/ikramdır.

Kişi, Rabbinin burada verdiklerini “riske atmazsa!”, imanın lezzetini alamaz! Bu yönünle iman, risk almadır, kafa ve kalp konforu değil.

Kitab’ın iman ile (salih) ameli sürekli yan yana zikretmesi, kurtuluşa ereceklerin (hüsranı atlatacakların, Asr sûresi) iman edenler, salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler olacağını söylemesi, imanın sadece teorik bir şey olmadığına, pratik/yaşanan hayattan ayrılamayacağına ve fedakârlık gerektirdiğine işaret eder.

Okumaya Devam Et...

Kavram

Salihat/Hasenat

EKLENDİ

:

Salihat kalemdir, hasenat silgi.

Salihat hedeftir, hasenat yol.

Salihat amaçtır, hasenat araç.

Hasenat başlangıçtır, salihat akıbet.

Hasenat tali yollardır, salihat ana yol.

İman her daim salihatı emreder.

Kur’an-ı Kerim’de imanla beraber salihat yüzlerce ayette birbirinin tamamlayıcısı olarak zikredilmektedir.

Ve salihat mutlak bırakılarak insanın havsalasının genişliğine ve özgünlüğüne/özgürlüğüne kıymet verilmiştir.

Muhakkak ki iyilikler, kötülükleri ortadan kaldırır.” (Hud, 11/114) ayetiyle Yüce Allah hasenatın silgi, salihatın kalem olduğunu işaret etmiştir.

İmanın bir tarifinde hasenat ve salihat şöyle tarif edilir;

İmandan sonra en mühim ve en lâzım âmâl-i salihadır. Salih amel ise maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir.” (Bedizüzzaman Said Nursi, Mesnevî-i Nuriye)

Allah’ın emirlerinin yaratılmışlara bakan tarafı salihat, kendisine bakan tarafı hasenattır.

Hasenat için kaynaklarımızda 1, 10, 7, 700 sevap ifadeleri geçer.

Salihat için sınır koyulmamış, kişinin niyeti, ihlası ve samimiyeti gibi binlerce değişene göre Allah’ın takdir edeceği ifade buyrulmuştur.

Bazen günlük kazancın yarısı olan bir avuç hurma, başka bir zenginin 70 deve infakından daha değerli olabilir salihatte.

İslam’da yol salihattır, sefer salihattır, hicret hep salihatadır.

Mazluma dinini sormadan yardım etmek, zalimin zulmüne engel olmak salihattır.

Acilde çalışan hekimin bekleyen hastası varsa, namazının farzını (hasenat) en hızlı şekilde ifa edip, hastalarını tedaviye yönelmesi salihattır.

Biz seferden (salihat) sorumluyuz, zafer (hasenat) Allah’ın lütfudur.

Salihatler şeairdir, topluma, yaratılmışlara yöneliktir, kul hakkıdır ve daima şahsi farzlardan, bireysel ibadetlerden önceliklidir.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar