Mehmet Hocam, ‘Baba’ kitabının müellifisiniz. Bu kitabı yazmanızdaki maksat ne idi? Babanız olan ilişkilerinizi, onunla olan diyaloğunuzu, aile ortamındaki hususları yine soracağız ama öncelikle niye böyle bir ihtiyaç duyduğunuzu merak ediyoruz. Şu da var, genelde insanlar annelerini öncelerler, ağırlıklı olarak annelerini yazarlar. Babaların esasen bu anlamda biraz mahrum kaldığını da söyleyebiliriz. Ne oldu da böyle bir çalışma gerçekleşmiş oldu, anlatabilir misiniz?
Öncelikle şunu söylemem gerekiyor. Birden oturup yazdığım bir kitap değil. Yaklaşık yirmi yılımı almıştır. Babamın hatıralarının çoğu daha dün gibi aklımdadır. Bazıları da yazdıkça aklıma gelmiştir.
Babamla olan diyaloğum hep çok olumlu geçmiştir. Mesela doktora yaptığım dönemde beni gördüğünde ilk sorusu “Doktora ne alemde?” olurdu. Ben doktora sürecindeyken kendi kendine demiş ki: “Mehmet doktorasını bitirsin ona Yağcıbedir Halısı alacağım.” O halı ki bizim Ege’nin en meşhur yörük halılarındandır. Doktora bitince rahmetli abim geldi yanıma “Babam senin halıyı aldı.” dedi gülümseyerek.
“Babam” kitabının hikayesi nasıl doğdu derseniz, Kırıkkale Üniversitesi’nde hocayım o zamanlar. Bir gece yarısı acı acı telefonum çaldı. Baban rahmetli oldu dediler. Hasta olduğunu filan hiç bilmiyoruz, nasıl olduğunu da sormadım. Gece saati 1’de İzmir arabasına bindim. Uşak’a kadar onunla gittim. Mart ayı ve dışarıda nasıl bir kar yağıyor anlatamam. Uşak’tan bir özel dolmuşa bindim bir yere kadar gittim. Oradan bir özel araba durdu, beni aldı, onunla Simav’a gittim. Simav’dan bir arkadaşın arabasıyla yol çatı var bizim köye çıkan, oraya kadar gittim. Köyden bir dolmuşla geldiler, o kar, tipi, fırtınanın arasında beni alıp götürdüler. Kırıkkale’den köye kadar hep kafamda babam yaşıyor, gözümün önünden gitmiyor, onunla ilgili şeyleri hatırlıyorum, kendi kendime mırıldanıyorum, belki işte düşünüyorum, özür dileniyorum filan.
Bu süreçten sonra oturdum bir gün ve o karlı gecenin yolculuğunu yazmaya başladım. Arkası doğal olarak kendiliğinden geldi. Bu sadece babamı düşündüğüm basit bir yolculuk değildi ki. Hayatı birlikte yaşamışız. Onun anlattıkları benim hayal ettiklerim o kadar çok şey vardı ki yazılması gereken.
Benim babam 1920 doğumlu. Cumhuriyet döneminin çocuğu. O ortamı bilirsiniz. Özellikle 1928’den sonrasını. Kur’an öğrenmek ne mümkün. Medreseler kapatılmış. Rahmetli dedem müderris, köyün tek okuyanı. Bundan dolayı da köyün muhtarlığını yapıyor. O ilgilenmek istiyor babamla. Birgün dedemin elinde beş tane tığ, çorap örüyor dedem. Aynı zamanda da babama Kur’an öğretmeye çalışıyor. Celalli bir adam tabi. Olmuyor maalesef o günün dersi ne ise babam yapamıyor onu. Dedem de o sinirle elindeki şişlerden biriyle hamle yapıyor babama doğru. Babamın yüzü çiziliyor ve kaçıyor oradan. Kaçış o kaçış bir daha Kur’an öğrenmeye tenezzül etmiyor. Dedem çoban yapalım o zaman seni diyor ve böylece keçi çobanlığına başlıyor babam. Ta ki askere kadar.
Edirne’de askerlik yaparken İkinci Cihan Harbi çıkıyor. Babamın taburunu Ankara’ya gönderiyorlar. Babam Milli Müdafaa Bakanlığı’nda bir subayın emir erliğini yapmaya başlıyor. Bir gün koğuştayken askerlerden birinin elinde elif cüzü görüyor. Nereden aldığını soruyor askere, heyecanlanıyor tabi. Şu da var, büyük bir pişmanlık taşıyor içerisinde, dedemin Kur’an öğretme gayretlerini boşa çıkarmış olmanın verdiği. Bir an önce öğrenmek istiyor. Askeri sıkıştırıyor. Asker de Ankara’nın meşhur Samanpazarı semti vardır, oradan aldığını söylüyor. İlk çarşı izninde soluğu Samanpazarı’nda alıyor babam. Hemen bir elif cüzü alıyor. Varıyor koğuşuna kendi çabasıyla öğrenmeye çalışıyor. Olmuyor doğal olarak. O az önceki asker geliyor yanına ben öğreteyim sana diyor ve süreç böylece başlıyor. Bu arada iki tablo var onu anlatmam gerek. Askerlik döneminde babamın köye iki farklı ve bir o kadar da manidar gelişi vardır. Birincisinde gözünde güneş gözlüğü üzerinde cakalı kıyafetlerle gelip köydeki evlere bakıp -ki o evleri şöyle düşünün önlerinde hayvan tezeklerinin olduğu derme çatma iki katlı taş evler- diyor ki “bunlar nasıl ev, yıkılmışlar sanki.” Beğenmiyor yani. İkinci gelişi ise Kur’an öğrendikten sonraki zamana tekabül ediyor. Elinde kitap yüklü koca bir bavul. Yasakların kalktığı dönem. Doldurmuş yükünü, bavulun içinde Muhammediye’den Taberi’ye kadar bir sürü İslam harfleriyle yazılmış kitaplar. 1942 – 1943 yılları o dönemde askerden dönüyor babam. Artık Kur’an biliyor. Medreseler kapalı ama medrese kalıntıları diyebileceğimiz yerlerde çocuk okutmaya onlara Kur’an öğretmeye başlıyor.

Ben öteden beri kitapları seven birisiydim. İmam Hatip’te ya da üniversitede okuduğum dönemlerde tatil zamanları eve geldiğimde kitaplarla geliyorum. Babam hemen valizimi açar kitapları alır, okuyacaklarını ayırır ve hemen de okumaya başlardı.
Babamın çerçi gibi çalışan bir bakkal dükkânı vardı köyde. Haftanın dört günü çevredeki diğer köylere gider. Bir merkebi bir de katırı vardı. Onların üstüne yerleştirdiği sandıklara satmak istediği malzemeleri yerleştirir, çaydır, şekerdir vesaire. Ayrıca iki valize de basma, pazen kumaş türü şeyleri yerleştirir özellikle kadınların satın alacağı şeylerdir bunlar, böylece hatırladığım kadarıyla dört köyü gezerdi. Köylerde imam olmadığından buralarda ezan okur, namaz kıldırır, bazen de orada kalması gerekirdi. O dışarıdayken köyümüzdeki bakkalı da anneciğim idare ederdi. Gittiği köylerden de ceviz, kabak, yumurta vesaire alır onları da bizim bakkalda satardı. Tabi sürekli ve meşakkatli bir süreç. Şehre gidilip yeni malzemeler alınacak, onlar bir şekilde köye, köyden de diğer köylere transfer edilecek ve bunlar iki üç hayvancağızın sırtında, yağmur, kar, soğuk, sıcak demeden yapılacak.
Babanız anlattığınız üzere okumaya isteksiz olmuş ama sizin okumaya dair iştiyakınız nasıl şekillendi. Babanız özellikle istiyor muydu, siz mi zorladınız, o süreç nasıl oldu anlatabilir misiniz?

Evet şimdi babam kendisi okumuş okulu olan bir köyde, büyük oğlu 7-8 yaşlarına gelince onu da götürmüş oraya, 6 ay kışın orada okuyorlar. Bir iki sene sonra öbür ağabeyim de o yaşa gelmiş onu da götürmüş oraya, onlar okuyorlar. 1961’de köyde ilkokul açıldı, ben 8 yaşındayım. Bende Kur’an öğrenmek gibi bir heves olmadı. 8 yaşındayken ilkokula gitmeye başladım. İlkokula gidişim çok anlamlı bir olaydır. Anneciğim dış kapının önüne çıkmış ağlıyor. Babam benim elimden tutmuş tahtadan bir bavula işte defter, kitap, alfabe, kalem, silgi onları koymuş okula götürüyor. Arkadan annem ağlıyor diyor ki “İki oğluma Kur’an öğrettik, onlar çok şükür Kur’an öğrendiler ama bu oğlun gavur olmaya gidiyor.” diyor ve ağlıyor.
İlkokula köyde gittim ve burada bitirdim. Babamın hedefinde imam hatip okulu var. Şunu da anlatmadan geçmeyeyim: Babam perşembe akşamı köye gelir, akşama kadar satış yapmıştır, eşyalarını indirmiştir, yemek yemiştir, namazını kılmıştır. Gaz lambası var evde onu yakar ya tefsir kitabını ya ilmihal kitabını ya da işte Tarikati Muhammediye gibi kitaplardan açar onlardan bir miktar okur. Okurken de açıklar, bizim de dinlememizi ister. Dedemden öğrenmiş bu yöntemi, hatta dedem dinlenilmediğini hissettiğinde kızarmış, küt diye kapatırmış kitabı.
İlkokuldan sonra ortaokul süreci başladı. Köyden 34 kişi ortaokula devam ediyoruz ama aralarından sadece ben imam hatibe gidiyorum. Babamın maddi ve manevi desteğiyle özgüveni yüksek bir öğrencilik hayatım oldu. Bundan dolayıdır çevremdeki gençleri etkileyip onların da İmam Hatip Okullarına yönelmesinde etki tesirim olmuştur. O yıl belki tek öğrenciydim imam hatibe giden ama sonraki yıl 40-42 öğrenciye çıkmıştır. Daha sonraki yıllarda ise uzun bir süre başka okula giden olmamıştır köyde. Hepsi imam hatip okullarını tercih etmiştir. Köyümüzde şükür olsun bir imam hatip nesli oluşmuştur. Sadece bizim köy de değil çevre köyleri de etkiledik. Oradaki arkadaşlarımıza mektuplar yazdık, ziyarete gittik. Böylece bir şekilde imam hatibe yönlendirirdik onları.
Kıymetli hocam çocukluktan sonra imam hatipte okudunuz, öğretmen oldunuz, öğretim üyesi oldunuz. Bu süreçlerin tamamında onun şefkat ve merhameti için neler söylemek istersiniz? O dönemlerde öğrenci okutmak oldukça külfetli olsa gerek. Maddi açıdan zorlandınız mı? Ya da babanız bunu size hissettirdi mi?
Yok çok şükür bir sıkıntı çekmedik çünkü maddi durumu iyiydi babamın bana sürekli destek olmuştur. Ama bol para vererek şımartmadı da bizi. Ölçülü ve dengeli bir adamdı babam. Güvenirdi bana ve bunu hissettirirdi. Çoğu zaman iki arkadaş gibi konuşurduk. Bazen oğlu olduğumu unutur, hocam diye hitap ederdi.
Peki edebiyat tahsiliniz nasıl oldu? Neden böyle bir yönelişin içerisine girdiniz?

O dönem Erzurum’da İslami İlimler Fakültesi kurulmuştu. İmam hatip mezunlarının önünü açan bir uygulama oldu bu. Babam bu okula gitmemi istiyor. Özel bir sınav açıldı okula girebilmemiz için. Ben de yüksek bir puan alarak kazandım sınavı. Orada bir hemşerimiz vardı Tarih bölümünde akademisyen olarak görev yapıyordu. Onun yanına gittik. Bu arada benim hitabetim güçlüdür. Daha ortaokul yıllarındayken vaaz ederek bu yeteneğimi etrafımdakilere göstermişimdir. Şiirler yazardım onları da bir şekilde çeşitli ortamlarda okurdum. Bu da arkadaşlarımın ilgisini çekmişti ister istemez. Hemşerimiz olan bu akademisyenin yanında bunlar gündem oldu. Bana ne yaptığımı sorunca İslami ilimlere kayıt yaptırdığımı söyledim. O da yerinde olsam edebiyat bölümüne kayıt yaptırırdım dedi. Niye diye sorduğumda geçmişten gelen bilgilerle de senin bu yönde daha başarılı olacağını düşünüyorum bunun daha isabetli olacağı kanaatindeyim dedi. Benim de kafama yattı. Gittim bir daha kayıt parası yatırdım ve edebiyat fakültesine kaydımı yaptırdım.
Tabi bu durumu babama açıklamam gerek. Döndüm köye. Ne yaptın dedi. Edebiyat fakültesine kaydımı yaptırdım dedim. Niye diye sordu. İslami ilimler fakültesinin yeni açılmış olmasından dolayı bazı problemlerin olabileceğinden bahsettim ve o hemşerimiz olan akademisyenin fikirlerini söyledim. Hayırlı olsun dedi. Daha da üstelemedi. Bana güveni tamdı çünkü. Ben böylece Edebiyat Fakültesine başladım. Vaaz etmeyi de bırakmadım tabi ki.
Babanız sanırım genelde köyde kalırdı değil mi Hocam? Köydeki yaşantısıyla ilgili neler aktarmak istersiniz?
Biraz kitabi biraz da hoş sohbet birisi olduğu için geleni gideni çok olurdu. Özellikle köyde yaşlıca bir hacı amca ara sıra babama gelirmiş. Babam genç o zaman. Beni artık akranın say dermiş, muhabbetini çok sevdiğinden. Yaşlandığı dönemlerde ise özellikle öğle namazından çıktığında eğer gençlerden birileri varsa onları eve davet eder, elde olanları ikram eder, onlarla muhabbet ederdi.
Zamanın birinde köyde problemli bir adam var idi. Daha doğrusu milletin başında, millete zulmeden bir adam. Çobanlığını yaptığı evi soymuş. Ev sahibinin altınlarını sakladığı yeri hasbelkader bulmuş ve o altınları çalmış, yemek yediği yere ihanet eden bir adamdan bahsediyorum. Çaldığı altın için de yedi sülalesine yetecek kadar altın olduğunu söylerler. Ne kadar doğru bilmem. Çobanlıktan efelik yapar hale gelmiş. Millete zulmediyor, karakolluk oluyor. Sonra karakoldaki jandarmayı altına boğup oradan kurtuluyor, milleti ezmeye devam ediyor. Böyle bir adam işte. Köyün seçilecek muhtarını da bu belirliyor. Muhtar adamın suyuna gidiyor. Kendilerince düzenlerini devam ettiriyorlar. Köylerde arklar olur bilirsiniz. Sırası gelen arkın başına geçer tarlasını sular işi bitince de arkın kendi tarlasına giden yolunu kapatır böylece diğer tarlalar da sudan nasiplenir. Ama bu adam canı istediğinde arkı kendi tarlasına açar, hak hukuk gözetmez, köylü de adama bulaşmamak için bir şey diyemez.
Yine bir seçim zamanı köylülerden aklı başında birkaç kişi geceleyin babama gelmiş ve demişler ki “Bu konuyu ancak sen çözebilirsin bize yardım et, muhtar ol.” Babam olmaz işlerim var demiş ama razı etmişler. Köylü diğer muhtar adaylarını da ayarlayıp onları yarıştan çektirmiş. Hatta oy kağıtlarını ayarlayamayanlar için bizim oralarda murt ağacı vardır onun yapraklarına babamın adını yazıp seçim sandığına öylece oy attırmışlar.
Bir yıl muhtarlık yaptı babam, koltuğunun altındaki ceza defteriyle. Sulama arkını yanlış kullanana ceza keserdi. Hatta milleti canından bezdiren o adama da epeyce yüklü bir ceza kesmişti de adam soluğu bizim kapımızda almıştı. Epeyce ağız dalaşından sonra köylü taşlayarak adamı köyden kovmuştu da bu beladan böylece kurtulmuşlardı. Hacca gidene kadardı babamın muhtarlığı. O da dedim ya sadece bir yıl sürdü.
Sayın hocam memuriyete başlayınca gidiş gelişleriniz yani irtibatınız -baba evlat ilişkileri anlamında- nasıl devam etti, nasıl seyretti, ne aralıklarla görüşürdünüz, sizin bulunduğunuz yere gelir miydi, yoksa köyden pek ayrılmaz mıydı?
Babam köyden pek ayrılmazdı. Çünkü köyde kendine göre işleri vardı. Annem rahmetli olunca evlendi hemen. Bir zaman sonra evlendiği kadın da rahmetli oldu. Derdi ki “Bir Müslüman’ın nikah altında rahmetli olması gerekir.” Çağırdık o dönemde Aksaray’a. Kardeşim çağırdı amcamın kızı çağırdı, eşi imamdı, severdi babamı. Birer hafta kalsa yaklaşık bir ay eder. Ama gelmedi ve kalmadı. Evlenmeden gelmem derdi. Köyde bir büyüğümüz vardı, rahmetli olmuştu. Onun dükkanını idare ediyordu bizlere de bunu bahane ediyordu.
Babamın rahmetli oluşu da çok enteresandır. Cumartesi günleri şehre iniyor, abimin dükkanını yönetiyor. Yaşı yetmiş küsurlarda. 60 kilometre dolmuşla gidiyor, oradan eşyalarını alıyor, eşyaları dolmuşun tepesine yüklüyor ve tekrar dolmuşla 60 kilometre yol yapıp köye dönüyor. Her cumartesi tekrar eden bir durum bu. O gün de gitmiş, eşyalarını almış, yüklemiş, getirmiş dükkâna. Yerleştirmiş her birini tek tek. O zamanlarda pek gitmezmiş yatsı namazına, yorgunluğundan dolayı. Ama o gün analığıma camiye gideceğim demiş. Bisküvi, çay, şeker almış yanına. Köy odası faal o dönemler. Namazdan sonra muhabbete dalmışlar. Saat on gibi de müsaade istemiş, eve gitmiş. Yatmış eve gelir gelmez. Amcamın hanımı çok ağır hasta o dönem. Torunlarından birine ses etmişler. Babamı kast ederek amcana haber ver de gelsin yengesine dua etsin, Kur’an okusun diye. Gece saat 11’de zili çalmışlar. Analık var yanında. Zili duymuşlar ama boş ver demiş babam. Dükkân çalışıyor ya, “Sigarası bitmiştir birilerinin. Sigara için dükkânı açtıracaklar. İçmeyiversinler.” demiş ve açmamışlar kapıyı. Gece saat 12’de torunu yine göndermişler. Yengenin durumu ağır tabi. İlle de babam gelsin dua etsin istiyorlar. Analığım zile kalkmış, kalkmış ama yanındaki adamın yani babamın soluk alışverişi normal değil. Koşmuş sokağa karşıda ablam var başkaları var “yetişin” diye haber etmiş ama işte babam ruhunu teslim etmiş zaten. Uykusunda vefat etmiş. Yıl 1996.
Allah rahmet eylesin. Edebiyatımızda baba ile ilgili bir çalışma, babalar ve oğullarıyla ilgili, çocuklarıyla ilgili, kızlar da dâhil buna, bunu işleyen eser çok var mı Hocam?
Doğrudan babayı işleyen pek eser görmedim ama tabii hayatın içerisinde kendi babasına da yer verilen eserler zaman zaman olmuştur. Ama tek başına babayı anlatan bir roman pek görmedim. Babalar ve Oğullar vardır Turgenyev’in ama orada baba oğul çekişmesi mi diyelim çatışması mı diyelim öyle bir durum anlatılır. Ben kitabı bitirdiğimde yayınevi sahiplerinden birisi “Burada çatışma yok, onun için ben bu kitabı basmam.” dedi.
Kitabı basan arkadaşın yaklaşımı çok ilginç ondan bahsedeyim size. Kitabın başında bir hikâye vardır. Bir arkadaşım anlatmıştı ben de onu kitaba aldım. Hikâye şöyle: Bir adam hastalık halinde yatıyor. Bir dostu geliyor, “Kalk biraz dolaşalım seninle.” diyor. Dışarıya çıkıyorlar, biraz gezip tozuyorlar, güzel yerlere gidiyorlar, ağaçların, çiçeklerin, kuşların filan olduğu. Epey dolaştıktan sonra adam diyor ki “Yahu ben hastaydım, geri dönmem lazım, beni beklerler.” diyor. Dostu da ona dönüp: “Sen geri dönemezsin. Çünkü sen artık öldün!” Babam da uykusunda ölmüş ya şöyle bir soru sordum; babamı acaba hangi dostu aldı da götürdü. Gençliğinde “beni akranın say” diyen adam mı geldi gözünün önüne, sonradan ilgilendiği gençlerden birisi mi koluna girdi. Bilemiyoruz tabi. Ama ölümünün hiç acı çekmeden, hasta filan olmadan, uyku halindeyken gelişini ben böyle güzel bir şeye yordum. Kitabı basan arkadaş bunu okuduktan sonra ben bu kitabı basarım dedi.
Günümüzdeki baba evlat bağlamında ilişkileri nasıl görüyorsunuz? Genelde gençlerden hep şikayetçi olunur ya… onu bir tarafa bırakarak. Baba çocuk ilişkileri aile ortamı içerisinde gözlemleyebildiğiniz kadarıyla olması gereken ideallerle, gerçeklerle ne kadar uyum halindedir? Bu konuda neler söylersiniz hocam?

Genç kuşakla bağlantı kurmak çok zor. Biz bunu daha çok okulda öğretmenle öğrenciler arası ilişkilerden biliriz. Babaları dinlediğimizde de hep babaların çocuklarından şikayetçi olduğunu görürüz. Doğrusu babanın çok anlayışlı olması, gencin de çok dikkatli olması gerekir. Babanın da dikkatli olması gerekir ama ikisinin de birbirini anlamaya çalışması gerektiğini düşünüyorum. Meşhur bir anlatı vardır, çocukken babam her şeyi bilir, biraz büyüyünce babam galiba bazı şeyleri bilmiyor daha sonra babam hiçbir şey bilmiyor, yaş kemale ermeye başlayınca babamın düşündüğü şeyler doğru galiba, babam bir şeyler biliyor, babası öldükten sonra da babam çok şey biliyordu ama biz onu kaçırdık, keşke burada olsa da ona danışsaydık. Babam çok güvenirdi bana. Ben de onun beklentileri doğrultusunda bir genç adam olmaya çok dikkat etmişimdir. Annemin beklentileriyle ilgili de bir şeyler söylemeliyim. Bunu kitabımda özellikle ifade etmiştim. Benim gavur olmaya gitmem konusundaki düşüncesi çok geç yok oldu. Hep endişeliydi. İmam hatipte öğrenciydim, camide müezzinlik yapardım, yeri gelir imam olur, namaz kıldırır, vaaz-ı nasihatlerde bulunurdum ama annem bir türlü ikna olmazdı. Bir yaz günü, çavdar zamanı diyelim biz ona, patoz diye bir şey vardı. Üstten çavdarlar otuyla birlikte atılır, aşağıdan öğütülmüş haliyle çıkar sonra da rüzgârda savrulup taneleri ayrıştırılırdı. Köyde herkesin patoz sırası vardı. Tüm aile fertleri o dönem patoz sırasında bir arada olurduk. Akşam namazı vakti gelmiş, ben o ara yengemlere demişim ki “akşam namazı oldu birbirimize yardımcı olalım ve sırayla akşam namazını kılalım, namazın vaktini geçirmeyelim.” Bunu da anneme anlatmış yengemlerden birisi. Annem ilk defa benim gavur olmadığını o zaman fark etmiş.
O korku nereden gelir hocam. Annelerde veya pek çok insanda o dönemde o endişe, korku, çocuklarını okula göndermeme meselesi hep olmuş. Nedendir bu? Nasıl yorumlarsınız?
Köye ilkokul yapılsın diye Demokrat Parti zamanı Milli Eğitim’den birileri gelmiş. Bir iki müfettiş veya ilköğretim müdürü, kim geldiyse artık. Köylü ilkokulu istemiyor hatta adamlara rüşvet veriyorlar, bu köyde okul yapılacak yer yoktur diye rapor tutturuyorlar. Böyle bir köy düşünün. Bu arada köyün gençleri yaz kış demeden Kur’an öğrenmeye gayret ediyor. Farklı köylere öğrenmeye gidiyorlar. Ama konu ilkokul oldu mu herkese antipatik geliyor. Burada dedemin köylü üzerindeki emeğinden de bahsetmem gerekiyor. Gençlerin İslam bilinciyle kuşanmasında çok gayret göstermiş dedem. Dini bir hayat yükseltmek istiyor. İlkokulun ise bu durumu ifsat edeceği düşüncesi hâkim. O dönemin yeni rejimi, uygulamaları dilden dile dolaşırken haliyle insanlar ürküyorlar. Kur’an yasaklanmış, ezan Türkçe okutulmuş. Bunlar da özellikle sözüm ona eğitimciler tarafından normalleştirilmeye çalışılmış ve okullar tarafından yayılmış.
Babamın yine çok enteresan bir bakış açısı vardır. Bu da hakikaten alınmaya değer bir şey. İki abimden küçük olanı kamyon şoförü. Şoför milleti iyidir hoştur ama meslek zorluğu mu dersiniz üşengeçlik mi dersiniz namaz konusunda pek dikkatli değiller. Beynamaz kimseler. Annem ise namaz konusunda çok hassas. İki eli kanda olsa bile vakti girmişse hemen namazını eda eder. Babama demiş “oğluna söyle namazlarını kılsın” diye. Babam da “ben ona Kur’an öğrettim. 40 yaşına kadar bekle. Öğrendiği Kur’an elbette onu namaza yönlendirecektir.” Abim 34 yaşındaydı namazına muntazaman başlayalı. Müslüman olmanın gereklilikleri sağlandıktan sonra elbette gidilen yol düzelecektir. Babam bunu öğretti bize.
Sizi ilk Mavera’dan (Mavera Dergisi 1976-1990 yılları arasında yayın hayatını sürdürmüş, aylık edebiyat ve fikir dergisi. Detaylı bilgi için bakınız: TDV İslam Ansiklopedisi) hatırlıyorum. İsterseniz biraz da oradan bahsedelim Hocam. Sizin Mavera ile olan yolculuğunuz, tanışıklığınız, dergiye olan katkılarınız ve o camiayla olan irtibatınız üzerine neler söylemek istersiniz?
Mavera’nın çıktığı günlerde Şırnak’ta bir lisede öğretmendim. Sene 1976. Şırnak o zamanlar üç bin nüfuslu küçük bir yerdi. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Tarih Görüşü diye bir lisans bitirme tezi hazırlamıştım. O tezin bir nüshasını Akif Abiye (Mehmet Akif İnan (1940-2000), Mavera Dergisi’nin kurucularından) takdim etmiştim. 1976’nın aralık ayıydı, posta yoluyla bana derginin on tane nüshasını gönderdiler. Heyecanla açıp baktım. O tez yazısının birkaç sayfalık bir bölümünü yayınladıklarını gördüm. Tam elli altı sayı devam etti o yazı. Dergi bana arkadaşlarımdan gelmiş bir mektup gibi gelirdi. On tane gönderirlerdi her ay. Şırnak’ta her ay on tane Mavera Dergisi satılırdı. Öğrencilerime dergide yer alan hikayelerden, denemelerden, şiirlerden okurdum sürekli. Derslerimi uzunca bir süre Mavera Dergisi ile götürdüm diyebilirim. Şırnak’tan sonra öğretmenlik yaptığım Kayseri ve Akhisar’da da devam etti bu süreç.
Doktora sürecinde de sık sık Ankara’ya giderdim. “Dergi Taşımacılığı” diye önemli bir tez çalışmam vardı. 1930 – 1940 yılları arasında yayınlanmış dergilerde divan edebiyatı üzerine yapılan değerlendirmeleri merak ediyordum, kütüphanede taramalar yapıyordum, bundan dolayı birkaç gün Ankara’da kalıyordum. Rasim Abilerle [Rasim Özdenören (1940-2022, Mavera Dergisi kurucularından)] görüşüyordum. Hatta bir defasında rahmetler olsun Necip Fazıl ile de karşılaşmıştık. Beni sordu etraftakilere “Kim bu delikanlı?” diye, onlar da anlatmışlardı yazar ve öğretmen olduğumu söylemişlerdi, sonrasında da iltifat etmişlerdi bana. Ben de daha sonraki yıllarda “Türkiye Edebiyatının Yüz Akı: Çile” şeklinde bir yazı dizisine başlamıştım dergide. Bu yazı dizisi de uzun soluklu olmuştu. Sonrasında deneme yazılarım oldu, peyderpey onlar da yayınlandı.
Yeni dergi geldiğinde hemen sınıfa çıkar ve oradaki gelişmeleri öğrencilerimle paylaşırdım. Örneğin Meral Maruf (1960- ) Afganistan cihadının olduğu dönemde mektuplar yazar, bu mektuplar dergide neşredilir, Zarifoğlu hikâye tekniği ile kaleme alır, ben de öğrencilerimle paylaşırdım. Çocuklar çok heyecanlanırlardı. Bazen karşılaşırım bu öğrencilerimle, hemen hatırlatırlar “Hocam bize Meral Maruf’un mektuplarını okurdunuz.” diye. Bugün artık internet var. Sosyal mecralardan çok çabuk öğreniyor öğrenciler olanı biteni. Ama bilgi, fikir paylaşımı olmuyor kendi aralarında. Hayıflanılması gereken bir durum. Konuşmak, müzakere etmek eğitimin bir parçası olmalı. Matematik öğretmeni sınıfa girdiğinde bir şiir okuyabilmeli örneğin. O duyguyu kendi nazarı ile anlatabilmeli çocuklara.
Sadece Mavera Dergisi ile de yürümüyordu bu işler. Andırın Postası vardı o dönemde onu da bir iştiyak ile takip ederdik. Öğrencilerle aramızdaki iletişim kanallarından en güçlüsüydü bu dergiler.
Edebiyat sadece arkeolojik bir şey değil, yaşayan, nefes alan bir sanat olarak değerlendirilmeli. Her insan, hele de öğrenciler belki tozlu raflardan, belki de internetten kendilerine hitap eden bir şiiri arayıp bulabilmeli.
Sayın hocam, o süreçte hiç şiire yöneldiniz mi?
Aslında yazı hayatına şiirle başladım. Sezai Karakoç’u (1933-2021, ünlü mütefekkir, yazar ve siyasetçi) tanıyıncaya kadar Necip Fazıl (1905-1983, ünlü mütefekkir ve şair) çizgisinde bir şiir anlayışına sahiptim. Sezai Karakoç’u tanıdıktan, onun şiirini öğrendikten sonra şiire bakışım çok değişti. Bu arada Cahit Abi (Cahit Zarifoğlu (1940-1987, Mavera Dergisi kurucularından)) ve Erdem Abi’nin (Erdem Bayazıt (1939-2008, Mavera Dergisi kurucularından)) şiirlerinin de üzerimdeki etkisi çok olmuştur. Baba kitabında 12 tane şiirim vardır. Tabi bu şiirler daha çok Dede Korkut tarzındadır. Bir nevi yol gösterici olmuştur Dede Korkut hikayeleri. Bilirsiniz meşhur Deli Dumrul hikayesi. Oradan çok esinlenmişimdir.
Mesaj içerikli, hikâye tarzındaki şiirleri mi önemsiyorsunuz? Böyle düşünebilir miyiz?
Böyle nasihat ve tavsiyelerin didaktik tarzda anlatımı hoş gelmiştir bana. Hani anlatılır ya Azrail kendi canının yerine başkaca bir can bulmasını ister Deli Dumrul’dan. Annesine, babasına gider ama can tatlıdır tabi vermezler canını. Helaline gider sonra o vermeye razı olur canını. Bunun üzere Allah celle celaluh emir verir Azrail’e. Bağışlanır Deli Dumrul’un canı. Ama anne ve babasının canı alınır. Çok etkilemiştir beni bu hikâye. Oradaki psikoloji. ‘Babam’ kitabını yazarken de aklıma düşer, yazardım ben de. Öylece on iki şiir olmuş.
Siz hem yaşayan edebiyat ile hem de köklerimizden gelip var olan metinlerden hareketle, mesela Dede Korkut hikayelerinden bahsettiniz, bunlarla bağ kuruyorsunuz. Burada nasıl bir yol izlemek lazım? Bizlere ne önerirsiniz?

Burada edebiyatçının eskisiyle yenisiyle edebiyatı birlikte görebilmesi birlikte değerlendirebilmesi diye bir şey vardır yani bunu yapmak kolay değil ama insan merak ederse bunu yapar. Günümüzde eski edebiyatı çok iyi anlatan insanlar var, anlayan insanlar var. Yeni edebiyat için zaten sürekli yayınlanmakta olan dergiler, kitaplar var. Onlara ulaşmak her zaman için mümkün ama bence bir öğretmenin çantasında o ay çıkmış dergiler, son zamanlarda yayınlanmış bir şiir kitabı veya yine son zamanlarda yayınlanmış bir roman olmalı. Zaman zaman onlardan birisini çıkarıp sınıfta onu öğrencilerine göstermeli. Gerekirse oradan mesela bir dörtlük okumalı, bir hikâye okumalı böyle böyle iletişim kurulur.
Benim “Divan Edebiyatı Üzerine Tartışmalar” diye bir tezim olunca divan edebiyatını bir problem olarak elime aldım. Zaman zaman metinler üzerine tahlil çalışmaları yaptım. Ona emek verdim, emek verince bunu öğreniyorsunuz ve öğrencilerinize de bunu öğretiyorsunuz. Mesela öğrencilerime bir şiirin verdiği mesajı bulun diye bir telkinim olmamıştır. Ya da bu şiirdeki sanatı gösterin dememişimdir. Şiirin duygusal yanını dikkate almışımdır. Öğrenci orada bir tek güzel mısrayı bulup o mısrayı terennüm edebilir, o mısradan yola çıkarak kendi duygularını gündeme taşıyabilir. Böylece okuduğu şiir öğrencinin sadece aklında kalmaz duygularına da hitap etmiş olur. Şiiri şekilsel olarak değil daha çok içerik olarak, onun taşıdığı duyguları okuyucuya aktarma yöntemiyle, işlediği duyguları dikkate alan bir bakış açısıyla incelemek gerektiği kanaatindeyim.
Mehmet Hocam sizin dönemde güçlü edebiyat akımlarının olduğunu biliyoruz. Mavera, Büyük Doğu, Diriliş gibi. 2025 yılı itibariyle baktığımızda edebiyatta, dahası şiirde bir gerileme mi var? Çok güçlü şairler sanki yok gibi. Biraz sayı azaldı mı? Bu noktadaki kanaatiniz nedir hocam?
Günümüzde sanki iyi şair, iyi hikayeci dediğimiz kimseler kendilerini pek açık etmeyip, iç dünyalarına kapanmış gibiler.
Takip ettiğim dergiler vasıtasıyla gözlemlediğim günümüz şiirleri açıkçası bana hitap etmiyor. Neden? Çünkü bana uzanabilen bir yanı yok metinlerin. Bu da doğrusu beni üzüyor. Bir yazı yazmıştım bir zamanlar orada şunu demiştim: “Şair şiirine birtakım anahtarlar koymalı, ben o anahtarlardan yola çıkarak şiiri kavramaya çalışmalıyım. Anahtar olmayınca şiir kendi dünyasına beni almıyor ve dolayısıyla iletişim kuramıyorum.” Bendeki duyguyu ve insanlardaki duyguyu hakikaten anlatan ama bununla ilgili de bana ipuçları veren, bana anahtar kelimeler, anahtar ifadeler, anahtar dizeler veren işaretler olsa ben o şiiri rahatlıkla anlarım diye düşünüyorum.
Gençleri takip etmeyi seviyorum. Geçenlerde bir öğretmen arkadaşım, Sayın Dinçer Eşitgin, Sıhhiyedeki meşhur Taş Mektep vardır, oranın edebiyat öğretmeni. Öğrencileriyle “Mürekkep” adında bir edebiyat dergisi çıkarıyorlarmış. Onu takdim ettiler. O genç öğrencilerin yazdıkları beni çok etkiledi. Edebiyatın geleceğine dair umutlarım arttı. Edebiyat iniş ve çıkışları olan bir süreç. Yeniden kendini bulacaktır diye düşünüyorum.
Allah sizden de rahmetli babanızdan da razı olsun Hocam. O’nun razı olduğu kullarının arasına alıp hepimizi öylece cennetine yerleştirsin inşallah.
Kayıt çözümleme: Abdullah Taha Furkan
