Bizimle İletişime Geçin

Söyleşi

Prof. Dr. Feridun Emecen: Osmanlı’nın Dinamiklerini Hâlâ Anlamaya Çalışıyoruz

EKLENDİ

:

Türkiye’nin önemli Osmanlı Tarihi otoritelerinden Prof. Dr. Feridun Emecen ile tarih merkezli olmak üzere farklı konularda bir röportaj gerçekleştirdik. Osmanlı’nın devlet anlayışı; dinamikleri, arşiv çalışmasının ehemmiyeti, Anadolu Beylikleri, ‘kimlik’ ve ‘biz’ kavramları, tarihî diziler öne çıkan başlıklardan. Prof. Dr. Emecen’in sözlerinden gençlerin, tarih araştırmacılarının ve tarihe ilgi duyan herkesin alacağı notlar olacağını düşünüyorum.

Türkiye’nin son dönemde yetiştirdiği en seçkin tarih otoritelerinden birisiniz. Başa dönüp soralım; sizi tarihçi olmaya sevk eden ve teşvik eden sâikler nelerdi?

Öncelikle öyle seçkin bir tarihçi olup olmadığım hakkında kendimce kuvvetli şüphelerim olduğunu açık söyleyeyim. Hele otorite, hiç öyle olduğumu sanmıyorum. Ben kendi çapında biraz da şahsi merakının peşinde koşan anlamaya çalışan ve bunu da kaleme alanlar safında ancak yer alabilirim.

Tarihçiliğe sevk eden sebepler diye soruyorsunuz, böyle bir sebep için hemen pek çok kimse gibi bilinmeyen geçmişe olan merak şeklinde bir açıklama getirebilirim. Önceleri bunu bir “meslek” olarak hiç düşünmüyordum. Aslında meslek demek de pek doğru tanımlama olmadı ama anlaşılması için böyle dedim.

Üniversite tercihlerinde tarih bölümü ilk sırayı tabii ki almıyordu fakat tercihler arasında baş sıralara doğru onu da yazmamı sanki sihirli bir el işaretletti. Demek ki bu yolda bir kısmetimiz varmış, fakülteye girince de kitapların, arşivlerin atmosferi, bilinmeyenlere uzanma yolunda uçsuz bucaksız bir alanla karşı karşıya kalma vs. söz konusu yolu açmış oldu.

Yeniçağ Kürsüsünün son ‘Haşmetli’ dönemine tanık oldum!..

Lisans eğitiminizi İstanbul Üniversitesi’nde aldınız. İstanbul Üniversitesi, tarih sahasında parlak bir eğitim kurumu. Hocalarınız kimlerdi ve size tesirlerini unutamadığınız isimler var mı?

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türkiye’nin bu alandaki en eski ilim yuvası olma özelliğini haizdir. Tarih Bölümü keza. Üniversite reformundan önce Darülfünun döneminde de bu şubede isimleri çok iyi bilinen hocalar ders vermiş ve bunların bakış açıları doğrultusunda oluşan bir tarih zihniyeti doğmuş.

Bizim dönemlerine yetiştiğimiz hocalarımız bu nesilden ders almış, üniversitenin modern anlamda teşekkülü sırasında ya orada eğitim görmüş ya da akademik kariyere adım atmış kimselerdi. Bunların taşıdığı tarihçilik tarzı klasik anlamda kaynakların çözümlenmesi ve yorumlarıyla şekillenen büyük anlatımları öngören ama bir ölçüde bunun sosyal boyutlarını da ıskalamayan bir özellik gösteriyordu.

Kavramlarla ve teorik alt yapılarla beslenmeyen, kendi gelenek çizgisini sürdüren ama bu ilk söylediğim noktaların farkında olmakla birlikte henüz bu safhaya gelinemediğini düşünen bir anlayıştan söz ediyorum. Osmanlı tarihi ağırlıklı olarak tabi bunu söylüyorum.

Benim ders gördüğüm sonra asistan olarak birlikte çalıştığım hocalarım o dönemdeki adıyla Tarih Bölümünün Yeniçağ Tarihi Kürsüsü mensupları olarak, Memlük-Osmanlı ve Karaman-Osmanlı ilişkileri üzerinde yaptığı çalışmalarla tanınan Prof. Dr. Şehabettin Tekindağ, XVIII. asır Osmanlı tarihi ve Patrona İsyanı çalışmasıyla bilinen Prof. Dr. Münir Aktepe ve tabi Osmanlı kaynakları üzerinde otorite ve bu sahada çok tanınmış “hâzâ” bir ilim adamı olan Osmanlı-Safevi münasebetleri üzerinde hâlâ eskimeyen çalışmaları bulunan Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu’dur.

Tabii ki o dönemlerde (1980) asistan olarak girdiğim kürsüde yakın irtibatta bulunduğum birlikte çalıştığım Mücteba İlgürel, İsmet Miroğlu, Yusuf Halaçoğlu, İlhan Şahin’i de zikretmeliyim.

Ben Yeniçağ Tarihi kürsüsünün son “haşmetli” dönemine şahit oldum ve üniversitede YÖK ile beraber yeni gelişen akademik yapılanmalar sonucu bunun dramatik olarak nasıl dağıldığını da yakında gördüm. Hocalarımın hepsi de birbirinden değerli kimselerdi ama doktora çalışmamı beraber yürüttüğüm rahmetli hocam Bekir Kütükoğlu’nun benim nezdimde bambaşka bir yeri vardır.

Osmanlı arşivine yönelince büyük bir ufuk gelişmesi yaşadım

Şüphesiz ki lisans eğitimi kuvvetli bir üniversitede eğitim görmenin sonraki çalışmalarınıza katkısı büyüktür. Fakat bu eğitimin yanında üniversite yıllarınızda daha sonraki akademik hayatınızı besleyecek ne tür çalışmalara yöneldiniz?

Talebelik yıllarımı soruyorsanız, ağırlık olarak Yeniçağ tarihi hudutlarında Osmanlı tarihi derslerini ağırlıklı olarak gördük. İlk anlarda pek bir şeyin farkında değildik. Fakat Osmanlı kaynakları okumaya ve bunlarla ilgili seminerlere katılmaya, özellikle de Osmanlı Arşivi’ne gitmeye başlayınca büyük bir ufuk genişlemesi yaşadığımı hemen söyleyebilirim.

Vaktiyle ne kadar naif düşünceler taşıdığımı bu kaynakların içine dalınca ve arşivi de tanıyınca anladım. Bilhassa üçüncü sınıftan itibaren kendimce ciddi bir farklılık yaşadığımı ifade etmeliyim. İlk önemli ödev konum Koçi Bey Risalesi üzerineydi. Sonra metinlere merak sardım, bitirme tezimi de o sırada yeni Doçent olmuş Mücteba İlgürel hocamla yaptım. Konum Taylesanizade Abdullah adlı bir tarihçinin eseriydi. Hakkında hiçbir şey bilinmeyen adı bile kataloglara yanlış geçen bu tarihçiyi bu vesileyle yaptığım çalışmalarla tanımlamış oldum.

Lisans eğitiminizin ardından Klasik dönem Osmanlı tarihine yöneldiniz ve çalışmalarınızı bu sahada teksif ettiniz. Bu tercihin sebepleri nelerdi?

Çalışmalarımı Yeniçağ Tarihi hududunda genellikle tuttum. Yani Osmanlı devleti ağırlıklı olarak kuruluş döneminden XVIII. asra kadar değişik konularda çalıştım, yazılarım çıktı. Doktora konum şehir tarihiydi ve yine XVI. asrı kapsıyordu. Bu minvalde Osmanlı siyasi, sosyal tarihi ve bürokrasisi, müesseseleri hakkında farklı araştırmalara imza attım. Bu tercihin aslında lisans eğitimim sırasındaki alakayla doğrudan bağlantılı olduğunu söylemeliyim. Böyle bir tercih yaptığım için hiç de pişman değilim.

Arşiv olmadan devasa Osmanlı tarihi anlaşılamaz

Akademik çalışmalarınızda arşiv araştırmalarının önemli yer tuttuğunu görüyoruz. Arşiv, tarih araştırmalarında, husûsen de Osmanlı tarihi sahasında nasıl bir yere ve öneme sahiptir?

Gerçekte Osmanlı tarihini cazip kılan en önemli husus, hâlâ araştırmayı bekleyen milyonlarla ifade edilen arşiv malzemesidir. Yaptığınız her çalışmada yeni bir mevzuyu aydınlatabilecek, yeni bir katkıyı ortaya koyabilecek şansa sahip oluyorsunuz. Devasa Osmanlı tarihini arşiv olmadan anlayamazsınız.

Kitabi kaynaklar kadar devletin ürettiği evrak, defter serileri bize pek çok cepheden yepyeni bilgiler takdim etmekte. Önemli olan bunları nasıl kullanabileceğimizi bilmektir şüphesiz. Yeni teorik yaklaşımlar ve eğilimlere dikkat ederek arşiv belgelerini bu zeminde okuyabilmek önemli bir katkıyı beraberinde getirir. Fakat belgeleri alt alta sıralayıp bunları tasviri olarak anlatma yolu ne yazık ki çok yaygın.

Bu belgeler çalışmaların temelidir ama aynı zamanda aracıdır. Aracı olma hâlinden onları çıkarıp bizatihi kendi çevresinde ele almak fikrime göre faydasız, pek anlamı olmayan çalışmalar olmaktan başka bir şey olmaz.

1980’ler, Soğuk Savaş’ın sona erme sancılarıyla geçti. Ve nihayet 90’ların başında Sovyet Bloku’nun çözülmesiyle birlikte açılan yeni dönemde tarihe yönelik ilgi artmaya başladı. Size göre tarihe yönelik bu ilgi artışının sebepleri nelerdir?

Dünyadaki gelişmeler içinde tarihe karşı olan ilginin artması keyfiyetine şaşırmamak lazım. Herkes bir şekilde bugün gelinen noktada yeni gelişmelerin tarihi temellendirmesine ihtiyaç duyuyor. Türkiye’de ise tarihe ilginin bu konuyla pek ilgisi yok galiba.

Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell 15 Eylül’de Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada Avrupa’nın Rusya, Çin ve Türkiye’nin imparatorluk olarak geri döndüğü koşullarla karşı karşıya bulunduğu yönünde bir tespitte bulundu. Siz, imparatorluklar çağının geri döndüğü yönündeki tespitlere katılır mısınız?

Siyasiler, siyaset bilimcileri geleceğe yönelik böyle istidlaller yapar, lazımdır da şüphesiz. Tarihçilerin işi mazidir. Geleceğe ne taşınır, bunu yapılan tarihi çalışmalar bir ölçüde tayin eder diye düşünüyorum. Ne olacağını kimse bilmez.

Tarihî kadim anlayışlarla bezeli imparatorluklar mazide kalmıştır, burada asıl problem “modern imparatorluk” fikriyatıdır. Bunun için önce AB’den başlamalı değil mi?

Esas Mesele ‘Biz’den Başlıyor

Türkiye’nin Tanzimat’tan bu yana en temel meselelerinden birisi, hangi medeniyet çevresinde yer almamız gerektiği. Kimlik sorunları da buradan çıkıyor. Hatta bir dönemin ünlü ‘Doğu-Batı sorunsalı’ da esasen bu karşıtlığa ve kimlik tartışmasına işaret ediyor. Bir otorite olarak size yöneltelim bu soruyu: Esas itibariyle biz kimiz?

Tanzimat’tan bu yana ortaya konulan temel çözüm Batı sistemidir. Bu çok açıktır ve gelişmeler de bütün Osmanlı sisteminin batıya göre modellendiği noktasını sarahaten gösterir. Kimlik meselesi bununla bağlantılı mı? Pek emin değilim. Bunu burada tartışamayız, eskilerin deyimiyle “itale-i lisan”a yol açar.

Tarih bize kim olduğumuz noktasında çok açık işaretler veriyor. Bunu farklı yerlere çekmenin kimseye faydası yok. Esasen mesele de “biz” den başlıyor. Biz denmekle kastedileni anlarsak soruya da cevap veririz. Bu kadarla iktifa edeyim.

Osmanlı’nın dinamiklerini hâlâ anlamaya çalışıyoruz

Bir diğer tartışma konusu da Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısı ve niteliği. Osmanlı İmparatorluğu, nasıl bir devletti ve onu tanımlamak gerekse nereye oturur bu tanım?

Doğru Osmanlı İmparatorluğu’nu nasıl tanımlamalıyız suali hayli tartışmalı. Çoğu kendi ideolojisi, düşünce dinamikleri, mensubiyeti, hatta “gayret-i diniyesi” çerçevesinde buna muhtelif cevaplar verir. Esasen bunu anlamak için ciddi alt yapı incelemelerine ihtiyaç var.

Hiçbir yapıya benzemeyen bir imparatorluk tanımı bir ara çok popülerdi. Esnek yapı tartışmaları da bu yönde hatırlanabilir. Nihayetinde Osmanlılar klasik tipte bir imparatorluk oluşturdular. Geniş topraklara yayılmış, muhtelif din ve millete mensup insanları kendi idareleri altında yaşatmaya çalıştılar.

Ana varlık şüphesiz Müslüman topluluktu ve devletin şekillenmesi de bir Müslüman devlet tarzında idi fakat bu gayrimüslim toplulukları dışlamak anlamına hiç gelmiyordu. Zaten İslamiyet’in kendisi de bu anlamda bir hukuk geliştirmişti (zimmi hukuku), Osmanlılar bunu iyi uygulamaya çalıştılar, bunlara mahalli renkleri de kattılar.

Tabii ki her şey güllük gülistanlık olmamakla birlikte o dönemin dünyasına bakıldığında bu uygulamalar hayli farklı bir devlet bakışını yansıttı, zamanımızda ise bu modern anlamda bir takım kavramlarla izah edilmeye çalışıldı (tolerans). Fakat mühim olan uygulamalar kadar devletin kim olursa olsun “reaya” denilen halka bakışı ve onlara yönelik hukuki ve mali düzenlemelerde adalet mefhumunu daima öne almasıdır.

Ana yönetim organı olan Osmanlı divanından çıkan bütün kararlarda öncelik daima halka verilmiştir ve halkın korunması esastır. Dediğim gibi uygulamadaki aksaklıklar, idarecilerin davranışları içinde, her zaman vakidir, burada mühim olan yön devletin hasseten zulüm çerçevesinde bir yapılanma içinde olmamasıdır. Bundan dolayı bu yapıyı tarif etmek bizim alıştığımız teriminoloji kalıbına pek sığmıyor. Dinamiklerini, zihniyet dünyasını, devlet yapısını hâlâ anlamaya çalışıyoruz.

Anadolu beylikleri tarihinin iyice anlaşılması gerekir

Bizde tarih denildiğinde çoğunlukla Osmanlı İmparatorluğu ve kısmen Selçuklular devri anlaşılır. Oysa Anadolu’da bir de Beylikler dönemi vardır. Hem Anadolu’nun fethinde hem de Osmanlı’nın bir imparatorluk olarak sivrilmesinden önce hüküm süren Beyliklerin Türkiye’nin siyasi ve sosyal yapısının şekillenmesi bakımından önemi nedir?

Şüphesiz Anadolu Selçuklu Devletinin inkırazı sıralarında ortaya çıkan içinde Osmanlıların da bulunduğu Türkmen Beyliklerinin, hâkim oldukları coğrafyaya yeni bir hayat tarzını ve dinamiklerini taşıdıkları açıktır.

XIII. yüzyılın sonlarından itibaren özellikle Batı Anadolu sınır boylarında çok kalabalık Türkmen topluluklarının oluşturduğu irili ufaklı siyasi yapılanmalar, bunların içinden sivrilerek büyük bir devlet olma yoluna girecek Osmanlılarla bütünleşmiş durumdadır. Bu husus genellikle gözden kaçırılır ve sanki Osmanlı beyliği bulunduğu bölgede birden ortaya çıkan “hüda-i nâbit” bir devlet olarak görülür.

Bu geniş Türkmen dünyası benzeri inançlar, kültürel anlayışlar ile şekillenmiş büyük bir gövde gibidir. Osmanlılar bunu kendi siyasi çatıları altında Balkanlara kadar taşıyacak bir dinamizmi temin edeceklerdir.

Bununla beraber unutulmaması gereken bir başka önemli husus özellikle Osmanlı ucundaki gayri mütecanis yapıların da Osmanlı sistemi içinde yer bulmuş olması keyfiyetidir. Kısaca iyice unutulmuş olan Anadolu beylikleri tarihinin çok iyi anlaşılması gerekir.

Osmanlı Klasik döneminin hükümdarlarına dair ciddi çalışmalarınız ve çok okunan kitaplarınız var. Eserlerinizi kaleme alırken bilim adamı titizliği ve objektifliği ile hareket ettiğinizi biliyoruz. Fakat subjektif cevabı olabilecek bir soru yöneltmek istiyorum: Hayatına, mücadelesine, karakterine kendinizi yakın hissettiğiniz hangisi oldu?

Bana göre ciddi bir tarihçi için en büyük tehlike, sizin deyiminizle herhangi bir hükümdarı kendisine en yakın hissetmesi meselesidir. Böyle bir tercihim olamaz, yalnız olgulara bakarak, tarihi gelişme çizgisi içinde onları değerlendirirken yapılanlar ve bunlarda kendisinin ne ölçüde etkili olduğu noktası öne çıkar. O kadar.

Her birinin kendi dönemlerinin şartları muvacehesinde davranış farklılıkları şüphesiz vardır. Bizde eksik olan tarz, şahsın bizatihi kendisine yönelik biyografik çalışmaların pek yapılmamasıdır. Bu yüzden şahsiyetleri tam olarak anlamakta sıkıntı yaşıyoruz. Biyografik çalışmalar genellikle o hükümdarın dönemine odaklanıyor, şahsi dünyası ise gölgede kalıyor.

Çok önemli bir çalışmanız da ‘Osmanlı Klasik Çağında Hilafet ve Saltanat’. Hilafet ve iktidarın kaynağı konusunda genel hatlarıyla Osmanlı devlet aklının telakkisi nedir?

Hilafet meselesi çok tartışılan hayli sıcak bir konu. Benim temel tezim Osmanlı saltanat anlayışının hilafeti zaten ilk andan itibaren tabii bir hak olarak yorumladıkları ve hatta unvanını bu manada kullandıkları yönünde. Kitapta bunu uzun uzadıya tartıştım. Burada ayrıntılara girecek durumda değilim.

Hilafeti Yavuz Sultan Selim’in mevcut Abbasi halifesinden devraldığı bilgisinin hatalı olduğunu açık şekilde belirttim. Buna ihtiyaç olmadığını, zaten kendilerini bu anlamda meşru gördüklerini ifade ettim.

Kanuni Sultan Süleyman zamanında bütün Müslüman dünyasının halifesi olma hâli ve bu hususun ulema arasında yeniden Abbasi hilafetine benzer şekilde çerçevesinin çizildiği konusunda kuvvetli vurgular olduğunu anlatmaya çalıştım.

Sizin bir de yoğun bir ansiklopedi mesainiz oldu. İslam Ansiklopedisi’nde 124 maddenin hazırlanmasında katkınız var. Bu çalışmanız ve İslam Ansiklopedisi hakkında neler söylersiniz?

Diyanet Vakfı tarafından çıkarılan İslam Ansiklopedisi aslında Müslüman dünyada zannederim bitirilmiş ilk ve en kapsamlı çalışma özelliği gösterir. Bu tamamen Türk ilim birikiminin bir yansıması olarak da mütalaa edilebilir.

Burada yer alan birçok maddenin ilk kez ve tamamen ilmi incelemeler sonrası kaleme alınmış olduğunu, önemli ölçüde orijinal bilgiler taşıdığını ve bu anlamda da ciddi bir katkı yaptığını hemen belirtmeliyim.

Benim kaleme aldığım maddelerin büyük çoğunluğu arşiv kaynaklarına dayalı, yeni bir madde yazım sistemi arayışlarının bir örneği olarak görülebilir. Demek istediğim şey benim de yaptığım gibi bu sistematik tavır içinde pek çok maddenin telif ve redakte edildiğidir. İlmî çalışmalara büyük bir ufuk açmıştır, şüphesiz hatalar ve eksiklikler vardır, ümit ederim yakın zamanda yeni bir edisyonu ile bu eksiklikler asgariye indirilir.

Tarihi diziler tarihe ilgiyi arttırıyor

Zannederim bu soruyu sormazsak olmaz; tarihi dönemleri ve kişilikleri ele alan popüler yapımlar hakkındaki genel kanaatiniz nedir?

Popüler yapımlar deyince herhâlde dizileri kastediyorsunuz. Ama tarihi romanları unutmayalım. Sizin sorduğunuz anlamda bu tür dizilerin tarihe olan merakı artırma noktasında önemli bir rol oynadığını hemen söyleyebilirim. Tabii ki dizilerde tarihi anlamda yüzde yüz doğruları aramak doğru olmaz. Nihayetinde kurgular öne çıkar. Mühim olan tarihi ana zemini kaybetmemek, tarihi şahsiyetlerle çok oynamamak, kronolojik akışa dikkat etmektir.

Bunun üzerinden anlatılan hikâyenin de anakronik olmaması elzem görünür. Nihayetinde bunlar birer belgesel değil, hatta son zamanlarda moda olan canlandırmalı belgesel de değildir. Bu dizilerde anlatılanları çok ciddiye almak ve doğru tarihin bu olduğu yanlışına düşmemek de gerekir. Bunun telafisi akademisyenlerce yazılmış ilmî değeri olan kitapları okuyarak yapılabilir. Bu da dizilerin bu anlamda okumayı temin etmesi açısından önemini ortaya koyar. Ben bu pencereden bakarak bazı meslektaşlarımın aksine, biraz olumlu yanlarına odaklanmak istedim.

Son sorumuz şudur: Âlimin ve yazarın tezgahında neler olduğu hep merak konusudur. Sizin hâlihazırda tezgâhınızda neler var?

Pek çok çalışma var diye hemen cevaplandırabilirim. İrili ufaklı makale türünden yazdığım bir meseleye odaklanan çalışmalarım var ama 2020 yılı Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıkışının 500. Sene-i devriyesine tekabül ediyor. Onunla ilgili öteden beri hazırlığını yaptığım bir kitap çalışmasını 2021 yılı için planlıyorum.

İstanbul ile ilgili de yarım kalmış bir kitabı tamamlamak istiyorum. Başkaca pek çok şey var, çoğu yarım kalmış durumda olan çalışmalardır ama umarım öncelikle bunları hitama erdirecek zamanı ve kudreti bulurum.

Çok Okunanlar