1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Öykü

Mavzerli Muhtar

Mavzerli Muhtar
0

Askerden yeni geldim. Uzun boylu, mavi gözlü, yakışıklı bıçkın bir delikanlıyım. Akrabalardan birinin kızıyla evleneceksin dediler. İtiraz etmedim evlendim. Davullu zurnalı güzel bir düğün yapıldı. İkinci dünya savaşı sonrası tüm ülke nasıl durumdaysa bizim köyün durumu da aynıydı. Savaşlardan yorgun düşmüş bir halkın yaşadığı acıları bir daha yaşamamak için tüm zorlukları göğüsleyen bir köydük. Ekmeğin karne ile verildiği, buğday ekmeğinin yerini süpürge tohumlu ekmeklerin aldığı, çay ve şekerin resmi daireler ve birkaç zengin ev dışında kimsenin evine uğramadığı, büyük şehirlerde karartma gecelerinin uygulandığı, vatandaşın beslenmesinden ziyade ordunun beslenmesinin öncelendiği yıllardan bahsediyorum. Yeter ki savaşa girilmesin diye her türlü önlemin alındığı, o zamanki devlet büyüklerinin ifadesiyle babasız kalmamak için ekmeksiz kalmanın tercih edilmek zorunda kalındığı dönemler.

Vesselam, çetin yıllar. Böyle bir köyde muhtar olmak da kolay değildi. Henüz yirmi dört yaşındayım. Sen bu işi iyi yaparsın dediler. Bir elime muhtarlık mührünü diğer elime de devletin mavzerini verdiler. Bir anda köyün muhtarı oluvermiştim. Artık ailem dışında tüm köyden sorumlu biri haline gelmiştim. Köyde bir sorun olmaması için çok uğraşıyordum. Köy yeri demek dert yeri demek. Yokluk ve cahillik birleşince her türlü sorun istemeseniz de karşınıza çıkar. Sınır kavgaları mı dersiniz, bahçe sularken başkasının sırasını gasp eden mi dersiniz, zenginin fakire ve güçlünün zayıfa hükmetmesi mi dersiniz. Ne derseniz hepsinin olduğu bir köy.  Başkasının davarını, sığırını çalmaya çalışan, kız kaçıran, borcunu ödemeyen, gizli gizli kumar oynayanları daha saymadım. Kısacası asayişin berkemal olmadığı ama herkesin birilerinden kemal beklediği bir köy.  Bunlarla baş etmenin kolay olmadığı ve bu sorunlarla hemhal olan tek köyün bizim köy olmadığı garip ülkemin yokluk yılları.

Muhtar olduysan bunları da çözmen gerekiyordu. Bunları bile bile muhtar oldum. Ya bunlarla baş edecektim ya da her türlü kanunsuzluğun devam etmesi için kanunsuzlarla birlikte hareket edecektim. İkincisi en kolay olanıydı. Ama bana tersti. Her türlü sorunla ne pahasına olursa olsun ilgilenecektim. Öyle de oldu. Hepsinin de üstesinden tek tek gelmeye başladım. Bu başarı kimi zaman güzellikle, kimi zaman da güç ile kazanılıyordu. Muhtar olmanın bir otoritesi olmalıydı elbet. Ben bu otoriteyi sağlamak için gece gündüz durmadan çalışıyordum. Atıma binip elimde mavzer köy sokaklarını, tarlaları, bağları, bahçeleri sabah akşam dolaşır, bir aksaklık mı gördüm hemen müdahale ederdim. İlk başlarda benim yaşımı bahane edip sözümü dinlemeyenler daha sonra pek söz dinler hale gelmişti. Geldiler ama bu da tabi emek ve güç gerektiren bir süreçti.  Kimsenin karısına, kızına yan gözle baktırmadım, haksızlık edenlere haklarının ne olduğunu gösterdim. Kıyıda köşede kumar oynayanlar bir anda ortadan kayboluvermiş, uygunsuz iş çevirmeye çalışanların hevesleri kursaklarında kalıvermişti.

Benim sol elim oldukça kuvvetli olduğu için bunun tadını bilenler, değil elimin yakınına gelmeyi gölgemden bile korkar hale geldiler. Hangi hareketin bu el ile kucaklaşacağını çok iyi bildikleri için asayiş düzene girmeye başlamıştı. Herkesin korktuğu ama adaletinden de emin olduğu bir muhtar haline gelmiştim bir anda. Fakir olanlar gözetiliyor, gariban ve kimsesiz olanlara destek olunuyor, kendini köyün ağası görüp de köylüye zulmedenlerin zalimlikleri birer birer son buluyordu.

Her şey tam rayına oturdu derken yan köy ile sınır kavgası patlak verdi. İkinci dünya savaşı bitmiş ama yeni bir savaş başlamış gibiydi. İki köyün arasındaki orman ve meranın kime ait olduğu konusunda ihtilaf çıkmıştı. Bir gün bizim köyün hayvanları o merada otlarken başka zaman da diğer köyün hayvanları otluyordu. Her seferinde de iki taraf rahat durmuyor karşı tarafın hayvanlarına ve çobanlarına zarar veriyordu. Hele o paylaşılamayan orman iki taraf için sıradan bir mesele değildi.  O dönemlerde orman bir köy için hayati öneme sahipti. Bu ormana ne pahasına olursa olsun sahip çıkılmalıydı. Ev yapacaksanız ormandan kereste getirmelisiniz. Kışın çorbanızı pişireceğiniz ocağın, ısınacağınız sobanın tek sermayesi odun. Onun da kaynağı orman. Bu orman sizin, şu mera bizim, derken iki köy arasındaki sürtüşme hızla ilerledi. Buralarda nöbetler tutulmaya başlanmış, herkes kendi sınırını koruma derdine düşmüştü. Sınır ama hangi sınır? Kime göre neresi sınır? İşte böyle durumlarda artık nöbet sırasında önce küçük kavgalar daha sonraları ciddi sürtüşmeler olması kaçınılmaz hale geldi. İş öyle bir hal aldı ki iki taraf da silahla nöbet tutmaya başlamıştı. Ben de her gece atıma biner elimde mavzer buralarda dolaşır, nöbet tutan köylülere destek olurdum.

Bir gün çıkan bir silahlı çatışmada karşı köyden birisi öldü. Bu olay hiç iyi olmamıştı.  Yıllar geçse, nesiller değişse de iki köy arasında görünmez bir husumetin temeli atılmıştı. İki köy birbirinden hala kız alıp vermiyorsa, birbirlerine çok yakın olmasına rağmen köyün belediyeye bağlanması konusunda herkes muhalifse sebebi budur.  Neyse, o olaydan sonra vilayetten jandarmalar geldi. Nöbet tutanlar değişmiş yerini devletin jandarması almıştı. İki köy de buraya yaklaşamıyordu artık. Daha sonra komşu köy bizim köyden biraz daha büyük olduğu için devlet orayı nahiye yaptı. Buraya kaymakam atadı ve asayişi sağlasın diye jandarma karakolu kurdu. Böylece iki köy arasındaki sınır, mera ve orman uyuşmazlığı diye bir şey de kalmadı. Devlet uyuşmazlık konusu olan mera ve ormana el koymuş böylece kimse hak iddia edemez hale gelmişti. Kavga konusu olan her iki tarafa da yar olmamıştı. Yorgan gitmiş kavga da bitmişti.

Sınır sorununu ben değil devlet gelip bir anda bıçak gibi kesip attı.  Devlete kim karşı gelebilirdi ki? Adaletin kestiği parmak acımazdı. Tekrar köyümün sorunları ile baş başa kaldım. Köy sorunları ile ilgili valilikte yapılan toplantılara mümkün olduğunca katılırdım. Toplantı olduğu gün erkenden kalkar atıma biner doğru vilayetin yolunu tutardım. Öğlen olmadan vilayet konağının önünde olurdum. Toplantıya katılan muhtarlar sorunlarını valiye tek tek anlatır, vali de yanındaki güzel giyimli memurlara not alması için talimatlar verirdi. Söz sırası bana gelince devlet olarak köyüme neler yapılması gerektiği hakkında düşüncelerimi söylerdim. Benim fikirlerim valinin ve tüm heyetin dikkatini çeker, söylediklerimi şaşkınlıkla dinler ama bir taraftan da kafalarını hafifçe sallayarak onay verirlerdi.

Otuz yaşıma gelmiştim. Nerdeyse iki dönemdir muhtarlık yapıyordum. Yine valilikteki bu toplantılardan birinde söz alıp köy ve köylülerin genel sorunları ve devletin neler yapması gerektiği ile ilgili fikirlerimi söyledim. Vali bey bu sefer “seninle toplantıdan sonra bir konuşalım” dedi. Acaba yanlış bir şey mi söylemiştim. Söylediklerim ne şahsımla ilgili bir beklenti ne de devletin aleyhine olacak konulardı. Vali beyin makamına gidince köylünün daha rahat yaşaması için söylediklerimin arkasında durmam gerektiğini düşünüp duruyordum. Vali ne derse desin fikirlerimi değiştirmeye niyetim yoktu. Bu milletin köylüsünün de güzel yollara, okullara, öğretmenlere, doktora, hemşireye, ziraat mühendisine ihtiyacı vardı. Bunları devletin bir şekilde karşılaması gerekiyordu. Ben bunları dile getirdiğim için acaba yanlış mı anlaşılmıştım diye düşünmüştüm. Yoksa vali bey beni bir anarşist olarak mı görüyordu?

Toplantı sonrası bu düşüncelerle valinin odasının bulunduğu kata çıktım. Her taraf ter temiz, herkes temiz giyinmiş ve sessizce çalışıyordu. Valinin odasının önünde bir oda daha vardı. Bu odada çalışan Vali Kalemi benim geldiğimi görünce buyur etti. Bana bir çay söyledi. Köyümde kimsenin içemediği çayı burada içme şerefine nail olmuştum. Vali Kalemi içeri girip vali beye benim geldiğimi haber verdi. “Vali Bey sizi bekliyor” dedikten sonra büyükçe bir odaya girdim. Koyu renkli büyük bir çalışma masası, üzerinde siyah bir telefon ve birkaç dosyanın bulunduğu yüksek tavanlı odada devleti temsilen oturan Vali Bey deri kaplı bir koltuktan gözlüklerinin üstünden bana şöyle bir baktı. Daha sonra elindeki dosyayı kapatıp gözlüğünü de üzerine bırakarak,

  • Hoş geldin muhtarım.
  • Hoş bulduk sayın valim.
  • Şöyle bir kalk da boyuna posuna alıcı gözüyle bir daha bakayım dedi.

Vali beyin bu anlamsız konuşmasına şaşırmıştım. Ne demek istiyordu? Biraz da kızmıyor değildim. Köydeki olaylardan dolayı gülmeyi unutmuş, asık suratlı bir adam haline gelmiştim. Beni herkes sert bir muhtar olarak biliyordu. Burada da yumuşak olacak halim yoktu. Bir taraftan da la havle çekiyordum.

  • Bana bak muhtarım. Buraya vali olarak geldiğim günden beri seni dikkatli bir şekilde takip ediyorum. Yaptıklarını da biliyorum. Toplantılarda söz alıp görüşlerini cesurca ve açık yüreklilikle ifade ediyorsun. Sen buralarda harcanıyorsun. Senin buralarda olmaman lazım.

Bunun üzerine tekrar tedirgin olmaya başladım. Neyi ima ediyordu acaba?

  • Anlamadım sayın valim.
  • Bak evladım. Seni İstanbul’a gönderelim. Orada kursa katıl. Daha sonra da devlete iyi bir polis ol. Senin gibilere bu devletin ihtiyacı var.

Ne diyeceğimi bilemez halde donakalmıştım. Sonra vali beyin “evladım sana diyorum” demesiyle kendime geldim.

  • Bu benim için büyük bir şeref sayın valim.

İstanbul günlerim bitti. Ankara’ya tayinim çıktı. Artık çakı gibi bir polis olmuştum. Ankara’da bana bir üniforma verdiler. O üniformaya otuz yıllık görevim süresince bir kez giydim. O da aldığım gün. Bana verilen görevler genelde sivil olmamı gerektiriyordu. Aldığım tüm görevleri başarıyla yerine getirmemden dolayı beni başka yere de tayin etmediler. Zaman zaman büyük devlet adamlarının korumalığını yaptım. Ülkenin sağ sol diye ikiye bölündüğü dönemlerde aranan kanun kaçaklarının peşinden koştum. Olaysız bir günümün geçtiğini hatırlamıyorum. Nerede bir asayişsizlik var ben orada bitiyordum.

Bu arada köyden şehre gelenlere iş buluyor, kalacak yer ayarlıyor, zorda kalanlara destek olmaya çalışıyordum. Çalıştığım bölgede beni herkes iyi tanırdı. Her türlü kanunsuz iş yapanlar ismimi duyduğu anda telaşa kapılırdı. Çocukların yolunu kesip haraç isteyenler mi dersiniz, kurbanlıklarını kaptırıp parasını alamayanlar mı dersiniz, köyden gelenlerin parasını kumar veya başka yollarla gasp edenler mi? Hepsiyle de tek tek uğraşıyordum. Bunlar benim için büyütülecek konular değil ama şehrin ve devletin düzeni için birilerinin çözmesi gereken sorunlardı. Yıllar hızla geçti. Köyde muhtar olarak başladığım devlet görevine artık dur demenin vakti gelmişti. Almış olduğum tüm vazifeleri hakkıyla yerine getirmenin gururuyla otuz yıl sonra emekli oldum.

Muhtarlık ve polislik yaptığım günleri torunlarıma büyük bir gururla, bazen göz yaşlarıyla anlatarak devlet görevinin ne kadar kutsal olduğu üzerinde sık sık duruyorum. Eskiden hiç gülmez, otoriter biriyken, artık en ufak bir şeyde çabuk duygulanır pamuk bir dede haline geldim. Beni hiç ağlarken görmeyen çocuklarım torunlarla yaptığım sohbetlerde ağladığımı görünce şaşırıyorlar. Haksız da değiller. O zamanlar, o koşullar öyle olmayı gerektiriyordu.  Hiçbir zaman devlette görev yapan birinin duruşundan, asaletinden, devlete olan sorumluluğundan ödün vermemesi gerektiğini her zaman, her yerde vurgularım. Bir gün torunumla evimin balkonunda otururken bir hırsızın polis ile kavga etmesine şahit oldum. Polisin bir şey yapamaması o kadar ağrıma gitmişti ki o yaşıma rağmen koşup o hırsıza haddini bildiresim gelmişti. Polislik hatıralarımı her anlattığımda torunum bana “dede büyüyünce ben de senin gibi olmak istiyorum” diyor. “İnşallah evladım” diyorum, diğer taraftan da içimden hey gidi günler hey diyorum. Zaman değişiyor, şehirler değişiyor, suçlular değişiyor. Ya makamlar? Nerede o eski valiler, muhtarlar, polisler…

Ankara, Temmuz, 2026

1969 yılında Ankara’da dünyaya geldi. İlköğretimini Çankırı’da, orta ve lise öğrenimini yatılı olarak Aydın’da tamamladı. Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünde tamamladıktan sonra öğretmenlik yaptı. 1994 yılından itibaren sırasıyla Kırıkkale Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde hocalık yaptı. Hâlen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yabancı dil öğretimi, dil ve kültür çalışmaları alanında ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış birçok makale, kitap bölümü ve kitap editörlükleri bulunmaktadır. Ulusal-yerel gazete ve dergilerde yazıları yayımlanmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir