Bizimle İletişime Geçin

Dünyanın Renkleri

Nijer’in Tuaregleri  -Sahra’nın Efendileri-

Nijer’in Agadez bölgesindeki Tuareglerin bizim açımızdan ilgimizi celbeden durumu ise Agadez Sultanı Omarou İbrahim Omarou’nun soyunun ve tarihi geçmişlerinin Türklere ve hatta Osmanlılara dayandığı konusundaki iddiası ve bu bağlamda bölge halkının Türklere ve Türkiye’ye ayrıca Osmanlıya besledikleri derin sevgi ve muhabbettir. Öyle ki bu bölgede yaşayan Tuaregler, Sultan’ın soyundan olanlara “İstanbul’dan gelenler” anlamında “İstanbulewa” tabirini kullanmaktadırlar.

EKLENDİ

:

Yaklaşık olarak 5000 yıllık bir geçmişleri olduğu tahmin edilen Tuaregler; bugün Afrika kıtasında Libya, Cezayir, Fas, Nijer, Mali, Çad, Burkina Faso gibi ülkelerde dağınık hâlde yaşamaktadırlar. 7. yüzyılda İslam dinini kabul etmişlerdir.

Özgürlüklerine oldukça düşkün olan Tuareglerin erkekleri başlarını ve yüzlerini kapatan geleneksel bir sarık takarlar. Kadınlar bu toplum içinde oldukça etkilidirler.  Soy kadınlar üzerinden devam eder. Berberice kökenli Temaşek adı verilen dili konuşurlar. Tifinag denilen alfabelerini çocuklarına anneleri öğretmekle yükümlüdür.

Tarihte Ayir Sultanlığı olarak geçen sultanlık, Tuaregleri bugünkü Nijer’in Agadez bölgesinde toplamış, 1600-1800’lü yıllarda Sahra ticaret yolunu kontrol etmişlerdir. 1900’lü yıllarda Fransız işgaline uğrayan bölge Fransız sömürgesi durumuna geldi. 1960’lı yıllarda ise Afrika’nın bu bölgesinde yani kuzey ve batı Afrika bölgesinde bağımsız devletlerin kurulmasıyla Tuaregler, yukarıda belirttiğimiz devletlerin sınırları içinde kalarak bölündü ve dağıldılar. Daha çok, kendilerini özgür hissettikleri çöllerde yarı göçebe olarak yaşamışlardır.

Nijer’in 1960 yılında bağımsız olmasından sonra Agadez bölgesinde yaşayan Tuaregler, merkezî hükümet tarafından ihmal edildikleri ve ayrımcılığa uğradıkları, sağlık, ekonomi, eğitim ve siyasi alanlarda yeterli hizmetleri alamadıkları gerekçesiyle silahlı mücadeleye giriştiler.

Agadez bölgesine yakın Sahra Çölü’nde Fransızlar tarafından işletilen zengin uranyum ve diğer maden yataklarının bulunması ve merkezi hükumetin buralarda sükûneti sağlamak istemesi ile girişilen silahlı mücadele nispeten başarıya ulaşmış ve ülke dengelerini Tuaregler lehine değiştirmiştir. Belli noktalarda merkezi hükümet tarafından temsil hakkı verilmiştir. Bugün başbakanlık dâhil olmak üzere birçok devlet kademesinde Tuaregler görev alabilmektedirler.

Sekiz idari bölgeye ayrılmış olan Nijer’in diğer bölgelerinde olduğu gibi Agadez bölgesinde de yerel, yarı resmi, devletin bürokratik işlerine karışmayan sadece kültürel ve sosyal konularda yetkileri bulunan Sultanlar bulunmaktadır.

Nijer’in Agadez bölgesindeki Tuareglerin bizim açımızdan ilgimizi celbeden durumu ise Agadez Sultanı Omarou İbrahim Omarou’nun soyunun ve tarihi geçmişlerinin Türklere ve hatta Osmanlılara dayandığı konusundaki iddiası ve bu bağlamda bölge halkının Türklere ve Türkiye’ye ayrıca Osmanlıya besledikleri derin sevgi ve muhabbettir. Öyle ki bu bölgede yaşayan Tuaregler, Sultan’ın soyundan olanlara “İstanbul’dan gelenler” anlamında “İstanbulewa” tabirini kullanmaktadırlar.

Rivayet odur ki çok eski tarihlerde burada yaşayan dönemin soyluları kendilerine bir “sultan” seçme konusunda ihtilafa düşerler ve dönemin en büyük Müslüman devleti olan Osmanlı Sultanının hakem olmasını ve buraya bir “sultan” tayin etmesi noktasında kendi aralarında bir karara varırlar.

Kalabalık bir heyet İstanbul’a doğru yola çıkar. Zor koşullar altında süren yolculuk sonunda Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt’ın sarayına 7 kişi ulaşabilmiştir. Durumu Sultan’a arz ederler ve Sultan Beyazıt da hükmünü verir. Sultan Afrikalı bir cariyesinden olma oğlu Şehzade Yunus’u bölgeye hükümdar olarak tayin eder.

Şehzade hazırlıklarını yapar yanına aldığı ekibi ve oralı heyetle beraber Agadez bölgesine gelir, bir saray inşa eder ve orada hüküm sürmeye başlar. Günümüze İbrahim Omarou’ya kadar bu hanedan devam edegelir. Bununla ilgili tarihi belgeleri olduğunu ifade eden İbrahim Omarou, bu belgeleri bir konferans için bulunduğu İngiltere’de otel odasında kaybettiğini ya da çaldırdığını söylemektedir.

Evet, sizin de tespit edebileceğiniz gibi bu anlatı, içerisinde birçok çelişki ve tarihi gerçekliklere aykırılık barındırmaktadır. Zira Yıldırım Beyazıt döneminde İstanbul henüz fethedilmemiştir ve Padişah’ın sarayı İstanbul’da değildir.

Ayrıca tarihî kaynaklarda Yıldırım Beyazıt’ın da Yunus adında bir şehzadesinin olduğuna dair bir ibareye rastlanmamaktadır. Bu durumda Yıldırım Beyazıt değil de Sultan Fatih’in oğlu 2. Beyazıt olabilir mi diye düşünebiliriz fakat onun da Yunus adında bir şehzadesi yoktur.

Burası ile ilgili elimizde olan az sayıda tarihi kaynakta yukarıda anlatılan rivayeti doğrulayabilecek izler taşımamakla birlikte daha geç (1800-1900’lü yıllar) dönemlere ait bazı bilgiler bulunmaktadır.

Sultan Abdülhamid döneminde bölgedeki Tuareglere silah ve giysi yardımlarının yapıldığı ayrıca Tuareglerin yaşadıkları bölgenin merkezi Trablusgarp olan Osmanlıya bağlı Fizan Sancağındaki kazalar olduğu bilinmektedir.

Ayrıca o dönemde başladığı tahmin edilen Cuma Namazlarında Osmanlı padişahlarının adlarının okunması geleneği bugün hala Agadez’deki camilerde devam etmektedir. Bu bakımdan Osmanlının yaşayan son sancağı oldukları iddiasını da dillendirmektedirler.

Söz konusu rivayetlerin doğruluk derecesinin araştırılması tarihçilerin işi, bizim için önemli ve değerli olan ise ülkemizden kilometrelerce uzakta olan ve tarihinde kısa bir dönem Osmanlı himayesinde yaşayan bu bölge halkı olan Tuareglerin ecdadımıza,  Türklere ve ülkemize olan derin muhabbet sevgileridir.

Balkanlardan Kafkaslara ve Orta Asya’ya, Hint Maçin’den Ortadoğu’ya, Arap yarımadasından Afrika’ya ve daha birçok yerde olduğu gibi buradaki durum da ülkemizin nasıl bir sorumluluk mirasına sahip olduğu gerçeğini bize hatırlatmaktadır. Ülke olarak buradaki seslere kulak vermemiz, sorunlara çözüm üretmemiz kaçınılmaz bir yükümlülük olarak karşımızda durmaktadır.

Tuareglerin Nijer’de yaşadıkları bölge olan Agadez, bugün hâlâ acımasız çöl şartlarının hâkim olduğu; bunun yanında açlık, susuzluk, yolsuzluk, elektriksizlik vb. birçok imkânsızlıkların bulunduğu bir yer.

Nijer’in başkenti Niamey’e 1000 kilometre mesafede bir şehir. Bu mesafenin ilk dört yüz kilometresinden sonra Tahoua (Tawa) şehri var ve buraya kadar kötü de olsa asfalt bir yol var. Sonraki 600 kilometre ise yolun asfalt olmamasından dolayı ve Fransızların işlettikleri uranyum ve diğer madenlerden gelip giden kamyonların bozmasından dolayı normal araçlar için kullanılamaz durumda.

En önemli talepleri bu yolun yapılması ve Güney’den başlayıp Kuzey Afrika’ya uzanan ticaret yolunun canlandırılması. Ayrıca eğitim, sağlık gibi en temel hizmetlerin yetersizliği dolayısıyla memleketlerine okul ve hastane yapılmasını istiyorlar.

Türkiye’mizin son 15 yılda geliştirdiği Afrika politikasının bir sonucu olarak Nijer’in başkenti Niamey’e 2014 yılından beri yapmış olduğu birçok yatırım var. İki yıl önce TİKA tarafından yapılıp bitirilen ve işletmeye açılan bir hastane ve yine TİKA tarafından yapılan Türkiye Maarif Vakfı tarafından faaliyete sokulan bir okul ile Türkiye Maarif Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren üç adet okul kampüsü daha var.

Devletimizin teşvikiyle Nijeri’n başkentine havaalanı pistinin genişletilmesi ve terminal binası, beş yıldızlı bir otel ve bir bakanlık binası yapımı Türk özel girişimcileri tarafından çok kısa sürede yapılmış ve bitirilmiştir. Fakat gerek devletimizin yardım ve yatırımları gerekse sivil toplum kuruluşlarımızın yardımları başkent ve çevresiyle sınırlı kalmaktadır.

Bahsettiğimiz Agadez bölgesine yapılan yardımlar yol ve ulaşım imkânlarının kısıtlı olmasından dolayı sınırlı ve küçük boyutlarda kalmaktadır. Osmanlı mirası kadim dostlarımızın seslerine ses vermek, onlara umut ışığı olmak boynumuzda ağır bir sorumluluk olarak durmaktadır.

Merak edenler için Agadez ve Tuareglerle ilgili önemli yapıtlardan birkaçını burada zikredelim:

1.Abdulkadir Câmi Bey’in “Trablusgarb’dan Sahra-yı Kebire Doğru” adlı eseri.

2.Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Derneği (ORDAF)’ın Prof. Dr. Zekeriya Kurşun editörlüğünde hazırlanan, şuan Senegal Büyükelçiliği görevini yürüten, Sayın Prof. Dr. Ahmet Kavas ve diğer bazı akademisyenlerin katkılarıyla hazırlanmış “Tuaregler” kitabı.

3.Uzun zamandır bisikletiyle Afrika’yı dolaşan, Gezgin Hasan Söylemez’in Tuareglerin yaşantısından bir kesit sunduğu “Tenere” adlı filmi.

Selam olsun Sahra Çölü’nün asil göçerlerine. Selam olsun Ecdat yadigârı Nijer Tuareglerine.

İlk olarak 1515 yılında yapılan 1848 de aynı tarzda yeniden inşa edilen tarihî Agadez Camii. Tamamen kil toprağı kerpiçten yapılmış bir yapıdır.

 

Nijer Niamey’de yaşayan Agadezli bir iş adamı velimiz yerel Tuareg kıyafetiyle…

Okumaya Devam Et...
Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Dünyanın Renkleri

Yakındaki Uzak, Uzaktaki Yakın: İran

İran’da yabancı olduğunuzu anladıklarında, hele ki bu yabancı Türkiye’den geliyorsa en ketumu bile çilingir gibi açıyor bu İranlı taksiciler. Bizdeki gibi değil. Bizde taksici esnafı anlatır, anlatır, anlatır. Siz bir şey söylersiniz, o kaldığı yerden anlatmaya devam eder. İran’daysa sizden bir şeyler duymak isterler. Belki İran hakkında güzel birkaç izlenim, belki Hafız’dan, Firdevs’den- kendisinin de eşlik edeceği- bir bukle rubai veya gazel… Trafik de başka türlü çekilmez zaten.

EKLENDİ

:

Dikiz aynasından arkaya bakışları okumuş bir adam olduğu belliydi. Neden gece bu kadar geç saatte taksicilik yapar ki? Yaşını başını da almış hem. Okumuş bir adam…

Tahran’da trafik tam bir fecaat. Birkaç kilometrelik yolu bir saatten fazla sürede alabilirsiniz. Buna şaşırmayın. Şehrin en geniş caddeleri otobanlara dönüşmüş. Evlerin dibinden geçiyorsunuz. Bu kadar nüfus- İstanbul kadar- küçücük bir alana hapsolmuş- İzmit kadar. Böyle olunca da motorsikletler, otobüsler, yayalar, arabalar tam bir kaos! Onsekiz milyonluk Eminönü adeta…

Bu kaosta ilerlerken, o da sıkılmış olacak ki, söze girdi:

“İstanbullu musun?”

Yabancı bir ülkedeyseniz size önce ülkeniz sorulur. Ama İran’da durum farklı. Türkiye’yi o kadar içselleştirmişler ki artık ülke değil doğrudan şehir soruluyor. Aynı ülkenin iki farklı hemşehrileri gibiyiz. Zaten Türkiye’de konuştuğumuz Türkçe’ye de İstanbul Türkçesi diyorlar. Çünkü İran’da da konuşulan – hem de neredeyse nüfusun yarısı tarafından – bir Azerbaycan Türkçesi var. Kendileri de Türk diyorlar. Azeri diyince bozuluyorlar. Türkiye’ye, Türk insanına bu kadar meyilli bir halk ve karşısında İran’a bigâne değilse de bilgisiz, ilgisiz, meraksız bir Türkiye. Belki de önyargılar…

İran’da yabancı olduğunuzu anladıklarında, hele ki bu yabancı Türkiye’den geliyorsa en ketumu bile çilingir gibi açıyor bu İranlı taksiciler. Bizdeki gibi değil. Bizde taksici esnafı anlatır, anlatır, anlatır. Siz bir şey söylersiniz, o kaldığı yerden anlatmaya devam eder. İran’daysa sizden bir şeyler duymak isterler. Belki İran hakkında güzel birkaç izlenim, belki Hafız’dan, Firdevs’den- kendisinin de eşlik edeceği- bir bukle rubai veya gazel… Trafik de başka türlü çekilmez zaten.

“Hayır, İstanbul’dan değilim”. Ama yakın sayılır. İzmitliyim.

“İzmir?”

“Hayır, hayır! İzmit… “T” ile. “Ra” ile değil.

“Ra” dan esinlenmiş olacak ki bir beyit döküldü dilinden:

Keriman-ra der im Dünya dirhem nist

Dirhem darâni âlem-râ kerem nist

(Parası olanın eli açık değil, eli açık olanda para yok)

“Duymadım orayı. İzmir’e gittim ama. İstanbul’a da gittim. Ta Adalara gittim. 1983 senesiydi” Saymaya başladı. “Heybeliada, Büyükada…”

Ben tamamladım:

“Kınalıada, Burgazada…”

“Yaşayasın” Burada “Türkçe” konuştu.

Artık dayanamadım sordum:

“E neden döndün Adalar’dan. Taksicilik yapıyorsun bu Tahran trafiğinde.”

“Ben öğretmenim aslında. Hava Harp Okulunda İngilizce ders veriyorum. Maaşım yetmiyor. Ek iş yapıyorum.”

Döndük mü yetmişlere! Şimdi ne diyeceğim. Dikiz aynasından arada arkaya attığı bakışlardan mahcubiyetin esamesi okunmuyordu. İran’da uluslararası yaptırımların da etkisiyle ekonomi büyük yara almış. Benim İran’a ayak bastığım günlerde (2018) İran para birimi yabancı paralar karşısında birkaç gün içinde üç katı değer kaybetmişti. Petrolünü satamıyor, döviz ülkeden kaçıyor. Sadece döviz mi? İnsanlar, öğrenciler, öğretmenler… Herkes bir yol bulup ülkeden gitme peşinde. Peşinde olmasa bile o hayalle yaşıyorlar. Ülke dışında yaşayan ama ülkeye günü güne ve İran kültürüne sıkı sıkı bağlı, kültürlü ve yüksek tahsilli bir nüfus varlığı var İran’ın. Bunu biliyordum ama yurt dışını tatmış ve ülkeye dönüp taksicilik yapan, hem de savaş pilotlarına İngilizce dersi veren bir hocayla ilk defa karşılaşıyorum.

“Aziz Nesin’in bütün kitaplarını okudum ben” diye devam etti.

“Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı da mı?” diye sordum ve tebessüm etti.

“İran gençliğinin şimdiki sorunu da bu: Kimlik” deyiverdi.

Sohbeti çilingir gibi açacakken geleceğim adrese çoktan gelmişim. İnmem gerekiyordu.

Adalar, Aziz Nesin, Harp Akademisinde görevli ek mesai yapan bir hoca… Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Kimlik…

Bu sohbet, Ovit Tüneli gibi bir ucu kurak Anadolu bozkırından girdi, bir süre sonra rutubetli Karadeniz yaylalarından çıkardı beni.

Geç vakit olmuştu. Taksiciye parasını ödedim. Önümden geçen başka bir taksiden yükselen şarkı İbrahim Tatlıses’ten

“Şu koskoca dünya âlem

İçindeki neşe elem

Yazımızı yazan kalem

Anladım ki hepsi yalan”

Hafız ona gazeliyle eşlik ediyor:

“Söylediğimiz sözler, yaşadığımız eve dönüşür.”

Önümüzdeki birkaç yıl İran’daki memuriyetime şiir ve gazelin eşlik edeceğini böylece yaşayarak tasdiklemiş oldum.

Merdivenlerden çıkarken- ben de artık bu şiir ve gazel havasını soluduktan sonra – belki de İran’ın neredeyse yarı nüfusu olan Azerbaycan Türklerinin havalarından mırıldanmaya başladım.

“Böyle bir güzele, eşkimi tezele

Şiire, gazele könül verdim, şiire, gazele

Böyle bir güzele, eşkimi tezele

Şiire, gazele könül verdim, şiire, gazele”

Ahmet Kaya bağlamasıyla eşlik etti. Tahran inci gibi gerdanlığını taktı. Karanlık, geçim sıkıntılarının üstünü örttü. Devrim, bu geceyi de sabaha bağladı. Ülke, İran takvimine göre, Nevruzla birlikte 1400 yılına girdi. Bin dört yüz yıldır beklenen bu gece de gelmedi.

Okumaya Devam Et...

Dünyanın Renkleri

Enginliğine Gökyüzü Derinliğine Deniz: Dörtyol

Ana kucağı gibi sarmalar sizi, bütün gam, kasavet sıyrılır üstünüzden; yeniden doğmuş gibi olursunuz. Güzelliklerle belenmiş bir bebek gibi alır, doğanın cıvıltısı içerisinde sallar sizi bir Beşik’mişçesine. Göl gibi telaşsız, sakin ve dinginsinizdir; tadını doya doya almak için doğanın. Beşikgöl’dür; kalbidir Dörtyol’un. Kalpten seversiniz onu, gümrah ırmaklarında taşarak.

EKLENDİ

:

Deniz sonsuzluğa sürükler insanı. Tarif edilmez bir enginliğe kanat çırpar içiniz. Bırakırsınız kendinizi mavinin derinliğine. Yeşili özlersiniz ama hemen. Dörtyol’u özlersiniz…

Baharda yanınızı yörenizi saran, içinizi serinleten “portakal kokusu” Dörtyol’a girdiğiniz andan itibaren size yoldaşlık eder. “Portakal Kokulu Şehir” diye anarız bu yüzden onu.

İnsana varlığın güzelliğini hissettiren her şey vardır Dörtyol’da. Yeşilin albenili tonları, enginliğine gökyüzü, derinliğine mavilik ve başı yücelerde dağlar. Onlarla nefes alır verir, onlarla güzelliğin tadını çıkarırsınız. Doğanın ihtişamı hareketsiz kalmanıza izin vermez. Deprendirir sizi, coşkuyla sarılırsınız yaptıklarınıza.

Daha yol başında şaşırtan bir çekicilikle karşılar sizi Dörtyol*. Her noktasında keşfedilmeyi bekleyen bir güzellik, bir ilginçlik saklar. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemezsiniz. Dört mevsimi yaşarsınız her an. Yalnızlık nedir bilmezsiniz, yok nedir bilmez.

Ana kucağı gibi sarmalar sizi, bütün gam, kasavet sıyrılır üstünüzden; yeniden doğmuş gibi olursunuz. Güzelliklerle belenmiş bir bebek gibi alır, doğanın cıvıltısı içerisinde sallar sizi bir Beşik’mişçesine. Göl gibi telaşsız, sakin ve dinginsinizdir; tadını doya doya almak için doğanın. Beşikgöl‘dür; kalbidir Dörtyol’un. Kalpten seversiniz onu, gümrah ırmaklarında taşarak.

Okumaya Devam Et...

Dünyanın Renkleri

Türk Dünyasının Ruhanî Astanası: Türkistan

Türk İslam dünyasının manevi başkenti saydığı ve Türklerin inanç, toplum ve manevi hayatında önemli bir yere sahip olan mutasavvıf, şair ve Yeseviyye tarikatının kurucusu olarak bilinen Hoca Ahmed Yesevî’nin yaşadığı ve türbesinin bulunduğu yerde yaşamak ve bulunmak bizlere de nasip oldu. Zira kaderde burasını sadece görmeyi değil, Köklü geçmişten Güçlü Geleceğe sloganıyla Türk Kazak dostluğunun sembolü olarak kurulan ve halen 32 Türk devleti, akraba topluluk ve özerk cumhuriyetlerden gelen öğrencilerin bulunduğu Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesinde görev yapmakta varmış. Tarihi süreç içerisinde pek çok insanın bu topraklara, bir gönül seferliği içerisinde hizmet ettiği ve faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Hizmet kervanının ruhu çok eskilere dayanmaktaydı. Bu gönül seferberliğinin ruhunu Tebe-i Tabiînin ileri gelenlerinden Süfyân-ı Sevrî’nin şu cümlesinde görmek mümkündür: “Türkistan’da ezan okumak Mekke’de namaz kılmaktan daha faziletlidir.”

EKLENDİ

:

Türkistan, iki dünya eşiğidir,

Türkistan, her Türkün beşiğidir.

Mağcan Cumabayev (1893-1938)

Türk Konseyi 31 Mart 2021 tarihinde “Türkistan: Türk Dünyasının Manevi Başkentlerinden Biri” temasıyla çevrimiçi olarak düzenlendi. Bu toplantıda Kazakistan’ın Türkistan şehri Türk Dünyasının manevi başkentlerinden biri olarak ilan edildi. Zaten daha önce Kazakistan’da 19 Haziran 2018’de imzalanan kararname ile Güney Kazakistan eyaletinin ismi Türkistan eyaleti olarak değişmiş, böylece Kazakistan’ın Güney Kazakistan Eyaleti’nin adı Türkistan Eyaleti olmuştu. Türkistan kenti Çimkent’e 150 kilometre mesafesindedir. Bu tarihi şehri kısaca sizlere tanıtmak istiyoruz:

Tarihi kaynaklara göre 4. yüzyılda kurulan, eski adı “Yesi” olan Türkistan şehri, Türk-İslam dünyasının en eski ve bir o kadar da saygın yerlerinden biridir. Bu yönüyle Türkistan, Türk milletinin kimliği ve din anlayışının şekillendiği yer, Orta Asya’nın kalbi, merkezi ve ünlü Türk destanının kahramanı Oğuz Han’ın başkenti olarak tarihte yerini almıştır. Ayrıca Türkistan geçmişte Türklerin manevi başkenti (Ruhani astana) olarak kabul gördüğü gibi günümüzde de Türk Dünyası’nın manevi başkenti olarak kabul görmüştür.

Bu itibarla Türkistan uzun yıllardan beri Orta Asya’nın önemli bir ilim ve irfan merkezi olmuştur. Bu şehirden değerli âlimler, filozoflar, yazarlar ve bilginler çıkmıştır. Bunlar arasında büyük bir mutasavvıf, gönül eri, İslam’ın ve Türk Dili’nin yaşaması için kendini vakfeden, bütün Türk ve İslam Dünyası’nın manevi önderlerinden birisi olarak kabul gören Hoca Ahmet Yesevî’dir. O Türkistan’da İslâm’ın ana esaslarına dayalı tasavvuf anlayışını geliştirmiş, ilim, edebiyat ve sanata önem veren irfan ocağı inşa eden ve geliştiren bir şahsiyet olarak temayüz etmiştir. Bu anlayışı büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlının “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl O’nda bulacaksınız?” ifadelerinde de görmek mümkündür. Buna bağlı olarak Hoca Ahmet Yesevi’nin yolundan gidenlerin sevdalılarının gönlünde de Türkistan şehrinin ayrı bir yeri vardır. Özellikle Timur’un 1396’da onun mezarının bulunduğu yerde yaptırdığı türbe sonraki devirlerde şehrin öneminin sürmesine vesile olmuştur. Hoca Ahmed Yesevî “Hazret-i Türkistan” adıyla da anıldığı için şehrin Türkistan adı buna bağlanmaktadır. Eser Türkiye tarafından 1993 yılında başlayan restorasyonla yenilendi. Ayrıca 2000 yılında Kazakistan hükümeti büyük etkinlikler ve törenlerle Türkistan şehrinin kuruluşunun 1500 yılını kutladı. Şehirde başta Kazaklar olmak üzere, Özbekler ve Ahıska Türkleri yaşamaktadır. Halkın geliri önemli ölçüde hayvancılığa ve tarıma dayanmaktadır.

Türkistan şehri sadece ruhanî tarafıyla değil, ayrıca tarihi ipek yolu üzerinde olması itibariyle ticarî ve maddî yönü de olan bir şehirdir. Şehre girerken yük ve yolcularıyla deve ve at kervanların heykellerin bulunması bize şehrin bu yönünü hatırlatmaktadır. Bu heykellerin benzeri tarihi Semerkant şehrinde, Recistan meydanının girişinde de bulunması bütün buraların büyük bir medeniyetin parçaları olduğunun adeta ispatı gibidir.

Türkistan’a girişinin yolun sağ tarafında binlerce hektarlık arazi üzerine 1992 yılında temelleri atılan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk Kazak Üniversitesinin Külliyesi bulunmaktadır. Külliyede Kazakistan zengin tarihinden motifler ve semboller taşıtan, binalar yan yana sıralanmışlardır.

Türk İslam dünyasının manevi başkenti saydığı ve Türklerin inanç, toplum ve manevi hayatında önemli bir yere sahip olan mutasavvıf, şair ve Yeseviyye tarikatının kurucusu olarak bilinen Hoca Ahmed Yesevî’nin yaşadığı ve türbesinin bulunduğu yerde yaşamak ve bulunmak bizlere de nasip oldu. Zira kaderde burasını sadece görmeyi değil, Köklü geçmişten Güçlü Geleceğe sloganıyla Türk Kazak dostluğunun sembolü olarak kurulan ve halen 32 Türk devleti, akraba topluluk ve özerk cumhuriyetlerden gelen öğrencilerin bulunduğu Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesinde görev yapmakta varmış. Tarihi süreç içerisinde pek çok insanın bu topraklara, bir gönül seferliği içerisinde hizmet ettiği ve faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Hizmet kervanının ruhu çok eskilere dayanmaktaydı. Bu gönül seferberliğinin ruhunu Tebe-i Tabiînin ileri gelenlerinden Süfyân-ı Sevrî’nin şu cümlesinde görmek mümkündür:

“Türkistan’da ezan okumak Mekke’de namaz kılmaktan daha faziletlidir.”

Şehir merkezine ulaşıldığında Hoca Ahmet Yesevi türbesi etrafı takriben 700 bin gül fidanlarıyla çevrilmiş geniş bir yolun sonunda bütün ihtişamıyla ayakta durmaktadır. Türbe binasının yanı başında tarihi mescit, çok eski zamanlara ait tarihi kalıntılar ve Hazret’in inziva döneminde yaşadığı öne sürülen yer altındaki küçük mahzen bulunmaktadır. Türbe’nin etrafında Türkistan tarihine ışık tutan zengin tarih müzesi, etnografya müzesi Türkistan büyükleri müzesi ve daha başka müzeler büyük Türk medeniyet ve uygarlığına meraklı ziyaretçilerinin hizmetindedir. Türbe UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. Şehirdeki en görkemli yapı Yesevi’nin külliyesidir, yöre halkı bu külliyeye “kesene” demektedir. Yeni evlenen veya dileğinin kabul olunmasını isteyen kimselerin dua ettiği yerler arasında yer alır.

Ahmet Yesevi Türbesi

Hoca Ahmet Yesevi Türbesi

Şehri tanımaya devam edecek olursak Türkistan, konum itibarıyla Taşkent, Bişkek, Almata, Çimkent, Moskova demir yolu güzergâhı üzerinde bulunduğu için Orta Asya’nın önemli başkent ve şehirlerinden kalkan trenler, Türkistan üzerinden Kızıl Orda ve Aktöbe’den geçerek Rusya Fedarasyonu’na ulaşır ve Moskova’ya varır. İstasyonun ana binası meydana hâkim muazzam bir mimari yapıttır.

Türkistan kentinde dikkat çeken en önemli binalardan biride Türkistan tiyatro binasıdır. İstasyona yakın bir mesafede bulunan tiyatro binası dış görünüm, giriş kısmı ve ana salonu tarihi görüntüsüyle dikkat çekmektedir. Türkistan’ın içerisinde bunlar dışında önemli ve görülecek yerler olabilir.

Bütün bunlarla birlikte Türkistan kentinin etrafında da tarihi ve doğal zenginlikleriyle dikkat çeken yerler ve mekânlar da bulunmaktadır. Bunlarda biri Hoca Ahmed Yesevî’nin türbesini ziyaret etmeden önce ziyaret edilmesi gereken hocası Arslan Bab’ın türbesidir. Halk arasındaki “Arslan Baba’da gecele, Hoca Ahmed’den de dile” şeklindeki kalıplaşmış sözün mânâsı burada yatmaktadır. Arslan Baba’nın kabri Otrar şehrindedir ve kabrinin başına kubbeli bir anıt mezar inşa edilmiştir. Arslan Baba’yı ziyaret ettikten sonra Tarihi Otırar şehrinin kalıntılarının bulunduğu Şavuldur kenti gelmektedir. Otırar Kalesi’nin yıkıntıları binlerce hektar araziyi kaplamaktadır. Şu anda kapsalı biçimde bu kazılar ve araştırmalar devam etmektedir. Ama bu büyük kentin kalıntılarının günümüzde ancak çok küçük bir bölümü gün ışığına çıkarılmış durumdadır. Otırar şehrinden çıkarılan tarihi eserler 10 kilometre uzaklıktaki müzede sergilenmektedir.

Gezilmeye değer yerlerden biri Türkistan’a 30 kilometre yakındaki Kentav kentidir. Kentav şirin ve sevimli bir kasaba konumundadır. Sovyetler Birliği döneminde kapalı bir maden kenti olan Kentav geniş caddeleri, ormanı andıran geniş parkları ve düzgün şehircilik planlamasıyla dikkat çekmektedir.

Burada ziyaret edilmesi gereken  ilim merkezlerinden Türkistan şehrine bağlı Karnak Medreselerinden bahsetmekte fayda vardır. Tarihi Karnak kasabası Türkistan’a 10 kilometre mesafede yer almakta olup, yemyeşil çevresi, meyve bahçeleri ve üzüm bağlarıyla ünlüdür. Pek çok değerli ve tarihi el yazması eserin halen buradaki aile kütüphanelerinde bulunduğu öne sürülmektedir. XIX. Asrın son yıllarında Karnak medreseleri Orta-Asya’da Buhara medreselerinden sonra dini ve ruhanî merkezler olarak kabul görmüştür. Bu medreselerle ilgili bilgilerimiz sınırlıdır. Karnakta bulunan Medreselerin sayılarının 4 ile 15’den fazla olduğu belirtilmektedir. Dört medrese; Halba, Molla Haşir, Abdulhayr Kadı ve Şa Muhammed Eşan adlarıyla bilinmektedir. Şa Muhammed Eşan medresesi Karnak’taki en büyük medreseler arasında yer alır ve Karnak ismini yükseklere çıkaran ve tanıtan meşhur Kazak şair Abay Kunanbayev, dedesi Şortanbay Kanayoğlu gibi birçok büyük şahsiyet bu medreseden ilim almıştır. Elde edilen bilgilere göre medrese sadece erkeklere yönelik olmayıp medrese müderrislerinin eşleri ve kız kardeşleri ilim sahibi kimseler olduklarından onlar da kız öğrencilere ders vermiş onları eğitmişlerdir. Burada birkaç yerde kız medresesi olduğu belirtilmektedir. Bu yönüyle de bu medreselerin önemini ortaya koymaktadır. Doğrusu Türkistan sınırları içerisinde yer alan Karnak medreselerinin Kazakistan din eğitimi için çok önemli bir tecrübe olduğunu ve dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu vesileyle kısa da olsa bu yazımızda Türkistan şehrini tanıtmaya ve bu şehirle ilgili izlenimlerimizi sizinle paylaşmaya çalıştık. Gerçekten bu özel şehir ve insanlarıyla ilgili yazılacak çok söz vardır ve anlatılacak çok yön bulunmaktadır. Tarihine, medeniyetine, kültürüne ve geçmişine ilgi duyan her insanımızın için başta Türkistan olmak üzere bütün ata yurdu görmesini, o güzel yerleri dolaşmasını ve oralarda yaşayan insanlarla tanışmasını ve güzellikleri diğer insanlarla paylaşmasını temenni etmekteyiz. Yeni dönemde bu kentle ve imarıyla ilgili çok güzel çalışmalar yapıldığını, ulaşım için yollar, havalimanı, yeni üniversite kurulması ve tarihi dokuya uygun binalar yapılması gibi güzel haberler duyuyoruz.

Bu güzel şehri görmemiz ve ziyaret etmemiz dileğiyle hoşça kalın.

Kaynakça:

Abbas Karaağaçlı, Türkistan Kal’ası,

Ahmet Taşağıl, “Türkistan”, DİA, İst. 2012, XLI, 556-560.

Ahmet Yıldırım, Hoca Ahmed Yesevî’nin Hadis Kültürü, Ankara 2012.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar