Bizimle İletişime Geçin

Sinema

Kestik: “Bir Başkadır”

Dizinin her yanına sızan biz-onlar ayrımı üzerinden yürüttüğü gelenek-modernite ilişkisi ile şimdinin Türkiye resmini ele alış biçimine temas etmek istiyorum. Onları bizden, bizi onlardan ayıran vasattan, daha doğrusu böylesi bir Türkiye’den bahseden dizi, bu durumun ve bireysel-kolektif tutumun negatif yansımalarını sunar akış boyunca. Dizi her şeyden önce neredeyse her karakteri, her ögesi ile sağlıksız-yoz bir Türkiye resmi sunar.

EKLENDİ

:

Sanat çeşitli versiyonlarıyla insanın hakikat ve gerçeklikle bir ilişki kurma çabasının tezahürlerini içerir. Her şeyden önce bir anlama çabasıdır, açıklama iddiası sonradan gelir. Hatta açıklama iddiası sanatın asli bir niteliği bile değildir. Pozitivist bir kategori olarak açıklama, somutlaştırma, nicelleştirme, keskin ve belirgin neden-sonuç ilişkileri kurmakla ilgilidir. Halbuki, sanat buna hiç de elverişli bir alan değildir.

Bir kere sanat, Platoncu bakış açısıyla (her ne kadar bu sava ihtiyatla yaklaşmak gerekirse de) idealar aleminin bir gölgesi ve kopyası olan bu dünyanın yansıtılmasından başka bir şey değildir. Yani sanat gölgenin gölgesi, kopyanın kopyasıdır. O nedenle her zaman eksik, her zaman kusurlu ve her zaman bir olmamışlık ile malûldür. Bize gerçeği sunmaz, sadece onun gölgesinden bir kesit verir. Ama yine de biz, herhangi bir sanat eserinden bolca anlam çıkarmaya, onu yor(umla)maya  ve bazen sınırları aşındırmaya eğilimliyizdir. Hatta çoğu zaman kendi anlamımızı esere dayatırız bile. Yine de bunun yeniden üretici, dönüştürücü ve açıcı bir yanı olduğunu da görmezden gelmemek gerekir.

Sinema, sanatın modern dallarından en çarpıcı ve en etkili olanıdır. O da yukarıdaki tartışmalardan ve iddialardan azade değildir. Yine Platoncu bir terminoloji ile konuşursak hakikatin tabula rasa’sı olan sinema/beyazperde, bize gerçekliği neredeyse hiçbir zaman olduğu gibi sunmaz, sunamaz. İnsan algısı ve insan dahli sürecinin bir parçası olduğu andan itibaren gerçeklik ve olan, form değiştirerek karşımıza çıkar.

İzleyici ile buluştuğu günden beri, yani aslında kısa bir zaman diliminde hatırı sayılır bir tartışmanın ve değerlendirmenin konusu olan Bir Başkadır dizisi, Zizek’in altını çizdiği üzere oldukça sıradan ve gündelik olana odaklanması bağlamında bir ilgiye müteveccih oldu. “Bir Başkadır” ifadesinin çağrışımları malum.Dizi burayla ilgili olma iddiasında. Buranın toplumu ile o toplumun farklı-mikro parçaları ile. Türdeş bir toplum olmadığımız aşikâr. Dizi de bu türdeş olmamanın tezahürlerini, öne çıkardığı kadın karakterler dolayımında ele alıyor. Fakat bu ele alış, salt karakterlerin günlük yaşamlarına değinen, kritiğini oradan kuran bir ele alış değil. Aslında güçlü bir arka planı, güçlü yan ögeleri, güçlü bir alt metni var, ki asıl hikâye burada dönüyor. Bu nedenle diziyi salt bir inanma-inanmama/dindar-seküler ikilikleri üzerinden okumanın oldukça sığ bir okuma olacağını söylemem gerekir. Buraya odaklanmak dizinin bizi baş başa bıraktığı çelişkileri görmemizi engeller.

Zihnimizdeki klişelerin bizi esir aldığı doğru ama gelin görün ki dizi de kısmen bu klişelerin esareti altına girmiş gibi. Ama yine de bu klişeleri sorgulama fırsatı vermesi açısından son derece değerli. Dizinin bu kadar ilgi çekmiş olması, elbette ki, yalnızca iyi oyunculuklar, yer yer durgunlaşsa da genel olarak akıcı bir senaryoya sahip olması, çekim teknikleri vs. değil. Bunların yanı sıra Türkiye’deki bir fay hattı üzerinde konuşuyor olması. Bana kalırsa karakterlerin ele alınışı, onların psikolojik ve iktisadi tahlilleri, ilişkiler vs. kadar sosyolojik ve politik (günlük siyaset bağlamını aşan bir anlamda politik) fay hattına oturan anlatısı. Dizi görünürde bu fay hattı ve onun psiko-sosyal yansımalarını sorgulayıcı bir üst-anlatıya sahip. Böldüğü dünyanın (ki bunlar dindar-seküler ya da muhafazakâr-seküler dünyalardır), alt ayrımları, farklılıkları çok da nazarı dikkate verilmez. Meryem de Peri de iki prototip olarak karşımıza çıkarılır. Meryem naif, iyi niyetli, saf, emekçi-gündelikçi, hayatı olduğu gibi yaşayan ama sorgulamayan, münfail, eril tahakkümle ikincilleştirilmiş bir figür. Peri okumuş, meslek sahibi, kendi ayakları üzerinde duran, dünya vatandaşılığı kimliği ile örtüşen (!) ancak önyargılı, nefret söylemine sahip, ötekileştirdiği dünyayı hakir gören, psikolog olmasına rağmen terapiye ihtiyaç duyan bir karakter. Temel karşıtlık bu iki ana karakter üzerinden kurulsa da daha geniş bir sekanstaki bir karşıtlık söz konusudur.

İzleyici bu geniş karşıtlığın/ikiliğin kendi üzerinde yarattığı haleti ruhiye ile örneğin her ne kadar Meryem’e sempati duysa da bu sempati, ona ilişkin mahrumiyeti var eden koşullara (erkeğe -abi, hoca ve Sinan; kültür ve geleneğe; endüstri toplumuna yani kapitalizme; kente yani kentin merkez ve çeper, metropol ve getto şeklinde ayrımına) yönelen bir nefrete dönüşür. Bütün bunlar göz önüne alındığında dizinin çok yönlü ve çok boyutlu bir okumaya elverişli olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Belki başarısının bir yönünü de bu oluşturuyor.

Bütün bu elverişlilik içerisinde, diziyi değerlendiren pek çok yazının-yazarın da kendi tercihleri ve kabulleri doğrultusunda bir yoruma yönelmelerinde olduğu gibi, ben de kısaca dizinin her yanına sızan biz-onlar ayrımı üzerinden yürüttüğü gelenek-modernite ilişkisi ile şimdinin Türkiye resmini ele alış biçimine temas etmek istiyorum.

Onları bizden, bizi onlardan ayıran vasattan, daha doğrusu böylesi bir Türkiye’den bahseden dizi, bu durumun ve bireysel-kolektif tutumun negatif yansımalarını sunar akış boyunca. Esasında önemli bir mevzu olmakla birlikte bu bir bahs-i diğerdir.

Dizi her şeyden önce neredeyse her karakteri, her ögesi ile sağlıksız-yoz bir Türkiye resmi sunar. Filmde bütün insan ilişkileri sağlıksızdır. Modernler de gelenekselciler de sağlıksız ruh hallerine sahiptirler. Türkiye topyekûn sağlıksız, ruhsal olarak hasta, sosyolojik olarak bozuk, yapısal olarak çürüktür. Öte yandan dizi daha ilk sahnesinden meseleye bir melankoli ile giriş yapar ve dizinin ilk bölümü de bir anlamda melankoli ile biter. İlk sahnede sisler içerisinde algılanmaya çalışılan kırsal bir mekân ve bir kişi belirir. Başlangıcın önemli bir kısmı bu kişinin, sisli, buğulu bu atmosfer içerisinde kırsal ve tabii bakımsız ve yarı harabe yapılar arasından (gelenekten), kente yani moderniteye doğru yürüyüşüne ayrılır. Meryem’in yürüdüğü yol, devamında da eklektik bir niteliğe evrilir. Batı-dışı modernite deneyimlerinin izdüşümleri mekân ve mekân formları üzerinden teşhir edilir. Yol metaforu dizi boyunca karşımıza çıkar. Bu yol kırsaldan, bir anlamda gelenekten çıkıp şehre yani moderniteye ulaşır; dizinin diğer yolcularının hikâyesi de aşağı yukarı bu minval üzere ilerler. Örneğin Hoca’nın kızı da kendi yolunu yürür ve bir özgürleşme edimi (!) ile kendi tercihinde karar kılar ya da daha önce bu yolu yürümüş olduğunu varsayabileceğimiz Gülbin’in yol hikâyesinde de benzer bir durum karşımıza çıkar. İşte tam da bu yönüyle klişe olan, özgür tercihin son durağının modernite olacağı şeklindeki anlatı çeşitli aşamalarda belirgin hale gelir.

Dizinin bütünüyle oryantalist ya da self-oryantalist bir niteliği haiz olduğunu söylemek haksızlık olabilir ancak bundan bütünüyle azade olmadığını da belirtmek gerekir. Yukarıdaki değerlendirmelerin yanı sıra, yolun nihai durağı olan rezidansın (yani modernitenin) göz kamaştıran aurasına; havalı, düzgün, konforlu ve tabii güvenli niteliğine karşın kırsalın niteliği ve dahası genel olarak zaman zaman şehirden verdiği kesitler, görüntüler, ki bu kesitler ve görüntüler insanın hiç de yaşamayı isteyebileceği bir mekânı işaretlememektedir, belirli bir oryantalist tat vermektedir. Müzikler dahi bu nitelikten kendisini kurtaramamıştır.

Fanon’un “sömürge halkının şehri büzülmüş, diz çökmüş bir şehirdir, pisliğe gömülüdür.” sözlerini hatırlatırcasına şehir kendi içine kapanmış bir haldedir dizide. Öyle ki şehri tamamlayan unsurlardan birisi olarak neredeyse bütün dizi boyunca duyulan tek kuş sesi karga sesidir. Bu ses, dizinin karakterlerini, dizinin şehir ve mekân imgesini bütünler. Ahenksiz, tırmalayıcı ve rahatsız edici. Kişi, mekân ve ülke güzellik içermeyen bir şeye dönüşür. Evler, arabalar, kamu binaları, insanlar, gökyüzü vs. her şey izbe, her şey harap, her şey iğreti durmaktadır. Bitkisel bir ritim vardır dizide, dizi boyunca canlanan hava bu minval üzeredir.

Güzel görünümlü olan tek şey rezidans ve anlam olarak ona ilintilendirilebilecek şeylerdir. Buradan bakınca dizi tabularla dolu bir dünyanın sorgulanmasını ve belki de bir tür yıkımını estetize etme uğraşı içerisindedir. Ancak bunu yaparken kendisini klişe bir dünya inşa etmekten kurtaramaz. Bundan kaynaklı olarak da bir kesiti, bütün olarak algılamak; kesiti, kestiği bir parçayı bütünün kendisi zannetmek veya yerine koymak gibi bir kolaycılığa kaçar; daha da kötüsü bunu mutlaklaştırmaya çalışır, farklı bir kategorik imgeye izin vermemekle.

Çok Okunanlar