Psikolojik hastalığı olmayan, depresyona girmeyen kaç kişi var günümüzde? Mutlu olmanın sırları nedir? Her iki dünyada mutlu olabilmek için Müslümanca inanmak, düşünmek ve hayatın gayesini bilerek fıtrata uygun ve şuurlu yaşamaktır. Bir “aşk medeniyeti eri” olarak “yürek fethi”ni gerçekleştirip hakiki “yürek devleti”ni kurabilmektir.
Mutluluk; dertsiz ve sıkıntısız olmak değildir. Dert olmadan sevincin anlamı anlaşılamaz ki. Enderunlu Vasıf’ın ifadesiyle: “Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner.” Acı çekmemek değil. Bu dünyada dertsiz hayat olamayacağına göre net, pürüzsüz mutluluk da olamaz. İnsan; dertlerin imtihan olduğunu unutmayıp sabrederek, güzel bakarak iç huzuru yakalayamaz mı? Bir büyük İslam âlimi, bu hakikati ne kadar da güzel ifade etmiş: “Güzel gören güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır.”
Suni ihtiyaçlarımızı azaltıp kanaatkâr olalım. İçimizdeki boşluğu doldurabilmek ve stres atabilmek için eşyaya fazla sevgi besleyip “tüketim esiri” olmayalım. Sekülerleşme (dünyevileşme ve manevi dünyayı hayat alanımızdan çıkarma) hastalığına yakalanmayalım. Maddi zenginlikten ziyade manevi zenginlik ve iç huzurda arayalım mutluluğu.
Mal, makam, şöhret, şehvet, tüketim, sefahat, gurur, kibir, kıskançlık hastalıklarını yok edemeden asla mutlu olamayız. Manevi konularda kendimizden iyi olanlara gıpta edip daha kâmil olmaya gayret etmemiz gerek. Cinnete gebe aklımızı cennete ayarlı ruhumuzla dost olmaya çağıralım. İnanmak, ümit etmek, sevmek, sabretmek ve şükretmek gibi saadet yoktur. Gül Peygamberin yaşadığı döneme “asr-ı saadet” denmesindeki hikmet neydi?
Allah (cc) için insanlara yardım edip güzellikleri ibadet aşk ve neşesiyle paylaşalım. İnsanlara, hayvanlara, tabiata faydalı olalım. Madde ile mana dengesini, iç ile dış, sevgiyle nefret, cömertlikle cimrilik, fert ile cemiyet, çalışmayla dinlenme dengesini iyi kuralım. Cennet hayali, cehennem korkusu ile yaşayalım. “Gafil düşmanların kin ile doldurduğu bu kalbi ibadet, aşk ve sabır ile durmadan yıkamak zorundayız. Yoksa bir yolun ortasında mahvolacak gibiyiz.” diyor Nurettin Topçu.
Yunus Emre gibi tevhit şuuruyla yaratılanları yaratandan ötürü sevelim. Ölmüş köpeğin beyaz dişlerinde bile bir güzellik bulan Gül Peygamber’in ümmeti olduğumuzun idrakine varalım. Bir bilgenin dediği gibi: “Hayat, senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün, hayatın akıp gider, sen farkına varmazsın. Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zaman anlam kazanır.”
Karşımızdakilerle empati (duygudaşlık) kuralım. “Sevgi paylaştıkça çoğalır; dertler ise paylaştıkça azalır.” hakikatini unutmayalım. Siz, mutluluğunuzu paylaşmak için “karlı bir gece vakti bir dostunuzu uykudan uyandır”dınız mı hiç?
Geçmişin tecrübelerinden ders çıkaralım, geleceğe umutla bakalım ama içinde bulunduğumuz zamanın hakkını verip kıymetini bilelim. Ân’ın farkına varıp an içindeki güzelliklerin, mutlulukların, sevinçlerin, nimetlerin tadını çıkaralım. Ertelemeyelim mutluluklarımızı ve sevgilerimizi.
Beton binaların arasından, şehrin gürültüsünden ara sıra kendimizi tabiatın; toprağın, ırmakların, denizlerin, dağların, yaylaların, çiçeklerin ve kuşların koynuna atalım. Geceleri başımızı televizyon ve internetten kaldırıp yıldızlara ve aya selam verelim. İnsan ve kâinat kitabını irfanla okuyalım. Her gece ruhumuzun ve sessizliğin musikisini dinleyelim.
Muhammed Bozdağ’ın dediği gibi: “Neyi düzeltebileceğinizi bilmek ve neye ne kadar duyarlı olacağınızı belirlemek sizin işinizdir. Bir günah mı işlediniz? Yürekten tövbe edip acısını eritmenize engel mi var? Bir hak mı yediniz? İade edebilir veya helalleşebilirsiniz. Anne-babanızın ayıbından mı utanıyorsunuz? Başkasının günahından sorumlu değilsiniz. Bugün hakkınızı arayamıyor musunuz? Her şey değişir. Aciz bir yaşlıya hizmet etmek mi ağır geliyor? Hem hizmeti ölüm bitirecek ve hem de hizmetin sevabı çok büyük. Sabır kimin için? El âlem ne mi der? El âlemin ağzı çuval değil ki büzesin. Hayatı el âlem için yaşamıyoruz ki. Kazanırsak kıskanıyorlar, kaybedersek kahrediyorlar. Asıl ‘Allah ne der?’ demeli değil mi? Şeklinizle, suretinizle mi kavgalısınız? Sonumuz toprak olmayacak mı zaten? Poy pos mu kalacak ki? Geleceğinizden mi endişeleniyorsunuz? Kimin yarınının hayatı garanti ki? Ayrıca hayatı Allah yönetmiyor mu?”
Sahi, eşinize, çocuklarınıza, annenize, babanıza ve kardeşlerinize en son ne zaman “Seni seviyorum.” demiştiniz? Sevdiklerinize ne zaman hediye almıştınız? En son kimden özür dilemiştiniz? Komşunuza ne zaman selam verip hâl hatır sormuştunuz? Ne zaman bir yetim çocuğun başını okşamıştınız? En son fakir ve sahipsiz bir hastayı ne zaman ziyaret etmiştiniz, hatırladınız mı? Ay vaktinde sonsuzluk hülyasına huzurla dalıp yıldızlara ne zaman göz kırpmıştınız?
