Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Kırık Rüya Tamircisi

Kırık kalpler kadar tamire muhtaç eskimiş, kırılmış rüyalarımızın da yenilenmeye ihtiyacı olduğu gerçeği karşısında susmanın ruhlarımızda bulacağı sert karşılık, ölümü arzulamaktan başka bir şey olmayacaktır. Hâlbuki edebiyat yaşatmak, bilincin yumuşak dokusu üzerinde gerçeğin yenilenebilir olduğunu ispat etmek adına varlığını devam ettirmektedir. Çünkü insan her şeye rağmen devam etmektedir.                             

EKLENDİ

:

Eskiyip kırılan rüyaları tamir etmeye çalışırken, bir de ne görsem beğenirsiniz, dünya denilen kâbusu unutmamış mıyım rüyamda? Uyanınca anladım, eskiyip kırılan öncelikle benim rüyammış hâlbuki. Bir rüya tamircisinin sihirli izlerini takip etmeye çalışan insan, kaybolduğu hayâl ikliminde, öncelikle kalbini yoklamalı değil midir? Rüyasını hayra yormak isteyen için fal bakınmak, hayata falla temas etmek nasıl da yadırgatıcıdır oysa. Çok bilmişler, gün görmüşler, halt etmişler katında, hayat ve rüya arasında geçip giden ömrümüz, hangi merdiveni çıkarsak çıkalım, mutlaka kendi rüyamıza sığınarak yol almanın telaşıyla bölüverecektir uykumuzu. Bir tarafta hayatla kırbaçlanan ağır ruhluların umursamazlığı, diğer tarafta ise kırılan rüyalarıyla baş başa kalanların o incinmiş hâlleri… Ahmet Hamdi Tanpınar, tesiri bağlamında, kırılan rüya sahipleri için, “Kapısız duvarlardan geçiyor, yüksekliklerden atlıyor, adını işitmediği dinlerin ayinine iştirak ediyor, tasavvurun derhal hatıra olduğu bir âlemde tanımadığı ölülere ağlıyor, bilmediği lezzetlerin hasretini çekiyor, cam bir kavanozda ağlayan bir yüz, bir mercan dalında haşin ve kudretli bir Tanrı buluyor. Ağaçla kardeş, yaprak ve su ile hemhâldir.” diyor bir yazısında.

Rüyalarla yol almaya çalışan insanın menzili, korunaksız kılınmış zihinsel bir mihmandarlığı gönüllü kabulden geçiyor olsa bile, aynı insan için hiçbir estetik kaygı oluşturmuyor bu durum. Dolayısıyla menzil, kendi içinde düğümlenmiş oluyor. Rüyaların peşinden bir ömür sürüklenen için hayat, umutları gölgelenmiş bir huzursuzluğun da kaynağı aslında. İşte adına mutluluk dediğimiz belirsiz tanım salt bu yüzden sadece yaşanmak istenirken, huzur ise sürekli aranan ve aranan oluyor. Hesse’nin anlatılarında bu karşılaştırılmalı durum, roman kahramanları üzerinden biz fânilere bir tercih olarak sunulur; Narziss ve Goldmund, yıllar yılı aradıkları hevesin peşinde sürüklendikten sonra, huzura dair bilgece bir şeyler bulduklarını sanarak mutlu olmanın düşüne yatarlar. Hesse ise, her ikisinin de rüyalarını gerçeğe çevirmiş ulu bir bilgelikle şunları söyler: “Sevginin sözlere gerek duymaması bir mutluluktu, yoksa yanlış anlaşılmalarla dolu sersem bir şey olup çıkardı.”

Doğrusu, ucunda edebiyatın eskiyip kırılan rüyaları tamir etmek gibi bir vazifesi yoksa eğer, kelimeler yığını arasında vakit kaybetmenin de bir anlamı olmasa gerek. Büsbütün bir hayâli işaret ediyor değilim elbette ve fakat edebiyat, öyle sanıyorum ki sanata dair bütün zevk unsurlarının en incelmiş taraflarıyla varlığını yazı söz konusu olduğunda gösteriyor bizlere. Edebiyat ve rüya ilişkisinin en nahif tarafında oturan benim gibiler için o, fildişinden yapılma sarayların muntazam bir şekilde döşenmiş kitaplıklarında nefes alıp veriyor da değil. Bilakis, rüyaların kitaplarla süslenen zamanlarından bizlere birer Bağdat düşseydi sevincimizi gölgeleyen bütün sebepler ortadan kalkmış olacaktı. Ancak heyhat, Bağdat ve esatire dair ne varsa altın kaplama zamanların kesik kolları arasından yüzyıllar önce kayıp gitti.

Bütünüyle natürel ve yoğunlaştırılmış bir gerçeğin peşinden giden edebiyatımız, görülen o ki, rüya için hiç pay fırsatı tanımamış zamanın ediplerine. Daha doğrusu, Ziya Paşa ve Namık Kemal dışında rüya adlı o binbir gece senfonilerine dâhil olan pek çıkmamış. Gölgelenmiş bir düşle kesik kesik soluyan netameli bir gerçeğin peşi sıra sürüklenip durmuşuz anlaşılan. Kendi payıma düşlerle yoğrulmuş bir anlatının tamire muhtaç taraflarını daha ziyade önemsediğimi belirtmek isterim. Faik Baysal’da dünyanın kapalı tarafında bekleyen o kaskatı gerçeklik, “Sarduvan”da sert bir kapının çarpmasıyla başlarımızı bir yana düşürürken, Hasan Ali Toptaş’ın “Gölgesizler”inde beklediğimiz o gerçeklik algısını düşsel bir şiirselliğin kollarına bırakıverir. “Abdullah Efendinin Rüyaları”nda ise Ahmet Hamdi Tanpınar’ın alışılagelmiş rüya çözümlemelerinin dışına çıktığını, -bu arada, böylelikle Freud’u okuduğunu da anlamış oluruz- bilinçaltına dair geniş okumalar gerçekleştirdiğini görürüz.   Alıştığımız bütün o gerçekliğe ayarlı okumaların sonunda vardığımız nokta hep aynıdır aslında: Okur, kendi içsel yolculuğunun bu evrensel tanımlarına ters bir çizginin dışına çıkmak istemiş olsa bile yazarımızdan yediği sert bir şamarla ters yüz olan benliğini toparlamanın sancısı içinde kıvranıp durur. Rüya dolu bir beklentinin o şiirsel tatları belki bir başka anlatıya kalmıştır yine.

Rüya tamircilerinin eskimeyen alışkanlıklarından biri de insanı bulunduğu harita üzerinde keşfetme hastalığıdır aslında. Bana öyle geliyor ki gerçek dediğimiz şey, bir çizginin değişmeyen hat üzerindeki itirazlara olan şaşkınlığıdır. Şaşıran, şaşırtıcı bir çağın insanları olarak hepimiz, artık rüyalarımızdan kimseyi sorumlu tutamayacak denli ustalaşmış durumdayız. Dijital unsurlarıyla zaman algımızı sürekli geçmişle baş başa bırakan şey, aslında insan ve hayat karşısında bütün dengelerimizi alt üst eden tarihin şahitliğiyle el ele vermişliğinde gizlenen o katı şeydir. Belki de bunun için rüya görmekte zorlanır duruma geldik. Tamirden yoksun bir rüyanın alıcısı da olmayacağına göre, kırık dökük bir hayâlhanenin ölmeye yüz tutmuş ruhuyla mezada çıkmanın kimseciklere faydasızlığını sanırım en iyisinden Hazreti Yusuf ile İmam Nablusi Hazretleri bilse gerektir.

Hâlbuki batı edebiyatının dekoru en iyisinden döşenmiş eserlerinde rüya ve başlıca tamirciler mebzûl miktarda yer tutmuşlardır. Decameron başta olmak üzere, Shakespeare, Schiller, Goethe ve ardılları üzerinden gelişen bu dokunun rüya bahsinde maddî temeller üzerinde yükselen bir anlayışla temelde zıt olması düşünülürken, durum tam tersi bir seyir izler. Nihayetinde doğu temalı eserlerin kalbine seyahat eden bütün serüvenci imzalar, katılığıyla meşum, netameli batı gerçeği içerisinde bile tamire muhtaç rüyası tümden kırık bir kalbin varlığıyla kendilerine yol açmasını becerebilmişlerdir. Bu eserler üzerinden kendi gerçekliğimizi rüyalarla teminat altına almayı arzu eder bir yaklaşım çizmiş gibi görünebilirim. Fakat bütün değer yargılarından yavaş yavaş sıyrılan bir toplum anlayışı içinde sahih rüyalar görmeyi istemek hakkım olsa gerek.

Doğrusunu söylemek gerekirse, içinden çıktığımız ve uzun bir menzil boyunca bizleri gerçekliğin kucağına bırakan hayat karşısında şaşkınlığımızdan hâlâ kurtulabilmiş değiliz. Üstelik, bilincimizle birlikte rüyalarımızın da ağır tahribat altında yavan yapıldak yol aldığını inkâr edecek durumumuz yok. Değişen anlayışlar, hayatlar karşısında koskoca bir ülkenin psikologlarla yürütmeye çalıştığı bu sinir harbinin bize ait olmadığını da çok iyi biliyoruz.

Kırık kalpler kadar tamire muhtaç eskimiş, kırılmış rüyalarımızın da yenilenmeye ihtiyacı olduğu gerçeği karşısında susmanın ruhlarımızda bulacağı sert karşılık, ölümü arzulamaktan başka bir şey olmayacaktır. Hâlbuki edebiyat yaşatmak, bilincin yumuşak dokusu üzerinde gerçeğin yenilenebilir olduğunu ispat etmek adına varlığını devam ettirmektedir. Çünkü insan her şeye rağmen devam etmektedir.

 

 

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar