“Rabbîm, halkım Kur’ân’ı
terk edip, ondan uzaklaştı.”
(Furkan / 30)
Yoğun ve zorlu bir haftayı geride bırakmıştı. Yaklaşan karne tatilinin psikolojik baskısı ve stresi altında geçirdiği, yorucu ve sıkıcı bir hafta olmuştu onun için. Ders çalışmaktan ve sınavlara hazırlanmaktan gayrı, hiçbir şey düşünmemişti, bütün bir hafta boyunca. Sınav baskısından kurtulur kurtulmaz, soluğu dedesinin yanında aldı. Uzun zamandır kafasına takılan ve zihnini kurcalayan bir meselesi vardı zira onunla konuşmak ve aydınlığa kavuşturmak istediği. Belli ki herkese açık etmediği bir müşkülü vardı, huzurunu kaçıran, beynini kemiren ve içten içe rahatsız eden.
`Gündelik hayatın olağan akışı içinde, kimi zaman okula giderken, kimi zaman da sokakta yürürken veya parkta oynarken, hep karşıma çıkan, bazen bir evin veya işyerinin duvarında, bazen bir otomobilin camında, her daim gözüme ilişen, dillere pelesenk olmuş, afili bir slogan var, “Huzur İslâm’dadır” diye. Muhtemeldir ki siz de duymuş ve görmüşsünüzdür onu. Madem huzur İslâm’dadır, o halde neden yerküre üzerinde yaşayan Müslüman toplulukların hiç huzuru yok. Dünyanın her neresinde bir Müslüman topluluk varsa, orada neden huzursuzluk diz boyu. Haddizatında bir barış yurdu olması gereken Müslüman coğrafyanın, bu içler acısı halinin var mı bir izahı.’
Haklı ve yerinde bir soruydu. Esasen bu soru ve bu sorun, bütün bir İslam tarihinin sorgu odasına alınmasını gerektiriyordu, hatta belki de bütün bir insanlık tarihinin. Zira insanın tarihi, aynı zamanda, İslam’ın da tarihi değil miydi? Soruyu duymazlıktan, keza bu kadim sorunu da görmezlikten gelecek ve suskunlukla geçiştirecek hali yoktu.
`El-hak doğru söylüyorsun, insanı kaygılandıran ve sonucu itibariyle üzüntü veren, bu keder dolu halin, elbette bir izahı var. Esasen işin tabiatı gereği makul ve mantıklı bir izahı da olmalıdır zaten. Bu sorunun cevap bulabilmesi ve bu meselenin sahiden bir hal yoluna girebilmesi için, ilk elden ivedilikle yapılması gereken şey, sözüm ona Müslüman dünyanın, huzurun gerçek kaynağı olan kitapla ilgisini ve ilişkisini, ciddi bir sorgulamaya tabi tutmasıdır. Görünen manzara şu ki, Müslüman dünya, huzurun kaynağı olan kitaptan hayli uzaklaşmış durumda ve bu kitapla ilişkisi de son derece sorunlu. Huzurun kaynağı olan kitap, Müslüman topluluklar için, huzursuzluğun kaynağı haline gelmiş adeta.`
İlginç ve bir o kadar da şaşırtıcı ve hayret verici bir sorunla karşı karşıya olduğunu anladı, dedesinin ağzından dökülen bu kararlı ve keskin cümleleri dinledikten sonra. Duyduğu her cümle, yeni soru işaretlerinin doğmasına sebep oluyordu, yaşadığı kısmi aydınlanmanın yanı sıra. Peş peşe gelen sorular, ardı arkası kesilmeyen soru işaretleri beliriyordu zihninde. Müslüman coğrafyanın bu huzursuz hali, salt politik sebeplerle izah edilebilir miydi, keza bu huzursuz halin oluşmasında siyasal aktörler kadar sivil öncülerin, kanaat önderlerinin, hatta bilumum Müslüman ahalinin hiç payı yok muydu? Zihnine üşüşen bu ve benzeri sorular üzerine düşünürken, dedesinin cevabı yetişti imdadına, bu kez daha kararlı, daha kesinlikli cümlelerle ve hiçbir tereddüde mahal bırakmadan.
`Müslüman dünyada kişilerin ve kurumların, haktan halka gelen kitapla ilişkileri sorunlu. Sosyal ve siyasal aktörler, kitapla barışık değil. Bu coğrafyada kitapla ilişkiler doğru bir zeminde, doğru bir biçimde seyretmiyor. Kitapla doğrudan ilişki kurmak yerine, ona paralel üretilmiş ve onun yerine ikame edilmiş kitaplar üzerinden yürüyen bir ilişki zemini ve oldukça sakat bir ilişki biçimi var.`
Söylenenleri anlamaya çalışıyordu sahiden. Zira çok değerli bilgiler ediniyordu, bu vesile ile. Bu arada soruları bir bir cevabını buluyor, zihni de adım adım berraklaşıyordu. Büyük oranda anlamıştı artık, uzunca bir zamandan beridir, kendisini esir alan o müşkül meseleyi. Ezcümle, huzur İslâm’dadır diye slogan atanlar, gerçekten huzur istiyorsa şayet, Tanrı katından kendilerine gelen kitabı, hayatın merkezine almalı, insanı ve hayatı onunla anlama çabasına girmeli, keza sorularını da o kitaba sormalı ve insana kitap ile hitap eden yaratıcı iradenin maksadını ve muradını yakalamaya gayret etmelidir. İşin özü de, özeti de bu olmalı diye kendi çapında sessizce düşünürken, dedesi yine devreye girerek, eksik kalan kısmını da izah etmeye başladı, açık ve anlaşılır bir dille.
`Kitabı okurken adeta kendisine iniyormuş gibi okuyanlar ancak kitaptan istifade edebilirler. Kitapla ilişkide sorunlu değil, sorumlu davrananlara kitap kendi hazinelerini açar. Bilginin zirve yaptığı, bilgiye ulaşma imkânlarının bu denli bollaştığı ve kolaylaştığı bir çağda, doğru soru soranların, sorularını ve sorunlarını doğru adrese taşıyanların, akıbetleri de hayırlı olur. Kitabı doğru anlamanın yolu, insanlığa o kitabı takdim ve tebliğ eden elçinin, kitapla ilişkisini doğru anlamaktan geçer. Rivayetlerin hikayeleştirdiği ve efsaneleştirdiği, adeta bir masal kahramanı haline getirerek, hayattan kopardığı elçi yerine, kitabın anlattığı insan elçiyi tanımak ve onunla tanışmak gerek.`
Birlikte geçirdikleri keyifli ve bereketli bir günü daha geride bırakmışlardı, dedesiyle vedalaşırken olabildiğince huzurluydu, anlamıştı zira huzura giden yolun, kitabı ciddiye almaktan geçtiğini, onu dinlemeyi, ona inanmayı, onunla yaşamayı, ona başvurmayı ve onu anlamayı; terk etmenin de huzursuzluk kaynağı olduğunu.
