1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. İnceleme

Kovboy Entelektüalizmi

Kovboy Entelektüalizmi
0

Sahne şu: Filmin kahramanı, western filmlerinde görmeye alışık olduğumuz kasabalardan birinde, kendince haklı olduğu bir mazeretle dört kişiyi öldürür. Kasabada derin bir sessizlik. Olay, kasaba halkı tarafından biraz da merakla karışık bir ürpertiyle pencere arkasından izlenir. Aslında çokça şahit oldukları bir tablodur bu. Günlerdir beklenen gerginlik nihayet sokağa boşalmıştır. Ahalinin ilgisini çeken şey, bir iki saniyede olup bitiveren ve geride dört ölü bırakan hesaplaşmanın kimin lehine sonuçlandığını görmektir. Tabii, kahramanın, hızına giydirdiği maharete duyulan hayranlık da cabası. Ancak olayın şoku yatışıncaya kadar hiç kimse bulunduğu mekândan dışarı çıkmaz ve sokağın normale dönmesi beklenir. Dört kişiyi, göz açıp kapayacak bir sürede bertaraf eden kahramanımız, kasabanın şerifiyse, zaten haklıdır ve sorun yoktur. Çünkü orada kanun odur. Ölenler, akıbetlerine yazgılıdırlar ve bunu çoktan hak etmişlerdir. Şayet kahramanımız bir kanun adamı kimliği taşımıyorsa, tahrik unsurunun kime ya da kimlere ait olduğu tespit edilir ve genellikle de kovboyumuzun nefsi müdafaa gerekçesiyle (hiç de arzu etmediği halde) söz konusu olaya karıştığı, dolayısıyla masum olduğu tescillenir. Hadiseye dönecek olursak, dediğimiz gibi sokak hâlâ boştur. Kovboy, kendine has vakarıyla, tetiği çektiği noktada dikilmektedir veya umursamaz tavırlarla kasabanın salonuna doğru hareketlenmiştir; artık o bir kahramandır. İşte tam bu esnada yaşlıca bir adam bir yerlerden fırlayarak kendini kovboyumuzun önüne atar ve yılışık bir edayla, ‘Dört tane tabut çakmam gerekiyor, çok çalışmam lazım’ der. Olayın kayda değer tarafı tabutlar ve sayılarıdır, ölenlerse, kovboyun kendisine hayranlık duyulan bir kahraman olarak salonda içeceği viskiye prestij katmaktan öte bir anlam ifade etmezler.

Öldürülen ve öldüren açısından filmin sosyal-psikolojik tarafına baktığımızda, fail yani öldüren, seçkin bir kimlik olarak belirginleşirken, öldürülenler birer yığma kimlik vasfına sahiptirler. Kurşun, kahramanımızın namlusundan çıktığı sürece, kurşuna muhatap olanların sayısının bir önemi yoktur, sadece tabutçunun işini artırmaktadır. Western filmlerinin bu başat karakteristiği, imha ve ifna etmenin, pornografik bir hâkimiyet güdüsü taşıdığı ve bunu da dünya hâkimiyetini sağlamanın satır arası meşruiyetine bir zemin olarak hazırladığı açıkça görülmektedir. Bir kurşun atıyorsunuz bir tahtaya saplanıyor veya bir insan ölüyor ya da bir kurşun atıyorsunuz bir Afganistan bir Guatemala ölüyor; aralarında bir keyfiyet farklılığı yoktur. Çünkü söz konusu bu ölüm kültürü, karşısına aldığı her şeyi ‘yığma’ olarak görmektedir. ‘Değer’ ve ‘ahlâk’ kavramları, niteliğinin ne olduğu asla önemsenmeyen bir güç ve hız tarafından belirlendiği için, evrensel değer yargıları, evrensel ahlâk, hâsılı evrensel dediğimiz tüm belirlenimler, esasında tek kişiliktir; öldüren namlu hep haklıdır ve evrensel olan da o namlunun çapı kadar özeldir ya da evrenseldir.

Kovboy kimdir? Hangi fikir ikliminin ve sosyolojik şartların üreterek ‘bana’, ‘sana’, ‘bize’, ‘size’, ‘ona’ ve ‘onlara’ tetik çektirdiği ‘karşı ben’ tipidir?

