Bizimle İletişime Geçin

Din ve Hayat

Kutuplaşma, Oruç ve Dahası

Ramazan gelince Türkiye’de eskimeyen bir tartışma kendisini sürekli şekilde tazeliyor. Önceleri bu tartışma kısmen televizyonlar ve gazeteler ile sınırlı kalırken, sosyal medyanın hayatımızın bir parçası olmasıyla birlikte artık bu mecralarda da sıkça yer alıyor. Önceki yıllarda da sürekli gündeme getirilen tartışma şu: Ramazan ayı geldi, oruç tutanlar oruç tutmayanlara şiddet uygulamaya başlayacaklar. Şiddet dediğimiz, öyle sözlü şiddet benzeri bir şey de değil, kast edilen bildiğimiz dayak. Bu tartışmanın sosyal medyada aldığı biçim ise artık başka bir boyuta taşmış durumda, maç anketi yapar gibi söz konusu meseleyle ilgili bir anket düzenlenmiş.

EKLENDİ

:

Ramazan gelince Türkiye’de eskimeyen bir tartışma kendisini sürekli şekilde tazeliyor. Önceleri bu tartışma kısmen televizyonlar ve gazeteler ile sınırlı kalırken, sosyal medyanın hayatımızın bir parçası olmasıyla birlikte artık bu mecralarda da sıkça yer alıyor. Önceki yıllarda da sürekli gündeme getirilen tartışma şu: Ramazan ayı geldi, oruç tutanlar oruç tutmayanlara şiddet uygulamaya başlayacaklar. Şiddet dediğimiz, öyle sözlü şiddet benzeri bir şey de değil, kast edilen bildiğimiz dayak. Bu tartışmanın sosyal medyada aldığı biçim ise artık başka bir boyuta taşmış durumda, maç anketi yapar gibi söz konusu meseleyle ilgili bir anket düzenlenmiş. Soru da şöyle: “Sizce aşağıdakilerden hangisinde oruç yediği için dayak yedi haber daha önce gelir.” Şıklar arasında Erzurum, Konya, Yozgat ve Rize var. Anketi düzenleyenler bir durum tespiti yapmanın ötesinde, zanlarınca ironiyle karışık açık bir yergi; daha doğrusu işi dalgaya vurarak sert bir eleştiri yapma niyetinde. Fakat bu anketin bize anlattığı daha başka şeyler var satır aralarında.

Öncelikli olarak açıkça ve net bir şekilde şiddetin her türlüsünü reddettiğimizi belirtmekle söze başlamak gerekir. Bunun da iki nedeni var. Birincisi kategorik olarak ve ahlaki düzlemde şiddetin onaylanması mümkün değildir. Bizim de durduğumuz nokta burasıdır. İkincisi de Türkiye’de öyle bir tartışma ortamı var ki, düşündüklerinizi ve yazdıklarınızı beğenmeyen insanlar, sizin sözlerinizden sizin kast etmediğiniz anlamları çıkarıp, kendi çıkardıkları anlamlar üzerinden bir linçe girişme konusunda oldukça mahir ve istekliler. Dolayısıyla daha en başta açık bir beyana ihtiyaç zaruri.

Türkiye’nin polarize olduğu, toplumun ortak anlam haritalarını kaybettiği ve ortakduyusunu yitirdiği son yıllarda sıkça gündeme getiriliyor. Ancak ne gariptir ki, bu sonuç hepimizin yani tüm toplum kesimlerinin birlikte ürettiği negatif bir sonuç değil de, tek taraflı olarak belirli bir toplum kesiminin (muhafazakârlar ve mütedeyyinler) üretmiş olduğu bir sonuçmuş gibi lanse ediliyor aynı sıklıkta. Örneğin bu tartışmanın önceki biçimlerinden birisinde, entelektüel kapasitesi sınırlı bir akademisyen tarafından gündeme getirilen “mahalle baskısı” ve sonrasındaki “Malezyalılaşıyor muyuz” tartışmaları hep aynı değirmene su taşımaktaydı. Aynı çevreler Ramazan ayı geldiğinde de yine anketlerle, hem Türkiye genelinde hem de özellikle bazı illerde oruç tutanların, oruç tutmayanlar üzerinde ne tür baskılar uyguladıklarını araştırıp durdular; sonuçlar yayınladılar. Her defasında da oruç tutanların, oruç tutmayanlar üzerinde şiddet ve baskı uyguladığı sonucuna vardılar. Bu sonuç da doğal olarak başka argümanları desteklemekte seferber edildi, teoriler geliştirildi. Aslında burada söz konusu olan bilimsel bir çaba değildi elbette. Biz de biraz niyet okuma yaparsak, esasında mevcut sosyo-politik tartışmalarda bilimsel görünümlü bir malzemenin kullanışlı hale getirilmesiydi amaç. Bu tartışmaların bazıları geride kaldı ama bazıları, söz konusu çevrelerce kullanışlılığını sürdürmeye devam ediyor.

Bütün bu tartışmalar arasında ise bahse konu toplumsal polarizasyonun çift taraflı olduğu, bu kutuplaşmanın ikili bir yönü, iki yönlü sorumluları olduğu, bilerek ya da bilmeyerek gözlerden kaçırıldı. Ve taraflardan birisi, biraz da egemen ideoloji içerisinden konuşmanın getirdiği bir umursamazlık ve umarsızlıkla kendi dahlini hep örtbas etti. Ramazan özelinde değerlendirirsek, olaya yani Ramazan ayında ortaya çıkan şiddete ve baskı pratiklerine ve bunların nedenlerine hiçbir zaman diğerlerinin gözünden bakılmadı. Tekrar ediyorum, söylediklerim ve söyleyeceklerim şiddeti haklı görmek anlamına gelmiyor. Tam tersi, “nasıl yaparız da bu tarz olayların bir daha yaşanmasını engelleyebiliriz” düşüncesini odağa alan bir çaba içeriyor söylediklerim. Şayet ortak anlam haritalarımız parçalanmamış, ortakduyumuz ve iyi niyetimiz kaybolmamış olsaydı, jargonlara ve karalamacı retoriğe teslim olunmasaydı (kindar nesil-kafası gidik nesil gibi), politik ajandalar bizi esir almamış olsaydı zannedersem bu tarz sorunları daha az yaşar ve hissederdik. Yani oruç tutmayan birisi, oruç tutanlar hakkında bir iyi niyet beslese ve aynı geminin yolcuları olduğu fikrinden hareketle örneğin yeme-içme pratiklerini oruçlu olacağını düşündüğü insanların görüş alanı içinde gerçekleştirmese; tersinden oruçlu insanlar da farklı gerekçelerle de olsa insanların oruç tutamayabileceğini/tutmayabileceğini hesaba katarak ama onların kendileri hakkında iyi niyetlerinden de emin olarak davranabilseler herhalde durum oldukça farklı olurdu. Ancak özellikle ilkinin (yeme-içme) altını çizerek söylüyorum, bunu politik bir tutum olarak görmek, mevcut toplumsal kutuplaşmada bir taraf tutma ve cesur bir şekilde tarafını belli etmek şeklinde değerlendirenlerin, isabetli olmayan bir muhakeme ve davranış içerisinde olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Kendimizi nasıl tanımladığımız ve değerlerimiz her ne olursa olsun, öncelikli olarak bize benzemeyenlerle birlikte yaşadığımızın da bilincinde olmamız gerekir. Bu farkındalık ihtiyacı bütün taraflar için geçerlidir. Tam da bu noktada kendi tanım kategorilerinin açıkça aşağılandığını düşünen insanların, buradan hareketle farklı tanım kategorilerine sahip insanların iyi niyetlerini yargılamaları ve buradan bir takım olumsuz sonuçlar türetmesi istenmeyen ama kaçınılmaz bir sonuç gibi durmakta. Bu nedenle herkes öncelikli olarak kendi iyi niyetinden sorumlu olduğunun farkında olmalı. Bütünüyle ortak değerler paylaşmıyor olabiliriz ama iyi niyet için paylaşılan bütün değerlerin ortak olması gerekmiyor. Dolayısıyla “önce hangi şehirden baskı ve şiddet haberi gelecek” diye anketler düzenlemektense, bu tarz olayların meydana gelmemesi için “bizim üzerimize düşen sorumluluklar var mıdır ve varsa nelerdir” diye düşünmek gerekmektedir. Şayet bir insan oruç olmadığı halde, yeme-içme pratiklerini oruçlu insanların olma ihtimali yüksek açık alanlarda yapmıyorsa ve bu yapmama eylemi korkudan değil saygıdan, baskıdan değil iyi niyetten kaynaklanıyorsa; benzer şekilde oruç tutanlar da böyle durumlarla karşı karşıya kaldıklarında, “mahalle baskısı uyguluyor” ithamına maruz kalma korkusundan yumruklarını sıkarak sessiz kalma yerine, insani bir durumdan kaynaklı bir hal olarak (çünkü kendisi de karşısındaki insanın iyi niyetinden emindir bu ilişkide) değerlendirip bir anlam ve davranış haritası içinde bir yere yerleştirebiliyorsa; daha doğrusu böylesi bir vasatı inşa edebiliyorsak hem bugüne hem de geleceğe daha başka şeyleri konuşabiliriz belki

Son tahlilde giderek karşılıklı şekilde artan bir tahammülsüzlüğün, bunun dönüştüğü bir kötülüğün ve hıncın üzerimize bir heyelan ya da çığ gibi çöktüğü; politik olanın toplumsal ve insani olan her şeyi esir almaya başladığı; bu uğurda verilen mücadelelerin toplumun bugünü ve yarınından ne kadar çok şey götürdüğünün farkında olunmadığı ya da umursanmadığı bir toksik iklim sanatçısından siyasetçisine kadar tüm memlekete sirayet etmiş durumda. Ötekine ait olan en küçük bir şeyin bile acımasızca, azarlarcasına, bağırışlarla, öfkeyle küçük düşürülmeye ya da hiçleştirilmeye çalışıldığı zehirli bir havayı solumak durumunda bırakılıyoruz maalesef. Temelinde kendisini en iyi görmenin ve buna bağlı olarak ortaya çıkan bir tepeden bakmanın yattığı bu hınç ve öfke, esasında içinde bir haz da barındırıyor. Buna biraz da (sosyal medya kaynaklı) kitle psikolojisinin etkisi eşlik etmekte. Fakat bu haz marazi bir hazdır. Bir uçurumun kenarında durup, aşağıya bakarken büyük bir korku ile beraber uçurumun derinliğinin insanın içinde oluşturduğu hayranlığa benzer bir duygudur bu. Tam çizgidesinizdir, o marazi hayranlık ve büyüklük duygusu ile uçurumu izlerken; durduğunuz yerin öte yaka ile arada büyük ve derin bir ayrılık tesis ettiğini, bunun da iyi bir şey olduğunu düşünürken küçük bir ayak kayması ile o derin uçurumun dibine doğru yuvarlanmanın işten bile olmayacağını hatırda tutmak gerekir. Çizgideyiz, aşağısı da çok derin, bastığımız zemin de oynak. Hepimiz için bu böyle.

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çok Okunanlar