Bizimle İletişime Geçin

Tarih

Osmanlıda Bir Salgın Örneği: Sığır Vebası

Osmanlı Devleti, insandan insana bulaşan salgın hastalıklarda aldığı önlemlerin neredeyse aynısını hayvan hastalıklarında da uygulamıştır. Öncelikle hastalık mikrobunu taşıyan hayvanların tespitiyle beraber bu hayvanlar karantinaya alınarak sağlam hayvanlarla ilişkisi kesilmekteydi. Hastalığın bölgesel olarak tespiti halinde ise kordon adı verilen tedbirle hastalık olan yerden diğer yerlere hayvanların geçişi engelleniyordu.

EKLENDİ

:

Tarih boyunca meydana gelen salgın hastalıklar insanları etkilediği gibi hayvanları da etkilemiştir. Hayvanlar arasında meydana gelen başta sığır vebası ve zâtülcenb gibi salgın hastalıklar milyonlarca hayvanın telef olmasına ve devlet ekonomilerinin ciddi zararlar görmesine neden olmuştur. Özellikle sığır vebası 18. yüzyılın başından 1. Dünya Savaşı’na kadar olan süreç boyunca bütün Dünya’da etkili olmuştur.

Sığır vebası, hastalık mikrobunu taşıyan hayvanların ya da hastalığa neden olan mikrobun değişik yollarla farklı yerlere taşınarak hayvanlara geçmesiyle bulaşmaktaydı. Mesela bir göçmen kuşun ayağındaki mikrobun hastalığın başka bir yere taşınması bile hastalığın yayılması için yeterli olabiliyordu. Ayrıca kıyı bölgelerinde yelkenlilerin denetimsiz faaliyetleri de hastalığı bu yayılmasını sağlamıştır. Bu nedenle Osmanlı Devleti hayvan hastalıklarının kontrol altına alınması noktasında deniz araçlarının faaliyetleri üzerinde önemle durmuştur.

Osmanlı arşiv belgelerine göre hastalığın kent içlerinde dağılmasını sağlayan başlıca nedenler ise; kente su taşıyan su kemerlerinin temiz olmaması, kanalizasyon sularının gelişigüzel açıktan akması, han, bekar odaları, aşçı ve bakkal dükkanlarının temizliklerine dikkat edilmemesi gibi nedenler sayılmaktadır. Sığır vebası 18. yüzyılın başlarından itibaren özellikle Avrupa’da etkili olmuştur.

Öyle ki 1711-1714 yılları arasında Tataristan, Lehistan, Macaristan, Prusya, Avusturya, Güney Almanya, İsviçre, İtalya, Fransa, Hollanda ve İngiltere’yi de içerisine alan bir çemberde 1.500.000 kadar sığır cinsi hayvan sığır vebasından ölmüştür.

1740 ile 1750 yılları arasında bütün Avrupa’da 3.000.000, 1745 ile 1752 yıllarında sadece Danimarka’da 2.000.000, 1841’de Mısır’da 500.000, 1844- 1845’te Rusya’da 1.000.000, 1860’da yine Rusya’da 238. 718 hayvan bu hastalıktan dolayı telef olmuştur.

Aynı yıl Hollanda’da 68. 550, 1870- 1871’de Fransa’da 100.000 hayvan ölmüştür. Batı Rusya’da 1885 yılında 350.000, 1886’da 268.000, 1887’de 76.000, 1888’de 37.000, 1888- 1893’e kadar da 1.062.032 sığır cinsi hayvan ölmüştür.

Güney Afrika’da 1897- 1898’de 2.280.000, Mısır’da 1903- 1906 senelerinde 500.000 sığır cinsi hayvan sığır vebasından telef olmuştur.

Hastalığın Osmanlı Devleti’nde görülmesi ise 93 Harbi adı verilen 1877- 1878 Osmanlı- Rus Savaşı’ndan sonradır. Eldeki verilere göre Osmanlı Devleti’ndeki ilk önemli sığır vebası salgını 1889’da İzmir’den başlayarak Anadolu’nun tamamına yayılan salgındır. Bu salgın sırasında başta sığır türü olmak üzere binlerce hayvan ölmüştür. Aynı hastalıktan dolayı 1890 ile 1900 yılları arasında Anadolu’nun pek çok yerinde binlerce hayvan telef olmuştur. Sığır vebası hastalığı 1. Dünya Savaşı’na kadar irili ufaklı salgınlarla etkisini devam ettirmiştir.

Osmanlı Devleti, insandan insana bulaşan salgın hastalıklarda aldığı önlemlerin neredeyse aynısını hayvan hastalıklarında da uygulamıştır. Öncelikle hastalık mikrobunu taşıyan hayvanların tespitiyle beraber bu hayvanlar karantinaya alınarak sağlam hayvanlarla ilişkisi kesilmekteydi.

Hastalığın bölgesel olarak tespiti halinde ise kordon adı verilen tedbirle hastalık olan yerden diğer yerlere hayvanların geçişi engelleniyordu. Kordon uygulamasında hastalığın olduğu bölgenin çevresine belli aralıklarla jandarmalar dizilerek bir çember oluşturuluyor; hastalık olan yerden hayvan geçişi ve hastalığı yayabileceği değerlendirilen her şeyin geçişi engelleniyordu.

Bunun yanında Osmanlı Devleti halkın da hayvan hastalıkları konusunda bilinçlendirilmesi için belli aralıklarla nizamnameler yayınlayarak hasta hayvanların ne şekilde itlaf edileceğine dair ahaliyi gazeteler üzerinden bilgilendiriyordu. Bu nizamnamelere göre hasta hayvanın derhal kesilerek, kanı dahil her şeyiyle toprağa gömülmesi ve üzerine yanmış kireç atılması gerekiyordu. Ancak Osmanlı Devleti’nin gittikçe sıkılaştırdığı önlemlere rağmen başta toplumun hayvan hastalıkları konusundaki bilgisizliğinin yanında diğer birtakım imkânsızlıklar nedeniyle hastalığın yayılımı engellenemiyordu.

Hayvanlar arasında meydana gelen salgın hastalıkları engellemesi beklenilen baytarlık mesleği Avrupa’da milyonlarla ifade edilen hayvanın ölmesiyle beraber devlet ekonomilerinin bundan ciddi zarar görmesinden sonra gelişebilmiştir.

17. yüzyılın sonları ile 18. yüzyılın başlarında sadece Almanya’da 30.000.000, bütün Avrupa’da ise 200.000.000 hayvan sığır vebasından ölmüştür. Ölen bu hayvanların değeri yaklaşık 37 milyar franktan fazladır. Böylesine büyük ekonomik kayıplar Avrupa’da baytar okullarının kurulmasına ve bu mesleğin gelişmesine öncülük etmiştir. Modern anlamda ilk baytar okulunun 1763’te Fransa’nın Lyon kentinde Claude Bourgelat tarafından kurulduğu kabul edilir.

Osmanlı Devleti’nde modern anlamda baytarlık eğitiminin verildiği okullar Avrupa’dan yaklaşık 150 yıl sonra kurulabilmiştir. Osmanlı Devleti’nde baytarlık eğitimi daha ziyade askeri hayvanların bakımının yapılmasına matuf bir çaba olarak 1835 yılında başlamıştır.

Harp okulu bünyesinde kurulan baytar sınıfı ilk mezunlarını 1853 yılında vermiştir. Sivil anlamda ise baytar okulu ancak 1889’da kurularak ilk mezunlarını 1893 yılında 4 yıllık bir eğitimin sonunda vermiştir. Bu okulda verilen eğitim daha ziyade klasik bilgilerden oluşmakta ve bilimsel açıdan yetersiz kalmıştır.

Baytar okullarının kurulmasına rağmen 20. yüzyılın başında Osmanlı Devleti’deki toplam baytar sayısı 250 olarak belirtilmektedir. Buna karşılık aynı tarihlerde sadece Almanya’da toplam baytar sayısı 6.000 civarındadır. Öte yandan zaten az sayıdaki baytarın İstanbul ve Trakya’da bulunması, Osmanlı Devleti’nin diğer yerlerinde hayvan hastalıklarının engellenmesine dönük pratiklerin başarısızlığına neden olmuştur.

Baytarlardan yoksun kalan ahali 19. yüzyılın sonlarında yaygınlaşan basılı medya üzerinden eğitilmeye çalışılmışsa da okur- yazar sayısının düşüklüğü ve diğer nedenlerle hastalığın etkisi kırılamamıştır. Osmanlı Devleti yayınladığı nizamnamelerde hayvan hastalıklarının engellenmesine dönük olarak belirlenen kurallara uymayanlara para ve hapis cezası verilmesine dair düzenlemeler yapmışsa da bu cezalar hastalığın ortadan kaldırılması noktasında başarılı olamamış ve özellikle sığır vebasının ortadan kaldırılmasına dönük asıl gelişmeler 19. yüzyılın sonunda sığır vebası aşısının bulunmasıyla yaşanmıştır.

Dünya genelinde milyonlarca hayvanın ölmesine neden olan sığır vebası hastalığına karşı aşı geliştirme çabaları daha eskilere dayanmakla beraber 19. yüzyılın son çeyreğinde yoğunluk kazanmıştır. Avrupa merkezli Koch ve Pasteur enstitülerinin bu konuda yaptıkları uzun soluklu çalışmalar sonuçsuz kalmıştır.

Sığır vebası aşısı üretimi çalışmalarında asıl ivme Osmanlı Bakteriyolojihane-i Şahane Müdürü Maurice Nicolle’un 3 Mart 1898’de Çatalca’da başlayan salgın sırasında hasta hayvanlar üzerinde yaptığı incelemelerde hastalık mikrobunu keşfiyle yaşanmıştır.

Maurice Nicolle, daha önce Pasteur Enstitüsü’ndeyken İstanbul’daki bir salgını önlemesi için Paris’ten gönderilmiş ve daha sonra Sultan II. Abdülhamid’in isteği doğrultusunda kurulan Bakteriyolojihane-i Şahane’nin müdürü olmuştur.

Maurice Nicolle’un sığır vebası mikrobunu keşfiyle beraber 1902 yılında aşının seri üretimine başlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin ve yurtdışından gelen aşı talebine Bakteriyoloji-i Şahane’nin tek başına cevap verememesinden dolayı Eskişehir ve Erzincan’da birer serum üretim bakteriyolojihanesi daha kurulmuştur. Bu iki merkezde üretilen serumların Anadolu’nun dağlık coğrafyasındaki bölgelere dağıtımı sırasında zarar görmeleri ve aşının dağıtımında yaşanan diğer zorluklar nedeniyle Diyarbakır ve Halep’te birer tane daha serum üretim merkezi kurulması düşünülmüşse de bu gerçekleştirilememiştir. Serum üretiminin artmasıyla beraber 1912’de 12.394 olan hayvan telefatı 1913’te 10.094 ve 1914’te 6. 103’e kadar gerilemiştir. 1 Dünya Savaşından sonra ise hastalık etkisini yitirmiştir.

Sabri Mengirkaon

Okumaya Devam Et...

Tarih

İktisat Tarihcisi Mehmed Genç Hoca’nın Vefatına Tarih

EKLENDİ

:

Arşiv’in piri Hoca

Kemal nihriri Hoca

Sekiz cennete gitti

”Artvin’li Mehmed Hoca”

1442

Prof. Dr. Mustafa Kara

Okumaya Devam Et...

Tarih

Çanakkale… Çanakkale…

Mehmetçiğin üzerine üflenen iman ve aşk onu meleklerle kol kola, omuz omuza korkusuzca hep ileri götürmüştü. Bir kişi, beş kişi, on kişi hiç fark etmiyordu… Geriyi hiç düşünmediler. Karşılarındaki dağ olsa ezecek, set olsa yıkıp geçecek cesaretleri vardı… İzahı edilemez bir durumdu bu… Allah’ın yardımıyla yazılmış bir destan… Gözünü kırpmadan şahadete yürüyen gencecik fidanlar.

EKLENDİ

:

18 Mart 1915…

Çanakkale… Çanakkale… Kanla yazılmış bir destan… Geleceğe bırakılmış kutlu bir miras… Ümmetin kabul olunmuş duası… Varlık yokluk mücadelesi… Ya zafer, ya ölüm… Ötesi yoktu.

Sultan Fatih karadan gemileri yürütmüştü de şimdi ‘ateşten denizlerde mumdan gemiler’ geçirme zamanıydı. Görünürde olmayacak bir işti yani ki… Ancak Allah, “Ol!” dedikten sonra onu kim engelleyebilirdi ki… Yüce Yaratıcı bir kere “Ol!” demişti… Düşmanın gözüne perde inmiş, dizlerinin bağı çözülmüş, cesareti kırılmış, en ağır makineleri işlemez olmuştu…

Mehmetçiğin üzerine üflenen iman ve aşk onu meleklerle kol kola, omuz omuza korkusuzca hep ileri götürmüştü. Bir kişi, beş kişi, on kişi hiç fark etmiyordu… Geriyi hiç düşünmediler. Karşılarındaki dağ olsa ezecek, set olsa yıkıp geçecek cesaretleri vardı… İzahı edilemez bir durumdu bu… Allah’ın yardımıyla yazılmış bir destan… Gözünü kırpmadan şahadete yürüyen gencecik fidanlar.

Çanakkale destanı… Kutlu bir diriliş… Yetişmiş bir nesil, yaprak misali kara toprağa düşüyor tek tek. Yine o aynı nesil kurtuluş mücadelesinin meşalesini yakıyorlar mezarlarından hep beraber. “Kim demiş, her şeyin bitişi ölüm / Destanlar yayılır mezarımızdan.” diyor ya Âkif İnan, işte öyle bir şey…

Bir tarafta zamanın en gelişmiş donanmaları, silahları, askerleri… Madde, teknoloji, kibir, gurur, kendini beğenmişlik, gösteriş ve daha neler neler… Diğer tarafta kısıtlı imkânlar, tükenmek üzere olan silahlar, mermiler, mayınlar… Aç ve susuz kalmış bedenler… Ama yine de maneviyat, ruh, iman, aşk, cesaret, kardeşlik… “Ölürsem şehit, kalırsam gazi!” dedirten şuur ile kahramanlaşan askerler… Bu ruh ile “…Nice az topluluklar çok topluluklara karşı galip gelmişlerdir…” (Bakara, 249) Bu ruh ile uykusu gelen gözler uyumadı, acıkan karınlar doydu,  susayan dudaklar susuzluğunu giderdi…

“Müminler bir vücudun azaları gibidirler, birisi rahatsızlanırsa diğer uzuvlar da onun acısını paylaşır…” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) hadisini düstur edinen İslâm coğrafyasından pek çok Müslüman, Anadolu’daki kardeşini yalnız bırakmamak için hiç düşünmeden cepheye koştu… Memleketin her bir köşesinden gelen yiğitlerle saf tuttular… Beraberce ölüme tebessüm ettiler…

Seyit Onbaşı… Mehmet Muzaffer… Hasan Onbaşı… 57.Alay… Ömer Çavuş… Yahya Çavuş ve arkadaşları… Kınalı Hasan… Ve nice isimsiz kahraman… Kanla yazılan ve sırrı hâlâ çözülememiş büyük bir destan… Çanakkale…

Seddülbahir, Kilitbahir, Arıburnu, Conkbayırı, Gelibolu… Kara, deniz, hava, ateş… Her taraf kuşatma altında… Göz gözü görmüyor… Göğüs göğüse, nefes nefese amansız bir mücadele… “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi, / En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.” diye tarif ediyor manzaranın dehşetini Mehmed Âkif… Ve ekliyor Necmettin Halil Onan; “Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın / Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.”

Çanakkale, yenilmez zannedilen donanmaların nasıl hezimete uğratıldığının resmidir… “Hasta Adam”ın aslında ne olduğunun ifadesidir Çanakkale… Memleketin her bir karış toprağını kendi aralarında paylaştığını zanneden zavallı devletler görmüşlerdir ki Türk devleti ve milleti ne parçalanır, ne bölünür ne de sömürülür… Anadolu ruhu ve göğüslerdeki iman buna engel olmuştur… Kurtuluş Savaşı ve İstiklâl mücadelesi Çanakkale’de elde edilen işte bu ruh ile başarıya ulaşmıştır.

18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü vesilesiyle şehitlerimize, gazilerimize, milletimize, memleketimize, İslam dünyasına, bütün insanlığa her daim dua, dua, dua…

Okumaya Devam Et...

Tarih

Gün 28 Ay Şubat Yıl 97 Vicdanların Buz Kestiği Bir Günün Hikâyesi

Şubatın soğuğuna razıydık. “Kış kışlığını göstermeli” derlerdi eskiler. Şubat da soğuğunu gösterecekti elbet. Zaten tecrübeliydik ona ve hazırdık. Ama soğuktan buz kesen vicdanlara değil; kaskatı olmuş kalplere, donmuş yabancılaşmış suratlara, yad yabanla tıkanmış kulaklara, kapkara is çökmüş gözlere, ruhu yabancılaşmış bedenlere, içi boşalmış cesetlere hiç hazır değildik.

EKLENDİ

:

Soğuktur Şubat günleri. Başı da soğuk sonu da. Oynaktır biraz da sonu. Bir 28 olur bir 29. Şu post modern darbenin o güne denk gelmesi tesadüf müdür acep? Tesadüf müdür, kurtların şehre inmesi o günlerde? Koyunların büzüşmesi, kuzuların meleşmesi, mazlumun ensesinde zalimin soğuk nefesi. Bütün bunlar tesadüf müdür? Yoksa sabitesi olmayan kafalara göre yapılmış bir ayarlama mıdır bu?

Söyleyin ak yazmalı nineler, al yazmalı anneler, başı önünde halalar ve teyzeler, utangaç tazeler… Siz söyleyin ki suları kaplayan buzlar kırılsın, çatıları tutan karlar erisin, sokakları örten puslar silinsin, kurt ile kuzu ayırt edilsin…

Sizin yüreğinizdir her şeyi ısıtan, buzları eriten, soğukları sıcak kılan, karanlıkları ışıtan…

Bakmayın sizin yazmanıza, örtünüze, giysinize söz söyleyenlere, laf atanlara, takılanlara… Onlar aynanın karşısına geçip kendi kültürlerine, değerlerine ve medeniyetlerine yabancılaşmış kafalarına baksınlar. Efendilerinin karşısındaki ezik ruh hallerini görsünler…

Bakmayın! Neticede Allah’ın dediği olur. Onların davası dünyada kalır, ya çürür kaybolur, ya yanar kül olur, zamanın yelinde savrulur.

Oldu da nitekim.

Sizin duruşunuz kaldı, yüreğinizdeki sevgi, vicdanınızdaki sızı, içinizdeki umut ışığı…

Şubatın soğuğuna razıydık. “Kış kışlığını göstermeli” derlerdi eskiler. Şubat da soğuğunu gösterecekti elbet. Zaten tecrübeliydik ona ve hazırdık. Ama soğuktan buz kesen vicdanlara değil; kaskatı olmuş kalplere, donmuş yabancılaşmış suratlara, yad yabanla tıkanmış kulaklara, kapkara is çökmüş gözlere, ruhu yabancılaşmış bedenlere, içi boşalmış cesetlere hiç hazır değildik.

Sakın karıştırmayın! Bizler öyle rakamlarda, günlerde, aylarda uğursuzluk arayanlardan değiliz. Eşyada ne şeamet ararız ne de keramet, Hakk’ın yarattığında vardır bir hikmet, yeter kişide olsun güzel bir niyet, Allah nasip eder hem hidayet hem istikamet. Bizler bunu bilir, buna inanırız. O yüzden ne aylardan Şubat’a ne günlerden 28’e takılıp kalırız. O günün kendisine değil o günde olanlara; vicdansızlıklara, kalpsizliklere, ciğersizliklere ve ruhsuz hallere bakarız. Rakam ve gün takıntılarının medeniyetimizde yeri olmaz. Bundandır, dinimizde hurafelere itibar olunmaz.

Ama ne ki, Yüce Allah’ın verdiği her emri tam yerinde ve tam zamanında yaparız. Bunu kulluğun gereği olarak yaparız. Biz, O’na kul oluruz, onların efendilerine değil. Her şeyi yaratan Yüce Rabbimize yönelir, her şeyin O’ndan geldiğini biliriz. Yarattığı her şeyin bir hayır bir de şer tarafının olduğunu Kitap’ından öğreniriz. Hayra yönelir, şerden uzak dururuz. Hele ki şu imtihan meydanında, çift kutuplu insanların dünyasında. Uykuda, uyanıklıkta hatta rüyada.

Olmadı mı? Kimileri hayallerle, kimileri rüyalarla kandırdı bizi. Yüzleri ne kadar aydınlıksa, içleri o kadar karanlıktı. Zira küp içindekini sızdırırdı. O yüzden hep karanlıkları kolluyorlardı,  yarasalar gibi gece karanlığında saldırıyorlardı.

Sağdan girdiler, soldan çıktılar; bu taraftan göründüler, o tarafa döndüler; buradan aldılar, orada sattılar; milletine uzak, onlara uşaktılar; bizlere diklendiler, onlara eziktiler… Hâsılı hayatları hesaptı, sonları bataktı.

İşte böyle dostlar! Şubat’ın 28’inde başladı baskılar, baskıcı kararlar ve despotluklar. Bir başka sürümleriydi 27 Mayıslar, 12 Martlar, 12 Eylüller, 15 Temmuzlar. Bin yıl sürecek dendi, Allah’a şükür ki, sayılı günlerle geçti. Sevinçleri kursaklarında kaldı. Onlar bunu ebedi sandı, güya dünyaya kazık kakacaklardı. Unutmuşlardı her şeyin geçici oluğunu, göllerin donduğunu, çimenlerin kuruduğunu, güllerin solduğunu… Evrenin bir yaratanının ve yöneteninin olduğunu.

Nerede şimdi o haddi aşanlar, esip gürleyip taşanlar, başörtüsüyle savaşanlar?

Gencecik çocukları kovalatanlar, okulların önüne barikat kuranlar, üniversite kapılarını bu toprağın insanına kapatanlar, derslerden öğrenci atanlar, bir makam-mansıp uğruna eşini dostunu satanlar… Sahi nerede şimdi onlar?

Bir de, bir batıp bir çıkanlar, bir görünüp bir kaybolanlar, yağmur nereye yağarsa tarlasını oraya taşıyanlar, ilk gelen trenin ön vagonuna kurulanlar…

İşte böyle, her zaman olduğu gibi o günün de fırsatçıları türedi. Allah bazılarına aradıkları fırsatları verdi, aslında onları öyle denedi. Bu bir imtihandı ama onlar görmediler. Görünmeyeceklerini zannettiler. O zaman görünmeyenler, bir imza atmaktan bile kaçınanlar, yine tuttular köşeleri. Tatlı su mücahitleri, görmediğinin şahitleri, bilmediğinin müdafileri…

O günlerde sakalsız bıyıksız kamufle olanlar, şimdilerde göbeklerine kadar sakal uzatanlar…

Eee… gün biter, günler geçer, kurulur mahşer, herkese verilir defter. İlahi adalet kılı kırk eder, ölçer biçer, onları da hesaba çeker…

Neleri gördük, kimleri tanıdık, nice tecrübeler edindik o günlerde. Olana sevindik, olmayana sabrettik. Çalıştık didindik. Ne edindiysek Rabbimizin inayetiyle edindik, bugünlere geldik, bin şükür dedik, vesile olan kullarına da teşekkürü borç bildik. Ellerimizi semaya kaldırıp “Rabbimiz o günleri bir daha bu millete göstermesin!” diye dualar ettik.

O günlerin gerçek kahramanları, bugünlerde unutulsa da adları, ötede elbet ortaya çıkacak şanları. Ama kalacak milletin sinesinde namları… Zaten onlar dünya namı, şanı ve şöhreti peşinde değildiler; niyetleri ilahi rızaya ermekti, erdiler; sevap bohçasını derdiler; daha geçenlerde duydum, sessiz sedasız bu dünyadan göç ettiler… Hoşnut olundukları ve hoşnut olacakları müjdesiyle sevindiler…

Peki, nerede şimdi, haddi aşanlar, çizmeden taşanlar, başörtülü eş üzerinden çatışma çıkartanlar, gencecik çocukların başörtüsüyle savaşanlar?

Onlar da yerlerini alacaklar, adalet terazisine konacaklar, hak ettikleri karşılığı bulacaklar; o mağdur ve mazlum gençlerin nefeslerini enselerinde duyacaklar. Uzak değil, yakında. Kimse kalmadı bu dünyada, kalmayacak bundan sonra da. Herkes toplanacak ilahî huzurda. Kuzunun hakkı kurttan alınacak, ak koyun kara koyun orada birbirinden ayrılacak.

Ama istiyoruz ki, burada da adalet bir nebze olsun gerçekleşsin! Haksızlığa uğrayanların belki bütün kayıpları değilse de, en azından yok edilen itibarları iade edilsin.

Yoksa toplayıp geri veremeyiz onların gözyaşlarını, onaramayız kırılan kalplerini, kaldıramayız yıkılan umutlarını, iade edemeyiz yok edilen geleceklerini. Ama hiç değilse yüreklerine bir su serpebiliriz. Bir gönül alma teşebbüsünde bulunabiliriz. Umutlarını tazeler, yeni nesillere aktarabiliriz. Gelecek kuşakların kaygılarını dağıtır, ufuklarını aydınlatır, umutlarını artırabiliriz…

Bunu yapabiliriz!

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar