Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

“Kuytu Evlerden Birinde Senden Habersiz Ölenler Olmasın”

Şehirlerimiz, evlerimiz, muhitlerimiz olmalı oysa. Sarmalayan sığınaklarımız, ‘biz’i yeşerten emin beldelerimiz, dost kucaklarımız… Hanesinde, sokağında, çarşısında biricik olmalı insan; selam verip selam almalı. Her nefis şahsına münhasır, özel bir yerde tutulmalı. Aranmalı, özlenmeli, merak edilmeli. “Bugün pek keyifsizsin, ne hâldesin, baban nasıl oldu?” suallerine muhatap olmalı.

EKLENDİ

:

“… ve kuytu evlerden birinde
senden habersiz ölenler olmasın” (*)

Yaşar Yavuz’a ithafen …

Soğuk bir Ankara ikindisinde bir köşeye çekilmiş çarşıda alışveriş yapan yüzleri maskeli insanları izliyorum. Pek keyifsizler. Birer hayalet gibi belirip kayboluyorlar. Her haneyi kuşatma istidadındaki bu illetin hayatı çarptığı, zaten bir şeye benzemeyen vaziyetini büsbütün harap ettiği bir vakıa artık. Sanki, “Bir de buradan bakın, yaşamak dediğiniz komedyanıza.” der gibi bilineni çürütüp öğütüyor her an. Burası bir film seti olabilir mi diye geçiyor aklımdan, öyle olmasını umuyorum aslında. Bir de bu kadar yere yatık bir hayat, bir gramlık virüsün üflemesiyle devrilip gidiyor.

Paltomun düğmeleri ilikli, kafamda kaygılar, yüzüm maskeli, ruhum uzakları özlüyor. “Güneşe göç var da kalan biz miyiz?” diye mırıldanıyorum.

Yoldan geçen birinin selam vermesi, akraba, arkadaşlara rast gelmem uzak bir ihtimal olduğundan bir dağınıklık hâli kaçınılmaz oluyor. Firari bir asker, haylaz bir talebe, ehliyetsiz bir şoför tedirginliği var içimde. “Hele falancaya bir selam vereyim.” de seçenekler arasında yok. Burada kayboluyor insan, destekten yoksun, boşlukta salınıp duruyor. Okul nerede, birlik ne yanda kaldı?

Berber Hakkı’ya tıraş olmaya gelmiştim. Müşterisi olduğunu görünce dışarıdaki iskemleye iliştim. Hakkı, onu berber diye andığımı, tedbir maksadıyla dışarı koyduğu suni deriden ortası sehpalı ikili koltuğa iskemle dediğimi bilmiyor.

Hakkı’nın mekânından bir “berber havası” kotarmak çabasının beyhude bir iş olduğunu düşünüp acı acı tebessüm ediyorum. Gündemsiz, muhabbetsiz, bir müzik kanalının esir ettiği bu yer başka bir iklim artık. Herkesin başı telefonuna monte edilmiş vaziyette, ayrı dünyalarda geziniyor.

Bu hengamede köşedeki bankamatiğin yanında plastik sebze kasalarıyla meşgul olan teyze dikkatimi çekti. Pazar arabasından eşyalar çıkarıp kasaların üstüne koymaya başladı. Poşette birkaç dut, kayısı kurusu, birkaç şişe pekmez, böğürtlen reçeli ve son olarak el işlemesi kese ve çocuk yelekleriyle tezgahını süsleyip çantasından tığlarını çıkararak örgüsüne daldı.

Rahatlığı dikkatimi çekmiş olmalı, umursamazlığı, tohumu toprağa serptikten sonra Rabbine itimat eden kimselerin hâli vardı hareketlerinde. Gelir seviyesi ortanın üstünde insanların yaşadığı bu muhite karşı bir ilgisi, gelip geçen arabaların modelleri, hallerinden şişkin cüzdan taşıdıkları anlaşılan kimseler hiç mi hiç umurunda değildi. Hâlinden razıydı. Örgü şişlerinden ipliği geçirerek tezgahına koyacağı bir kese ya da çocuk yeleği yapmakla meşguldü.

Birkaç kişi “Bu ne, şu kaça?” gibi sorular sorup gittiler. Orta yaşlarda bir kadın bir şeyler aldı. Ben de dut kurusundan almaya karar verdim ama hem tıraştan sonraya bıraktım hem de bu saatte rızkının peşinden buraya gelen teyzenin hikâyesini merak ediyordum. Artık dinlenip sıcak evinde torununu sevecekken niye buradaydı? Sebze kasalarında sergilediği bu şeylerin hepsi kazanç olsa ne olurdu?

Berber Hakkı’nın koltuğunda sıra bana gelince yalandan bir hâl hatır sorma faslını çıt çıt makas sesleri izledi.

Tıraş sonrası teyzeye selam verip tezgahıyla alakadar oldum. Temiz yüzlü, merhametli bir anaydı. Dut kurusu kaç paraya soruma, “Yirmi beşe guzum.” dedi. Bir tane aldım, parasını verdim. “Her danesi canına şifa olsun guzum.” diye uğurladı beni. İznini isteyip bir kare fotoğrafını çektim.

Hikâyesi peki? Bir şey sorarsam sanki sığınağını bozarım, kendi dünyasında hâlinden memnun vaziyetini incitirim korkusuyla bir şey demek gelmedi içimden. Eğer konuşsaydık vakit nedir, mevsimlerden hangisidir, senin saat de ikindiyi mi gösteriyor, beni paltoma sarmalayan bu soğuğu sen de hissediyor musun diye sorardım.

Kuaför Hakkı yabancı bir kanala sabitlemiş, içeride bekleyenler de başları telefonlarına gömülmüş bir hâlde, sokakta birer hayalet gibi telaşla gezinen insanlar bir yere yetişme telaşıyla adımlarını hızlandırıyorlardı.

Güneş rengini yitirmiş karanlık ağır ağır kanatlarını geriyordu Ankara semalarına.

Muhit kayboldu dedim, onunla beraber koca bir hayat da heder oldu. Daha da acısı, bu hâli konuşacak bir arkadaşa, akrabaya rastlama ihtimalimin zayıflığı.

Şimdi kime haber etmeli, “Teyzede pekmez var, sen böğürtlen seversin, reçelini de yapmış hele gel.” diyesin. “Teyzem üşüyor musun, amcamız hayatta mı, çoluk, çocuk?..”

Sebze kasalarına el emeğiyle biriktirdiklerini koyarak rızkını arayan bu teyze ile şehir ahalisinin farklı zaman dilimlerinde yaşadıkları aşikârdı. Rızkın, kanaatin, eldekiyle yetinip şükretmenin laf olmaktan çıkıp ete kemiğe büründüğü de…

Adını şehir koyduğumuz bu karmaşada, bir bankanın köşesinde el emeğiyle biriktirdiklerini satarak maişetini temine çalışan bu teyzemize bakınca, ‘Anadolu’nun sıkışmışlığını, tükenişini ve kimsesizliğini içim acıyarak gördüm.

Şehirlerimiz, evlerimiz, muhitlerimiz olmalı oysa. Sarmalayan sığınaklarımız, ‘biz’i yeşerten emin beldelerimiz, dost kucaklarımız… Hanesinde, sokağında, çarşısında biricik olmalı insan; selam verip selam almalı. Her nefis şahsına münhasır, özel bir yerde tutulmalı. Aranmalı, özlenmeli, merak edilmeli. “Bugün pek keyifsizsin, ne hâldesin, baban nasıl oldu?” suallerine muhatap olmalı.

Darda, zorda olan, vakit namazı için mahalle mescidine gidip dönünceye kadar yükünden kurtulmalı, eksiği tamam edilmeli, yarasına merhem olunmalı.

İplik iplik örülmeli, ilmek ilmek dokunmalı; merhamet, sadakat, vefa derilmeli gül bahçelerinden.

Şu hissiyat kuşatmalı hepimizi:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

 

(*) Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Büyük Şehirleri Takdim Ederim” şiirinden.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Ramazan Şehri

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

EKLENDİ

:

Yazar:

Ramazan ne öğretmeye gelir her sene bize? Biz orucu tutarken oruç da bizi tutar mı? Hangi kapalı kapıyı açar? Açar mı ruhun tıkanmış damarlarını?

Ramazan şehrinde dolaşan çocuk hayaletleri vardır. Dumandan, isten, anasızlıktan arta kalmış yüzler… Dolmuşların arasında koşar gibi görünüp kaybolan kırgın çocuk yüzleri…

Ramazan kolilerinin köşesinden tutarken görebiliriz onları. Kirli elleriyle ekmeğin kenarını dişlerken bir an yansıyıp kaybolan ve arkasında yıkık görüntüler sürükleyen, açlıktan uyuyamayan çocuklar… Orucun bazı tenha günlerinde iftar vakti boşalan sokaklarda kayda geçer onu asfalt birkaç saniye. Ramazan davulcusunun ardından yürür bakarsanız, karanlıkta kaldırım kenarlarına düşmüş ezik dutları toplaya toplaya…

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar