Bizimle İletişime Geçin

Kitap

Küpe Çiçeği ve Saka Kuşunun Evi: Uzun Hikâye

O kasaba senin bu kasaba benim… Gelen trene biniyorlar ve meçhule gidiyorlar bir nevi. ‘Önce trene bir binelim de ineceğimiz yeri sonra düşünürüz.’ der gibi. Ali ne bir şehirde ne de bir işte dikiş tutturamıyor. Bırakmadığı tek şey yanından hiç ayırmadığı daktilosu.

EKLENDİ

:

Kuşaktan kuşağa yollarda olmanın miras kaldığı bir hikâye. Yollar kadar uzun bir hikâye. Mustafa Kutlu tarafından 2000 yılında yazın dünyamızda bir çiçek gibi açtı. Küpe çiçeği gibi.

İnatçı, kirpi saçlı bir liseli delikanlıyla başlayan ve onunla biten bir serüven. Bulgaryalı Ali’nin oğluyla. Çocukluğu yollarda geçmiş, yollarda büyümüş, yollara doğmuş…

Nüfusu rastgele bir Anadolu toprağına kayıtlı olan, “Nereliyim ben?” sorusuna bir türlü cevap bulamayan kahramanımızın dilinden öğreniyoruz yaşananları. 1940-1970 yılları arası kasabaların içine dalıyoruz. Yazar; akıcı, sade, hayatın ta kendisi olan Türkçesiyle yaşatıyor bizlere o günlerin Anadolu’sunu. Hikâye başlar başlamaz, biz de içinde yaşamaya başlıyoruz hikâyenin.

Yazar tüm hikâyeyi küçük kahramanımızın dilinden anlatmaya başlıyor. Bulgaryalı Ali ve dedesi Pelvan Sülüman ile biz de sınır aşırı geçiyoruz. Onlarla beraber; biz de ailemizi, her şeyimizi arkamızda bırakıyoruz. Ali yanımızda büyüyor ve gençliğinin en deli zamanlarında âşık oluyor Münire’ye. Eyüp’ün belalılarının kız kardeşi olan Münire’ye… Destan oluyor Eyüp’te ikisinin aşkları:

“Sinemayı yakıp Münire’yi kaçıran Bulgaryalı Ali’nin destanı.”

Ve böylece başlamış oluyor bitmek bilmeyecek olan yolculukları. O kasaba senin bu kasaba benim… Gelen trene biniyorlar ve meçhule gidiyorlar bir nevi. ‘Önce trene bir binelim de ineceğimiz yeri sonra düşünürüz.’ der gibi. Ali ne bir şehirde ne de bir işte dikiş tutturamıyor. Bırakmadığı tek şey yanından hiç ayırmadığı daktilosu. Sürekli yazıyor, her halde! Oğulları da bu hayata doğuyor ve kendi içlerinde güller gibi yaşayıp gidiyorlar. Üç kişi, bir daktilo, bir küpe çiçeği ve bir saka kuşu. İşte bundan ibaret hayatlarının olmazsa olmazları. Ardından bir de mızıka eklenecek bunların arasına, gidenin boşluğu ayrılan bir kişinin yerine…

Üzülüyoruz, gözlerimiz doluyor zaman zaman. Ama birden güldürüyor yüzümüzü yazar. Umutla doluyor içimiz. Zorlukları, kolaylıkları, imkânsız diye bir şey olmadığını okuyoruz zaman zaman. Olmuyorsa da gitmeyi, çıkmazların içinden nice yollar çıkabildiğini öğreniyoruz.

Bir uzun hikâye değil, bir sürü uzun hikâyeyle karşılaşıyoruz okurken.  Kendi uzun hikâyemizi, onunla da kalmayıp hayatımıza bir yerlerden dokunmuş olan başka başka insanların başka başka uzun hikâyelerini fark etmeye başlıyoruz. Ve okuduktan sonra dünyada daima olup biten, yaşayan ve ölen ama insanoğlu var oldukça hiç bitmeyen sonsuz uzun hikâyelerin farkına varıyoruz.

Yazar bir hikâye, bir kitap yazmakla kalmıyor daha büyük bir şey yapmış oluyor böylelikle. Kitap bir solukta bitse bile düşüremiyoruz elimizden. Evirip çeviriyoruz bir süre. Kutlu, hem kitabı hem de hayatı avucumuzun içine bırakıp usulca kenara çekiliyor. Elimizdekiyle ne yapacağımız bundan sonra bize kalmış. Örneğin Osman Sınav bununla çok güzel bir film çıkarıyor ortaya.

Uzun Hikâye beyaz perdeye uyarlanıyor ve 2012 yılında seyirciyle buluşuyor. Yönetmenliğini Osman Sınav’ın yaptığı Uzun Hikâye’nin başrolünde Kenan İmirzalıoğlu yer alıyor. Bazen kelimesi kelimesine kitapla aynı olan sahnelere denk geliyoruz bazen de kitaptaki olayların ufak dokunuşlarla farklılaştığını, film sahnesine sığacak şekilde harmanlandığını görüyoruz. Film olarak da beğenilen Uzun Hikâye, biterken hafif ağlamaklı, tatlı bir tebessüm bırakıyor yüzümüzde.

 

 

 

 

 

 

 

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar