Bir şairin hayatı nasıl yazılır ya da bir Didem Madak yazısı nasıl kaleme alınır bilmiyorum. Amacım bir biyografi yazısı yazmak değil. Didem Madak, İlhami Çiçek, Nilgün Marmara gibi genç yaşta aramızdan ayrılan şairlerin hayatı bende derin izler bırakmıştır daima. Kısacık ömürlerine sığdırdıkları hüzün yüklü hatıralarının ağırlığını hep omuzlarımda hissetmişimdir.
Üç şair; üç ayrı hikâye, üç ayrı ömür ve üç ayrı ölüm… Biri çıkıp yazsa şimdi üçünün hikâyesini; birimizin, ikimizin, üçümüzün ve belki de içimizin hikâyesini yazar gibi. Biri de çıkıp bedeli ödendi dese diğerinin yerine. Birinin hikâyesi gibi, üç ölüm bir hikâye, üç hikâye alana bir ölüm verilir der gibi. Herhangi birinin hikâyesi gibi… Birileri ölmeden yazarken birileri okumadan yaşarken, biri çıkıp susarak yazsa biz de bağırarak okusak en çok da kendi hikâyemizi…
8 Nisan 1970 yılında doğan şairin vefatı ise 24 Temmuz 2011. Kırk bir yıllık kısacık bir ömür. Yazarken; ölümle hayatı, kısa bir çizgi ile ayırıyorlar birbirinden. Hayatı bitiren kısa bir çizgidir der gibi. Oysa o kısa çizgiye neler sığmaz ki… ‘Şiirleri çiçek ve anne kokan’ şairden söz ediyorum. Anne ve çiçek onun şiirlerindeki temanın parankimasını/temel dokusunu oluşturur. Bu doku aynı zamanda onun yaşam öyküsü hakkında bize ipuçları da verir.
Kırıldı murakabe kalemi, kör aynası. Adını bir mezar taşına verdiler, kalbini sobeleyen körebenin. Oysa en etkili analjezikti düşleri, bembeyaz bir şiirin ağrıyan yirmilik dişlerine. Madak’ın Mutsuza Kim Bakacak şiiri buna en güzel örnektir. Biçim, biçem özgünlüğü ve imge zenginliği ile öne çıkan şiiridir bu şiir. Anne, baba, ölüm ve şefkat figürlerini; kurgusu girift, sitemi ve kaygısı yalın bir dille serpiştirir şiirinin dizeleri arasına üstelik ustaca:
“Ben ölürsem maviş anne, mutsuza kim bakacak?
Dünyaya bile bir dünya anne lazım.
…
Şefkate söyle o da gelsin.
Özledim onu, o da gelsin saçlarıma dokunsun
…
Babama söyle, o gelmesin maviş anne
Birileri mutsuzsa, mutsuzlara nergis yolla,
…
Ben ölürsem maviş anne, mutsuz için
Dünyanın bütün sabahlarına bir bilet al.
Ben ölürsem mutsuza iyi bak!”
(Mutsuza Kim Bakacak)
Çiçekli şiirler yazmak isteyen bir şairdir o. Bilek damarlarında derin kesikler olan kelimeler uzatır bize bilmediğimiz bir dünyanın karanlık ucundan. Ne beklentisi olabilirdi ki yorgun bir uykuya saklanmış ölümden.
Elini uzatsa kim tutacaktı ağaçlardan başka. Bir gün batımında geceye direnemedi sesi; vedayı, vefa saydı karanfil kırığı serpilmeyen uykularına:
“Yıllardır kendini bulutlarda saklayan
İllegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya mal olacağım.
…
Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım
Kasımpatıları kadar acı kokuyorum biliyorum
…
Bir gül bir güle derdi ki görse…
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.”
(Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!)
İyiliklerin ıskalanmasına gönlü razı değildir onun. İnsanın kaçırılmayacak fırsatlarıdır iyilikler. Mistik deyişlerin, manevi salınımların yer yer boy gösterdiği şiirlerinde beklenmedik imge tasarımları ile okuyucuyu şaşırtır. Hiçbir sûfi söylemde tanık olmadığım bir söylemle dile getirir bu dileğini, Kedilerin Alışkanlıkları şiirinde:
“Bir tekir kedi ile beraber
Seyrediyorum hayatı:
O meleklerin cebinden düşen anahtardı,
Son zikrin halkası
Allah’ın son hatırası
O bizim kaçırdığımız fırsattı”
(Kedilerin Alışkanlıkları)
Raskolnikov’un ‘iman ağrısı’na benzer bir ağrı çekmektedir şair. Bir arayışın şairi de diyebiliriz ona. Aramak başka bulmak başka, elbette aramak da nasip işi bulmak da. İçerik oluşturma ustalığı kadar imgelem işçiliği ile de öne çıkar şiirleri. Ah’lar Ağacı şiiri bunun en güzel örneğidir:
“Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
…
Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.”
(Ah’lar Ağacı)
Onun ‘iman ağrısı’ hiç dinmedi, bütün kırgınlıklara, kırılmışlıklara, yalnızlıklara rağmen o arayışını sürdürdü. Aşk ki kavuşmakla dirilir. Kavuşmakla ölecekse bir aşk, kavuşmayı hiçbir zaman hak etmemiştir diyenlerin yolunu benimseyenlerdendi. O da nâsûti aşkın kanayan yaralarını lâhûtî aşkın merhemleri ile tedaviyi denedi:
“Allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır
Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım…
Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
…
Ben işte miraç gecelerinde
Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım”
(Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım?)
Hüzzam bir musikisi vardır her gidişin, o gidişlerin derin kesiği kalır teninde şairin. Bu gidişlerden anne temalı olan en derin kesiğidir ruhunun. Yalnızlıktan alacaklıdır suskunluğa hüzzam. Bir şarkı tutunur diline, her gün açık görüş günüdür yelkenlerinin. Bir mucize olsun ister, her dem yeniden doğurur onu o acı. Parantez içinde yazılmaz hiçbir imtiyaz, rengin de bir acısı vardır ya kokuların acısını nereye koymalı, büyük acılar büyük harfle başlar der gibi. Bir bakıma usulü aşk dersleri verir dize aralarında:
“Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.”
(Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım?)
Sezai Karakoç Kar Şiiri’nde: “Allah kar gibi gökten yağınca” diyordu. Didem Madak ise Poşet Süt şiirinde, hiçbir zaman büyütmeye kıyamadığı çocuk yanı ile aynı metafora dikkat çekiyor. Bir bakıma tasavvufi düşüncedeki aşkınlık kavramının şiirine yansıması, duygu dünyasının buna yatkınlığına dair belirgin ipuçları sunacaktı bize:
“Bana artık büyü diyorlar
Kar Tanrı kokuyor oysa Füsun, bilmiyorlar.”
(Poşet Süt)
En büyük ölüm özlediğin kalmadığında olandır. Her limanda mola verir onun beklediği gemiler. Elması delik deşiktir, elmas demekle çoğalmaz elmaları. Kapağını kaldırdığı her defter annesinin yanağıdır şair için. Alacaklıdır kurşun geçirmeyen her şiirden. İki kuş yuva yapar avuçlarına. Cümlesi bitmek bilmez, lirik bir noktaya muhtaçtır kelimeleri:
“Benim bir köyüm olmadı.
Hiçbir şehir karlı sokaklarıyla bana
Pazen gecelik giymiş bir anne gibi sarılmadı.”
(Pollyanna’ya Son Mektup)
Bir ilgisi olmalıydı takvim yapraklarıyla, solması muhtemel menekşe yapraklarının. Ardışık sayılar gibidir mevsimler de. Kış büyüktür sonbahardan ama yazdan küçüktür daima. Dile getirdiklerinden çok sustukları, parasız yatılı akşamları gibi okunaksız ve sağırdır. Bir yalnızlık devrilir ayakucuna boylu boyunca, kendi avuçlarında mahsur kalır. Akşamı dar bir elbise gibi alır omuzlarına ve öyle çıkar şiirin dar sokaklarına:
“Uyumadığım gecelerin sabahında
Gözaltlarımdan mor çocuklar doğardı
Mor çocuklarıma ninni söylerdi sabah ezanları
Fırtınada ters çevrilen şemsiyelere benzerdi
Duaya açılan avuçlarım
Avuçlarıma kar yağardı
Kimi zaman tipi…
Kaç kere avuçlarımda mahsur kaldım.”
(Pollyanna’ya Son Mektup)
Bu bitmeyen arayış sekmeleri sürecinde zıtlıkları barındırır inanç kodlarında ve bu barınma onun manevi gelgitlerinin de temelini oluşturur. Seyri sülûkunu tamamlamayı arzulayan bir müridin mürşit arayışı gibidir onun bu tek başına tezatlar galerisi serüveni:
“Secde eden alnımı,
Şarap içen dudağımla öpmek istedim.
Dizlerimde ve dirseklerimde nasır tutan arayışımı
Beyaz bir merhemle ovmak istedim.
Beyaz bir günahtır aramak kimi zaman Pollyanna…”
(Pollyanna’ya Son Mektup)
Kaç müstemleke ülke kurulmuştur kim bilir kırıldığı haritalarda. Kimliği tespit edilemedi henüz hayallerine çarpan kelimelerin. Niyetini sorgulamış mıdır penceresine konan güvercinlerin. Züleyha’nın sızısı elinde değil ki nasıl anlatsın bıçak yarasını? Ama hüzün yeni bir şey değildir ona göre:
“Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman,
Atıyor kendini raylara.
Neden her aşk
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.”
(Müsveddeler)
Kimi zaman sabrı bir ırmaktan öğrenir, denize varmak için. “Yıllar bütün omuzlara aynı ağırlıkta çökmez” diyor bir yerde Simone de Beauvoir. İnanmaktan başka çaresi kalmaz ırmağın kehanetine. Görür bembeyaz ellerini merhametin ve merhametin namütenahi malikinin. Bir inşirah bekler, ‘tekke ve zaviyeleri kapatılan’ kalbi için:
“Yıl 2000
Tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
Tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
…
Teyzem öldü.
Kırkı yeni çıktı
En iyi hikâyeleri ölüler anlatır
Ölülerin anlattığı hikâyeler
İnşirah suresi gibi insanı ayartır.”
(Müsveddeler)
Şairin özenle koruduğu ama sakınmadığı inanç tablosu zarif çizgelerle tezyin edilmiş bir bütünlük ve tutarlılık arz eder. Öldükten sonraki yaşam, Tanrı inancı ve yaratma eyleminin estetik ve sanatsal oluşuna ilişkin felsefi derinlik taşıyan göndermeleri onun aynı zamanda ruh dünyasına dair anlamlı şifrelerinin ipuçlarını taşır. Bu şifreleri saça döke gitmez şiirinin dize boşluklarına, tam aksine onları sanatsal kalıplar içinde zarif bir sunumla bırakır okuyucunun önüne:
“Belki sen yoktun orda
Güller vardı.
Ben bir şair olarak güllerden bıkmamıştım daha,
Ba’su ba’del mevt
Hayata daha çok vardı
Beni anla.
…
Nedendir diyordum durmadan
İnsanın derisine bu kadar güzel bir resim çizmiş Allah
Sanırdım
Allah olmasa çöpten adamlar gibi yakışıksız çıkardık fotoğraflarda.”
(Paragraf Başı)
Dini ve mistik motifler, onun şiir örgüsünün ana unsurlarından biridir. Onun ruh dünyasını yansıtan, beslendiği inanç kaynaklarına vurgu yapan diğer örneklere Cevşenü’l-Kebir ve Ağlayan Kaya şiirlerinde rastlıyoruz:
“Hayatı seviyorum yine de.
İstersen iki kalp çizer altını da imzalarım.
Bana beni kötülüklerden korusun diye verdiğin
Cevşenü’l-Kebir’i duvara astım.”
(Cevşenü’l-Kebir)
“Kalbim!
Şiirimin Hacer’ül esved taşı”
(Ağlayan Kaya)
Gözleri kimsesizler yurdudur, saçları upuzun bir yalnızlık. Yol ki onun için sonsuz bir dalgınlıktır. Bir küçücük serçedir kalbi kırgınlığın kıyılarında çarpan. Gülünce annesi Füsun olur yüzü, hüzne yolu düşünce babası Yusuf olur gözleri. Çünkü Yusuf kadim bir yara olmaktan çok onda da kanayan bir yaradır, baba yarası… Denizin göğsünden çiğdemler biçen küçük bir çocuktur, annesi ölünce onun da ölür ellerinin gizli öznesi. Şefkat en organize ve kendinden planlı en güçlü yanıdır onun:
“Kuşlar için küçük şemsiyeler yapabiliriz
Böylece yağmurda ıslanmazlar
Ve içimdeki ağır sözler için de şemsiyeler
Böylece paraşütle iner gibi hafiflerler
…
Acı dindi diyorum bazen yağmur dindi der gibi
Öyle kendiliğinden ya da tanrı istediğinden”
(128 Dikişli Şiir)
Kimi zaman son kez bakamamanın, kimi zaman hakkı verilemeyen bir vedanın, kimi zaman da canı yanarken, yarası kanarken susmanın adıdır insan. Bazen virgülü unutulan bazen ünlemi, bazen öznesi ihmal edilen bazen yüklemi, kısaca hiçbir zaman tamamlanamayan bir cümledir insan. Bu itibarla Didem Madak, tamamlanamayan en kısa ama dönüp dönüp okunmayı bekleyen en hüzünlü cümlesidir Türk edebiyatının.
Dallarından ah dökülür, yağmurda ıslanmasınlar diye kuşlara küçük şemsiyeler yapar. Kalbi, şiirinin Hacerü’l-esved taşıdır, gözyaşları bitince tespih tanelerinden yardım alır. “Bu mahalleye Cenevizlilerden kalmış bir elli altı santimlik bir kule”dir o. “Kalbinin tekke ve zaviyeleri” kapatılınca, yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmura öykünür. Kasımpatıları kadar acı kokar, tekir bir kediyi meleklerin cebinden düşen anahtar bilir. Bütün bunların yanında, kanaatimce en çok da aşka dair şu dizeleri ile hatırlanacaktır:
“Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!”
(Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım?)