Kovboy, kasabanın yanında gözükür, dolayısıyla tercihlerini de kasabanın lehine yapar. Bunun adı asayiş yani kamu düzeninin sağlanmasıdır. Bu da evvelemirde neyle olur:

‘Zararlılar’ın ortadan kaldırılmasıyla. Öyleyse nasıl bir ‘karşı ben’dir kovboy? Maharet ve gücün kahramanlaştırdığı bu ‘ben’, aslında kendisinden başka ve kendisinin olmayana karşı bir sorumluluk taşımaz. Kasabanın yanında oluşu ya hasbelkader verilmiş bir görevin gereğidir ya da oralardan geçerken ayağına dolaşanların başına açtığı belalara cesareti ve yeteneğiyle cevap verme zorunluluğu sebebiyledir. Ama o hep ayrıcalıklıdır. Farklı tiptir. Fenomendir. Ölüme karşı son derece duyarsızdır. Korkmaz. Öldürdüğü kişilerin ‘insan’lığı onu zerre kadar ilgilendirmez. Kendisine yönelen veya yönelme ihtimali bulunan her namlu derhal susturulmalı yahut bertaraf edilmelidir. Çünkü karşısında duran her şey bir nesnedir, yığındır, yığının bir parçasıdır ve o yığının taşıdığı varlık kimliğinin ortak bir adı vardır: ‘Diğerleri’. Bu bir anlamda kendisinin dışında her ne varsa onu tehdit olarak gören bir yerleşik algının adıdır.

Kovboy kültürü ironik bir temeli de içinde barındırır. En zor anlarında bile, söz gelimi kurşunlar yanağını, kulağını vs. yalayıp geçerken onda hiçbir irkilme görülmez, üstüne üstlük bir de çatışmanın en kızıştığı anlarda ateş eden düşmanın durumunu alaya alma gibi sinir bozucu lafazanlıklar mevcuttur. Çatışmanın başından sonuna değin kovboyda bir yılgınlık, bir telaş asla görülmez. Hatta ani dönüşlerle sinsice yaklaşan hasmı fark edip (ki buna sezgilerinin çok gelişmiş olmasından dolayı ‘hissedip’ demek daha doğru olur) hedefe yönelmeler, bazen de yüzünü bile dönmeden sadece namluyu geriye çevirmek suretiyle hedefi on ikiden vuran hünerli tetiğiyle  mistik bir tipolojidir o. Hünerli olacaksın, çünkü sen kovboysun, çünkü sen Indiana Jones filmlerinde Doğu’nun binlerce yıllık metafizik birikimini aklınla bir çırpıda boşa çıkaran bir kültürün yetiştirdiği ürünsün (yani kahramansın). Oysa Indiana Jones filmlerinde (dikkatle bakıldığında), senaryonun, izleyicisine şiddetle reddettirdiği Doğu gizeminden çok daha akıl dışı olan sözüm ona bilimsel bir mistisizm vardır. Ancak zafer sizinse, evrensel değer ve genel geçer kabullerin adını koyma hakkı da size verilmiştir. Açtığı alan itibarıyla, namludan çıkan merminin tahrip gücü ne kadar yüksekse, söz söyleme, yasa koyma, dünyanın jandarmalığına soyunma ve literatür belirleme alanınız da o denli genişlemiştir.

Literatür deyince, işte tam da bu noktada bir tespitte bulunmamız gerekmektedir: Kovboy, evrensel bir karakterdir. Adına taklit dediğimiz, hareketin kaynağına yapışık tekrar özentisinin ve hayranlık duyulan hüneri, kaynağın belirlediği çerçevede becerebilme seviyesine yükselme azminin doğurduğu bu sarmal eylem, düşünce ve davranış dogması, kovboyizmin net zaferlerinden biri, belki de en önemlisidir.

‘Karşı ben’ olarak nitelediğimiz kovboy karakteri sârîdir. Güçlü olanın dünyaya bulaştırdığı bir illettir. Özellikle kartezyen felsefenin ürettiği düşünce biçimleriyle giderek bir ejderhaya dönüşen kovboyluk, bugün gezegenimizin her yanında, her kesiminde baskın bir eyleme mantığıyla vücut bulmuş durumdadır. Bu mantık şudur: Örneğin bir üçgenin içindeyseniz ve sizin sahip olduğunuz açı otuz derecelik bir açıysa, bu diğer açıların toplamından daha fazla değer taşır. Büyüklük ve içerik değildir burada söz konusu olan. Çünkü sizin dışınızda veya karşınızda olan şey ‘yığma’dır. Çünkü sizin karşınızda olan sadece ‘karşıt’tır, değer(li) değil. Öyleyse bu şöyle ifade edilmelidir: ‘Ben’ varım sadece ve pekâlâ bu ‘ben’le ‘bize’ de düşman olabilirim. Hatta ‘ben’, biraz önceki ‘ben’e de düşman hale gelebilirim. Burada bir çelişiklik söz konusu değildir.

Belirtilmesi gereken bir husus da, ‘ben kovboy değilim’ demenin, kişinin kovboy olmadığının kanıtı olarak kabul edilemeyeceğidir. Attığını vurmayı, içinde bulunulan yapıda başat karakter olarak temayüz etmeyi, dogmatik (buna şimdilerde karizmatik de diyorlar) bir kişilik sahibi olmayı ve bu kişiliğin sağlayacağı avantajları sürekli elinde bulundurmayı kim istemez ki! Ortaya bir fikir atarsınız, binlerce gözün, belki de dünyanın gözünün size çevrildiğini görürsünüz. Bir eylem yaparsınız onlarca insanı öldürürsünüz, nasılsa acı unutulur, tarihe kalan sizin adınızdır. Yapın, edin, eyleyin, eylemin niteliği üzerine sakın düşünmeyin, insanlık nasılsa üremeye devam ediyor, ölenlerin yerine yenilerinin gelmesi gecikmeyecektir veya yıkılan bir devlet mi, yenisi kurulur ve yok olan bir halkın yerine de tarih yeni bir halk bulmakta gecikmeyecektir. Yeter ki attığınızı vurun, merminizi sektirmeyin.

Kovboyun üremesi için her iklim mutedil iklim, her kültür uygun kültür olabilir. Öyle ki, bu kimi zaman bir pagan kültürüyle bir vahiy kültürü arasındaki farkı ortadan kaldıracak kadar büyük bir benzerlik gösterebilir. Uygun ortam, bir düşünceye bir harekete güç taşıyan mutlak referans kaynağının geri çekilmesi ve yerini taklit, tekrar, kaynak temsilcilerinin tanrısal bir biçimde yüceltilmesiyle ortaya çıkan skolastisizmin almasıyla oluşur. Bu, o derece ileriye götürülür ki sistemin ilk mümessilleri, bir dokunulmazlık zırhıyla nostaljik birer şahsiyete dönüştürülürler. Sonrası mı? Bir yüceltme veya aşağılamadan ibarettir. Aidiyet dediğimiz şey burada tamamen bir başka kimlik oluşturarak mensubu olduğu büyük sistemden bir kopma yaşar ve artık onun için kendisinin dışında olan her şey bir ‘yığma’ haline gelir. Ardından sahibi olunan düşüncenin ya da ekolün yaşamasını ve devamını sağlayacak teorisyenler (bunlara entelektüeller de diyebiliriz) ortaya çıkar ve de bununla kendine bir de temel bulmuş olur. Artık kovboyların da ortaya çıkma zamanı gelmiştir. Fakat şunu da kaydetmeden geçmek tespitimizi eksik bırakacaktır: Kopmalar yaşanmadan yani ana kaynak tali kollara ayrılmadan da sözü edilen ortam oluşabilir. Burada asıl olan kaynak içeriklerinin (naslarının) insan eliyle ve düşüncesiyle zamanaşımına uğratılmasıdır.

İyi de, kovboyluk hiç mi işe yaramaz? Kötülerin öldürülmesi veya kötüler eliyle işlevsel hale gelen kötülüğün ortadan kaldırılması iyi değil midir? Tabii ki iyidir. Ama bu ‘kurunun yanında yaşın da yanması’ deyimini terse çevirerek ‘yaşın yanında birkaç kurunun da yanması’ nispetindeyse, kovboyluğu adam akıllı oturup düşünmek gerekmektedir.

Küresel, yerel, lokal anlamlarıyla kovboy kültürü ve onun arkasındaki entellekt payanda, bütün görkemiyle ayakta durmaya ve bütün hızıyla yaşamaya devam etmektedir. Kafamızı kaldırıp şöyle bir kendimize ve çevremize bakmamız yeterli olacaktır.

Soruyu şöyle soralım: Efendim, siz kaç tabutluk bir oy potansiyeline sahipsiniz?

Bir soru daha: Oturduğunuz makam, kaç çivilik bir tabut genişliğindedir?

Çivisi çıkmış bir dünyanın tabutu kimin ellerinde çakılacak ve kimin omuzlarında taşınacak bakalım.

Not: Bu yazı 12-13 sene önce bir dergide yayınlandığı haliyle buraya alınmıştır.

Erdal Çakır Erzincan -1960 doğumlu. Erzincanlı. Bursa İlahiyat Fakültesi mezunu. Hece Yayınlarından çıkan Sır Gölgeleri, Sultana Mektuplar, Hû ve Hüznün Efendisine adlı 4 şiir kitabı bulunmaktadır. Aile Bakanlığı'ndan emekli olup Ankara'da ikamet etmektedir.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir