Bizimle İletişime Geçin

Düşünce

Kültürel Endişe

Baş döndürücü hızla gelişen ve dönüşen bu çağda en fazla kafa yorulması gereken mesele ‘kültürel endişe’ mevzusu olmalıdır? Topyekûn, genç yaşlı, akademisyen siyasetçi, bürokrat memur, kamu sivil toplum olarak kültürel endişe perspektifinden gelişmeleri çok sıkı izlemeli, gerekli politikaları oluşturmalı hatta aktif davranarak bu mecraları kültürel kalkınmaya vesile kılmalıyız. Bu potansiyel ve kabiliyete sahip olduğumuzu düşünüyorum.

EKLENDİ

:

Kültür konusu alelade bir konu olarak görülür hep… Maalesef ülkemizde kültür tarihi, kültürel değişme, kültür politikaları, kültür endüstrisi vb konularda fazlaca çalışma yapılmamaktadır.

Daha doğrusu kültürü bir mesele olarak görmüyoruz…

‘Kültürel Endişe’miz bulunmamaktadır. Endüstri 5.0 olarak adlandırılan ve süper akıllı bir toplum öngören gelişmeler karşısında acaba kültürel miras ve birikimler ne olacaktır? Kültürel bir kaygı duymamız gerekiyor mu bu gelişmeler karşısında?

Çağımız artık sosyal, beşeri, iktisadi, teknik ve tıbbi süreç ve gelişmelerin büyük oranda içinde geliştiği bir dijital mecra asrıdır. Her hadise ve mesele anında dijital mecraya ve sosyal medya düşmekte ve burada seyretmektedir. Bilişim teknolojileri artık hayatın her alanına hâkim durumdadır.

Kültürel değerler, tüm bu değişim ve dönüşümler karşısında nasıl bir hal alacaktır? Kültürel değişim ve buna bağlı olarak sosyal değişmeler ile dönüşümler hangi yöne evrilecektir?

Doğrudan dijital mecra içine ve bilişim ortamına doğan çocuklar ve gençlerin içinde doğdukları kültüre aidiyetleri ve ünsiyetleri ne düzeyde olacaktır? Küresel kültür yerel kültürleri yok mu edecektir? Yoksa dönüştürüp kendisine mi benzetecektir? Kültürsüz bireyler çağı mı oluşacaktır?

Baş döndürücü hızla gelişen ve dönüşen bu çağda en fazla kafa yorulması gereken mesele ‘kültürel endişe’ mevzusu olmalıdır? Topyekûn, genç yaşlı, akademisyen siyasetçi, bürokrat memur, kamu sivil toplum olarak kültürel endişe perspektifinden gelişmeleri çok sıkı izlemeli, gerekli politikaları oluşturmalı hatta aktif davranarak bu mecraları kültürel kalkınmaya vesile kılmalıyız. Bu potansiyel ve kabiliyete sahip olduğumuzu düşünüyorum.

Kültürel endişe duymaz isek kültürel değerlerimiz olan irfan, merhamet, adalet, hasbilik, fedakârlık ve şefkatin yerini menfaat, çıkar, hırs, kibir, ihtiras, haset, hesabilik ve narsizm alacaktır. Hayat felsefeleri ve dünya görüşleri, bilgelik, eleştirel düşünce, sahih ve teyit edilmiş bilgiler yerine salt bir sekülerizme, teyit edilmemiş sahih olamayan asparagas bilgilere, haberler ve kaba malumatlara bırakacaktır.

Kültürel farklılıklar ve rakip kültürler de ışık hızında ilerleyen dijital değişim karşısında anlamsızlaşabilecektir. Farklı milletlerin ve geleneklerin yıllar ve yüz yıllar içerisinde meydana getirdiği düşünme, davranma, inanma, söyleme, anlatma, giyinme, yeme, içme vb. tüm miraslar berhava olabilecektir.

Dijital mecra ile küreselleşen ve teknoloji ile iç içe geçen hayatlarda kültürün yeri ne olacaktır? Dijitalleşme ve Kültür; Küreselleşme ve Kültür; Teknoloji ve Kültür; Robotik Gelişmeler ve Kültür; Yapay Zekâ Teknolojileri ve Kültür vb. konular üzerinde daha fazla durmak gerekecektir. Kültür endişesi içerisinde daha fazla bulunmalıyız…

Düşünce

Kur’an’da İnsanın Eğitilebilirliği

İnsan karakterinin oluşumunda fıtrî özellikler mi, yoksa eğitim ve çevrenin mi etkili olduğu konusunda Alexis Carrell, karakterlerin temayül ve potansiyelden başka bir şey olmadığını, dolayısıyla insanın orijinalitesinin hem fıtrî özelliklere hem de gelişmeye bağlı olduğunu söylemektedir. Fakat insan karakterinin teşekkülünde bu iki kaynaktan her birinin hissesinin ne oranda olduğunun bilinemediğini belirtmektedir (Alexis Carrel, İnsan Denen Meçhul, Yağmur Yayınevi, 1983, s. 300).

EKLENDİ

:

İslâm dini, doğuştan insanın iyi olduğunu kabul eder. “Biz gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık” (et-Tîn 95/4) âyeti, bunu ifade etmektedir. Devamındaki “Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik” (et-Tîn 95/5) âyeti ise insandaki bozulmaların sonradan meydana geldiğini yani fıtrî değil ârizî olduğunu belirtir. İnsandaki bu bozulmanın önüne geçebilmek ise ancak onun eğitilmesiyle mümkündür.  İnsanın eğitimi, Hz. Âdem ile başlamış ve onu, bizzat Allah Teâlâ eğitmiştir: “Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti …” (el-Bakara 2/31). Bu ayet bize insanın sahip olduğu ilk bilginin Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem’e isimleri öğretmesi olduğunu haber vermektedir. Ayrıca bu durum, insanın eğitilebilir olduğunu göstermesi açısından son derece önemlidir.

İnsanın eğitilmeye müsait yaratıldığının bir diğer delili, peygamberlerin gönderilmesidir. Yarattığı kuluna ilk bilgiyi veren Allah, onu sonraki hayatında da yalnız bırakmamış ve vahiy ile desteklemiştir. Eğer insanoğlu eğitilmeye müsait olmasaydı peygamber gibi bir eğiticiye de ihtiyaç duyulmazdı. Ayrıca insanların birbirlerine yaptığı öğütler, vaazlar ve uyarılar; hocanın talebesine verdiği dersler de boş bir iş olurdu.

İnsanın öğrenmeye ve eğitilmeye elverişli bir şekilde yaratıldığı, “Siz hiçbir şey bilmezken Allah sizi analarınızın karnından çıkardı, şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” (en-Nahl 16/78) ayeti ile haber verilmiştir. Zemahşerî bu âyeti “İnsan, kendini ana karnında yaratan, şekil veren sonra da sıkıntıdan rahatlığa kavuşturan Mün‘im hakkında hiçbir şey bilmez olarak yaratılmıştır” şeklinde yorumlamıştır (Zemahşerî, el-Keşşâf, Dârü’l-Ma‘rife, Beyrut 2005, s. 580). Dolayısıyla insan, Allah ve mahlûkât hakkındaki tüm bilgileri sonradan edinir. İmam Gazzâlî, insan kalbinin Rabbânî ve şerefli olmasından dolayı fıtraten hakikatleri bilmeye elverişli olduğunu kaydetmiştir (Gazzâlî, İhyâ’ü ‘ulûmi’d-dîn, Dâru İbn Hazm, Beyrut 2005, s. 888).

Râgıb el-İsfahânî, insanın fiillerinin, ahlâkının ve doğruyu yanlıştan ayırt etme kabiliyetinin ıslahı veya ifsadı konusunda yaratılıştan getirdiği bir yeteneğe sahip olduğunu, bu sebeple kolayca hayır veya şer yolunu tutabileceğini belirtmektedir (İsfahânî, Tafsîlü’n-neş’eteyn, Beyrut 1319, s. 89). Dihlevî ise insanın mükellef kılınmasını onun bu potansiyeline bağlamaktadır. Çünkü insan, âyetin ifadesiyle zalimdir, fakat âdil olma imkânı vardır; cahildir, fakat öğrenme imkânı vardır (Dihlevî, Hüccetullâhi’l-bâliga, 1/54). İnsan dışında kalan diğer varlıklar ise böyle değildir. Örneğin melekler, bilgi sahibi ve âdildirler ve onlar için asla cehalet ve zulüm söz konusu olamaz. Hayvanlar ise âdil veya cahil olabilecek özelliklere sahip değillerdir.

İnsan davranışlarının bir kısmı içgüdülerle açıklanabilirse de bunlar öğrenme sonucu kısa zamanda yeni biçimlere girebilir. İnsan, yaşam tecrübeleri sonucu beğenmediği davranışlarını, temel ihtiyaçlarını daha iyi karşılayacak biçimde değiştirme gücüne sahiptir. Bu açıdan son yıllarda psikolojide insan davranışlarının yalnız içgüdülerle açıklanamayacağı, bunların çoğunun öğrenme mahsulü olduğu ileri sürülmektedir (Baymur, Genel Psikoloji, İnkılâp Kitapevi, 1994, s. 150). İnsanın bir imkânlar varlığı olduğu, yani ona istenildiği gibi yön ve şekil verilebileceği, insanın çeşitli yeteneklerini yaratılıştan beraberinde getirdiği ve ham kabiliyet şeklinde olan bu yeteneklerinin eğitim yoluyla geliştirilebileceği belirtilmektedir (Bayraktar Bayraklı, İslâm’da Eğitim, İFAV Yayınları, 1989, 129).

İnsan karakterinin oluşumunda fıtrî özellikler mi, yoksa eğitim ve çevrenin mi etkili olduğu konusunda Alexis Carrell, karakterlerin temayül ve potansiyelden başka bir şey olmadığını, dolayısıyla insanın orijinalitesinin hem fıtrî özelliklere hem de gelişmeye bağlı olduğunu söylemektedir. Fakat insan karakterinin teşekkülünde bu iki kaynaktan her birinin hissesinin ne oranda olduğunun bilinemediğini belirtmektedir (Alexis Carrel, İnsan Denen Meçhul, Yağmur Yayınevi, 1983, s. 300).

İnsanın eğitilebilir olması; onun yanılgılarının nedenlerini ve bu nedenleri giderme yollarını öğrenebilmesi, bunları hayatına tatbik ederek iyiye ve güzele doğru kendini geliştirebilme potansiyelinin bulunduğu anlamına gelmektedir (İbrahim Yıldız, Kur’ân, İnsan ve Yanılgı, Emin Yayınları, 2019,s. 76).

Okumaya Devam Et...

Düşünce

Gençlik

Dilimize pelesenk ettiğimiz “Asım’ın Nesli”ni anlatmaktansa, o örnek nesli yetiştirmeye muhtacız. Görmeye, el uzatmaya, hayat vermeye, hayat değiştirmeye, “adam” yetiştirmeye, fatihler yetiştirmeye ihtiyacımız var. Fetih ondan sonra yapılır, destan ondan sonra yazılır ve Allah’ın izniyle bunlar da olacaktır. Ezcümle gençler kendilerinden neyi istiyorsak esasen bizde bir örneğini görmek istiyorlar. Biliyorum kuşak farklılığı buna da mani olacaktır ancak en azından bunu yapmaya çalışmak bile onlar açısından motive edici olacaktır.

EKLENDİ

:

Geleceğimizin teminatı olan gençler toplumların nazarında çok önemli bir yer teşkil etmektedir. Bir milletin en kıymetli hazinesi olan ve iyi yetiştirildiğinde geleceğin teminat altına alındığı bu kesimle alakalı en sık duyduğumuz soru şu olsa gerektir:

Gençlik nereye gidiyor?

Nasıl olmaları ve nereye gittiği konusunda kafa yorduğumuz, arayış içerisinde olduğumuz gençliğin dilinden ve halinden ne kadar anlıyoruz acaba?

Günümüzün en önemli gençlik sorunlarından birisi zannederim onlarla aramızda olan sanal duvarlardır. Frekans olarak gençlerle aramızda bulunan kalın duvarlar her geçen gün bizleri onlardan uzaklaştırmakta ve onları başka mecraların ağına itmektedir.

Peygamber Efendimizin (sav) kendisine farklı kişilerin yönelttiği aynı sorulara değişik cevaplar verdiği rivayet edilir. İlmin kapısı olarak telakki edilen Hz. Ali de (ra) “gençlere zamanına göre ve anlayabileceği dilden hitap ediniz” buyurmuştur.

Aile, çevre, sosyal medya ve çeşitli imkanlar-imkansızlıklar göz önüne alındığında gençler acaba nasıl bir psikolojik durum içinde bulunmaktadırlar?

Gençlerle alakalı yorum yapmak ve bir şeyler anlatmak isteyenlerin ya da onların yapacakları/yapmayacakları hususlarda fikir beyan edeceklerin, gençlerin ruhi durumları, hayata bakışları, çevre şartları ve imkanları hakkında önemli muhtevaya sahip olmaları gereklidir.

Gençler Nereye Gidiyor?

“Gençler nereye gidiyor?” demek yerine “nereye götürülüyor?” sorusunun meseleyi anlama ve çözüme kavuşturma konusunda daha çok işimize yarayacağı kanaatindeyim.

Gençler bu toplumun önemli bir parçasıdır…

Gençler ihmal edilmemelidir…

Gençler geleceğimizdir, toplumu diri tutar…

Eyvallah.

Gençlerle alakalı bir arayış içerisindeysek onları dinleyerek ve anlamaya çalışarak işe başlamalıyız. İçinde kopan fırtınalar, ergenlik dönemi, yaşadığı atmosfer, gelecek tasavvuru, planları, kurguları, hayalleri vs. hepsi birbirinden çetrefilli meselelerdir. Bu ve benzeri sorunları düşündüğümüzde gençleri anlamayla alakalı bir problem yaşadığımızı söyleyebiliriz.

Kendimizi onların yerine koysak ve eş duyum yapsak bir genç olarak bizler neleri öncelerdik acaba?

Aradan kısa bir zaman geçmesine rağmen çevre ve imkanlar açısından o kadar büyük ve önemli değişim ve gelişmeler oldu ki gençlerin içinde bulundukları psikolojik hali eş duyum dahi yapamayacağımızı söyleyenlerin olması aslında işimizin güçlüğü konusunda bize önemli bir fikir vermektedir.

Her şeyin hızlandığı, saniyelerin bile önem arz ettiği günümüzde bu hızdan gençlerin etkilenmediğini kim söyleyebilir ki? Bu öyle bir hale gelmiştir ki, okumak ve anlamak da hızlanmış bu arada odaklanma ve dikkat süresi kısalmış gençlik bu baş döndüren devinimde kendisine nasıl bir rol biçeceğini şaşırır vaziyete gelmiştir.

Bu yeni durum bizim de gençlere bakışımızda revizyona gitmemizi gerekli kılmaktadır. Burada gençleri doğru anlamaya ihtiyacımız vardır ifadesi önemlidir. Zira bizler hiçbir zaman onlar gibi genç olmadık çünkü bizim gençlik yıllarımızda akıllı telefon ve sosyal medya gibi gençlerin beyinlerine direk atış yapan ve onları adeta şaşkına çeviren, uyuşturan, neyi, nasıl ne zaman ve ne şekilde yapacağını dahi kestiremez durumuna sokan enstrümanlar/dış uyaranlar yoktu.

Bir zamanlar spor yaptığı, gezdiği, herhangi bir hobinin peşinden koştuğu, belki de çok konuştuğu için eleştirilen gençliği şimdilerde mumla arar olduk, bulduğumuzda ise alkışlıyoruz.

Helikopter Ebeveyn

Gençlerin içinde bulundukları sorunlar yumağı yetmiyormuş gibi bir de onlara yaklaşımda yapılan hatalar zinciri söz konusudur. Burada başrolde gençlerin en yakınındaki kişiler bulunmaktadır. “Helikopter ebeveyn” diye tabir edilen yeni tip anne-babaların olumsuz tutumları genç nesillerin önemli bir sıkıntısıdır.

Helikopter ebeveyn yani çocuğun üzerinde bir drone gibi her daim hazır ve nazır olan ebeveyn tipi. Evladından bahsederken “karnımız ağrıyor, endişeliyiz, sık hastalanıyoruz” gibi söylemlerle onunla ortaklık kurucu bir dil kullanmak suretiyle şu denmek isteniyor: Benim evladım bu sorunlarla tek başına mücadele edemez ben de varım…

Ya da çocuklarına “anneciğim-babacığım” şeklinde hitap ederek “ben seni kendim gibi görüyorum, bu hayatta ortağız, beraberiz, farkımız yok, hiç ayrılmayacağız” gibi mesajlar verilmek suretiyle evlatların yetenek dalları bilinçsizce budanmaktadır.

Dersine çalıştın mı? Okula geç kalma! Kahvaltını yap, dik otur, ellerini yıkamayı ihmal etme, dişlerini fırçala, öğretmene saygı göster, geç kalma, devamsızlık yapma…

Daha nice tenbihat ve takibat…

Tüm bunlara gençleri tanımadan hazırlanan anketler ve bu çalışmaların gerçeklerden uzak sonuçları, gençlerle bir “danışılan” olarak görüşen ve yalın çözümlemelerle neticeye ulaşma çabaları da eklendiğinde sorun daha da derinleşmektedir ne yazık ki.

Gençlerle alakalı görüş beyan etmek isteyenlerin yazar, çizer, akademisyen, uzman, araştırmacı her neyse özellikle okulun koridorlarında gezme, sınıfın havasını teneffüs etme, öğrencilerle hemhal olma zorunluluğu vardır.

Üniversitelerden okullara staj için gelen pek çok kişinin “vaziyet hiç de bize öğretildiği gibi değilmiş, fiili durum farklıymış” dediğine defalarca şahitlik etmişimdir.

Bütün bu takibat, markaj ve yanlış çözümlemeler gençleri bunaltma derecesine getirmekle kalmamış adeta onların yeteneklerini körelten bir mekanizmaya da dönüşmüştür.

Ebeveyn etrafta var olduğu vehmine kapıldığı tehlikeler karşısında evladı üzerinde titremekte bu anlayış ve tutum gençleri “yapamaz-edemez” şekline dönüştürüp edil genleştirmektedir. Şehir içinde kısa mesafelere gidemeyenler, pek çok basit işi yapamayanlar, kendini ifade edemeyenler, herhangi basit bir konuda yorum yapamayanlar ve daha nice benzer örnekler günümüzün gençliği için söylenebilecek durumlardır.

Ne Yapmalıyız?

Gençlere güvenmeliyiz, onları kendi hallerine bırakmalı, yaptıkları ufak-tefek hatalarının sonuçlarıyla yüzleşerek ve bu şekilde öğrenerek hayatın zorluklarına karşı kendilerince “anti virüs” üretmelerine fırsat vermeliyiz. “Öğrenmeyi” öğrenmeleri gençler açısından büyük bir kazanım olacaktır.

Onları ısrarla veya zorla bir tarafa yönlendirmek yerine muhayyer bırakıp istikametlerini çizebilmelerine olanak sağlamalıyız. Zorlama metodunun ters teptiği, insan psikolojisine aykırı olduğu ve bunun öğrenilerek aktarıldığının da farkında olunmalıdır.

Bir ipek böceğinin kozasını örmesi ve ardından dışarıya çıkması ve bu esnada geçirdiği evrelerde kazandığı kuvvet ve tecrübe misali ayakta kalabilmeleri, tehlikelere karşı uyanık olabilmeleri, başarabilmeleri ve yeteneklerini ortaya çıkarabilmeleri için gençlere imkân tanımalıyız.

“Bizim zamanımızda…” ile başlayan ve arada dağlar kadar fark olmasına karşın sanki aynı şartlar vakiymiş gibi kıyaslayıcı terminolojinin her türlüsünü terk etmek gereklidir. Bilinmeli ki Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethettiği yaşın hatırlatılması ile süslenen cümleler gençlerin motivasyonunu bozmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Dilimize pelesenk ettiğimiz “Asım’ın Nesli”ni anlatmaktansa, o örnek nesli yetiştirmeye muhtacız. Görmeye, el uzatmaya, hayat vermeye, hayat değiştirmeye, “adam” yetiştirmeye, fatihler yetiştirmeye ihtiyacımız var. Fetih ondan sonra yapılır, destan ondan sonra yazılır ve Allah’ın izniyle bunlar da olacaktır.

Ezcümle gençler kendilerinden neyi istiyorsak esasen bizde bir örneğini görmek istiyorlar. Biliyorum kuşak farklılığı buna da mani olacaktır ancak en azından bunu yapmaya çalışmak bile onlar açısından motive edici olacaktır.

Her daim telaffuz ettiğimiz geleceği gençlerin şekillendireceğine dair ifade doğrudur fakat yaşadığımız gün kimin eseridir acaba?

Şimdi yazımızın başlığındaki soruyu bir kez daha soralım isterseniz; sahi gençlik nereye gidiyor acaba?

Okumaya Devam Et...

Düşünce

Hayatın Anlamı Nedir?

Hak din İslâm’ın, sürekli iman ve ameli sık sık ve beraber hatırlatması boşuna değil! Sadece bilgi, düşünce ve inanç/iman yetmez, insanı mutlu etmez; uygulama/amel de şarttır. (âmenû ve amilussâlihât) “İnsanlar hayat sınavından geçirilmeden, denenmeden, (Biz onların hayat karşında ne yapıp ittiklerini görmeden) sadece “biz inandık” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?!” (29/Ankebût, 2.)

EKLENDİ

:

Belli bir yaştan sonra (hadi 40 diyelim) tüm arayışım, okumalarım bu sorunun cevabını bulmaya yönelik oldu. Din, felsefe, edebiyat, mitoloji (doğudan-batıdan) elime geçen tüm kitaplara bunun için baktım. Romanlarda (hemen hemen her ülke yazarlarından bir kitap okumuşumdur; romanda favorim Tolstoy’dur.), kutsal kitaplarda, mitolojilerde (Çin mitolojisine kadar, Asya-Avrupa, Mısır vb.), felsefede -ki antik Yunanla başladığı söylenir— Yunan, Stoa, İslâm ve çağdaş Avrupa vs. elimden geldiğince baktım, bakıyorum; herkes aramış, arıyor, “Buldum! Evreka!” diyene rastlamadım! Eureka diyenlerinki “basit bir buluş”.

Tolstoy’un birçok kitabı yanında küçük hacimli Hayatın Anlamı ve İnsan ne ile Yaşar? adlı iki kitabı da var; orada, tabii o, biraz da Hristiyan olduğu için hayatın anlamı için “sevgiyi” adres gösterir. Platon, hayatın anlamı için İdeaların bilgisini işaret eder ve “Tanrısal Bilgeliği” adres gösterirken, talebesi Aristo, Nikomakhos’a Etik’te Eudaimon’u (ondan bir bölüm Eudamos’a Etik diye de yayınlanmıştır.) adres gösterir. “Eu”, iyi, hoş, güzel demek; daimon, şeytan, melek, ruh gibi görünmez varlıklar için, —genelde kötü olanları için— kullanılır; bu iki kelime bir araya gelince anlam “iyi talih”, “refah” ve “mutluluğa” dönüşürmüş; hayatın anlamı da mutlulukmuş! (İş bu kadar kolay olsaydı sorun yoktu; bu bir ruh hâli, içsel durum, çaba/mücadele gerektiriyor, teoride, felsefede (felsefe yapmakla), sadece aklı kullanmakla mutlu olunmuyor, bu söylenenleri denemek, uygulamak/yaşamak, görmek gerekiyor.) İşte bu düşünce ikliminin ardından yaklaşık 50-60 yıl sonra Epikür denen bi adam çıkıyor, diyor ki bu iş konuşmakla (felsefe yapmakla) olmaz, konuştuklarınızı uygulayın da bir sonucu görelim. Mutluluk dediğiniz “bu şeye!” ulaşmanın yolu hazzı artırmaktan acıyı azaltmaktan geçer diyor ve ortaya “ataraksia” diye bir kavram atıyor; bu da bir tür mutluluk, huzur demek; bu duruma ulaşabilmek için çok az şeyle yetinmeliyiz, çünkü bizim gerçekte çok az şeye ihtiyacımız var, biz, ihtiyaçlarımızı artırınca, daha çok şeye ihtiyaç hissettikçe strese giriyoruz, herkesle, her şeyle mücadele ediyoruz, üzülüyoruz, insanlar bize acı veriyor, acı çekiyoruz vs.., şöhreti örnek verir Epikür; (Epikür’ü sıradan bilinç hazcı, ‘vur patlasın çal oynasıncı’, keyfine düşkün biri olarak bilir, oysa adam hiç evlenmemiştir, okulunda o zamana kadar hiç bir okulda kölelere ve kadınlara kimse ders/eğitim verememişken bu, kölelere ve kadınlara dersler vermiş bi adamdır.!), der ki : şöhret diğerlerinin istediği gibi yaşamaktır, onlara kendini beğendirmektir, aklı başında, mutluluğu/huzuru (ataraksiayı) arayan bir adamın, binlerce/milyonlarca kişinin isteğine/fikrine uygun yaşamak = şöhret (meşhur) olmak için bunca eziyet çekmesi normal midir? Zorunlu ve gerekli ihtiyaçlar dışında maddî ve toplumsal/siyasal hiçbir ihtiyaç sizi mutlu etmez aksine zorlar, acı verir; der ve “sadeliği” önerir. Kıbrıslı Zenon (Stoacılar) da aynı şekilde düşünür ve sade yaşamayı önerir.

O zaman, hayatın anlamı mutluluksa, mutluluğu ikiye ayırarak anlamak, sonra da birleştirerek o mutluluğu yakalamak mümkün. 1) Teorik/düşünsel mutluluk, 2) Yaşamsal mutluluk. İç huzur, dış huzur vb. Teorik/düşünsel iç huzur/mutluluk, doğru bilgi, düşünce ve inançla; yaşamsal dış huzur/mutluluk da bunları pratik hayatta uygulamakla mümkün. Hak din İslâm’ın, sürekli iman ve ameli sık sık ve beraber hatırlatması boşuna değil! Sadece bilgi, düşünce ve inanç/iman yetmez, insanı mutlu etmez; uygulama/amel de şarttır. (âmenû ve amilussâlihât)

“İnsanlar hayat sınavından geçirilmeden, denenmeden, (Biz onların hayat karşında ne yapıp-ettiklerini görmeden) sadece “biz inandık” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?!” (29/Ankebût, 2.)

Bence hayatın anlamı : iyinin-kötünün, vefalının-nankörün, güzelin-çirkinin, mazlumun-zalimin, sadığın-hainin, … belli olması/belirlenmesi ve herkese hak ettiğinin verilmesidir. Bu hayat bu seçim için vardır. Hayatın anlamı budur!

Buldum mu? Euvirka? Bence buldum. Sizce?

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar