Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Rüya Gibi Bir Hayat İçin

O hâlde rüya gibi bir hayat yaşamaktan başka bir gayesi yoktur yaratılmış olmanın. Rüya, yaratılışımızın sırrına bizi erdiren hikemât-ı Rabbâniyye’dir. Sadece yaratılış gayemize uygun yaşamakla erişilebilecek bir yüceliktir. Sen “Şehid oğlusun incitme yazıktır atanı:” Rüya ancak Şehid oğlu olduğunun şuuru ile yaşayanların nasibine düşecek bir hazinedir.

EKLENDİ

:

                                                      (5 Şaban 1441-Yedikule)

Cenneti cehennemi, arş ve feleği, enbiyâ ve melâikeyi seyreyleyip bize o seyri mümkün kılacak yegâne esas olan namazı hediye eyleyen bir Peygambere ve getirdiklerine iman ettik. İşte bunlar, rüya gibi bir seferin neticesidir. Öyle bir rüya ki değil rüya; öyle bir gerçek ki veremez dünya.

İslam bir hidayettir; hediye ile aynı kökten gelir. Rüyası olmayan hediye beklemesin. Hazreti Aişe annemizden alıyoruz haberi: “gördüğü bütün rüyalar zâhir olurdu ayın on dördü gibi”. Kendisi de zaman zaman ashâb-ı bâsafâsına geceyi nasıl geçirdiklerini, rüyalarını sorar ve tabir ederdi. Kur’ân’da ismine sûre lütfedilmiş bir Peygamberin Hazreti Yusuf’un nübüvveti bir rüya ile başlıyor, rüya ile devam ediyor, rüya gibi bitiyor.

Ashab bir gün Hazreti Rasûlullah’tan hayatının nasıl başladığını anlatmasını çok rica ediyorlar şöyle buyuruyor: “Ben Allah’ın kuluyum; Âdem henüz su ve topraktan ibaret olduğu zamandan beri hâtemü’l-enbiyâyım [“Babanız Âdem’in çamuru karılmadan ben yaratılmıştım”: Halkı evvel ba’si âhir]; ben Hazreti İbrahim’in duası, Mesîh’in müjdesi, vâlidemin rüyasıyım. Peygamberlerin vâlideleri oğullarının peygamberliğine dair rüya görürler. Benim de vâlidem bir rüya görmüş, vücudundan bir nûrun çıkarak Suriye saraylarını aydınlattığını müşâhede etmiştir. [Bunu müteakiben Rasûl-i Ekrem “Ey Peygamber! Biz seni şâhid, mübeşşir, nezîr, Allah’ın izni ile Allah’a davet edici ve aydınlatıcı bir çerâğ olarak gönderdik” âyetini tilavet etmiştir.]

Üç çeşittir rüyalar; evveli getirir sâdık ahbâr. Kendisinden sonra nübüvvetin olmayacağını fakat sâdık rüyanın olacağını haber vermiştir ol Nebiyyü’l-Muhtâr. Mesele kimin ne rüyası gördüğündedir. Allah’ın, kalbini tasfiye etmiş, ağyârdan geçerek yâra mülâkî olmuş has kulları her daim olacaktır. Allah onları bilir; onlar Rablerini tanırlar. Mesele dünyanın gıllugîşından geçerek, şirkin ve küfrün her zerresini ayaklarının altına alarak, kâfirlerden gelen her şeyin kirletici olduğunu (buna onların teknolojisi, bilgisi de dâhildir; onlar da şirk kokan ve asla mümine yakışmayan şeylerdir) bilerek Hakk’a tâbi olma meselesidir. Bu da kendi kafamızdan uyduracağımız şeylerle, ortak akıl mahsulü iş ve bilgilerle, evrensel olma pençesine tutulmuş yaklaşımlarla, liberalist adımlarla, çoğulculukla ve çoğunlukla olacak şeyler değildir. Rüyası olanın dünyası olur. Rüyası olanın hedefi, gayesi ve Kur’ân-Sünnet ve İstiklal Marşı’ndan alınmış usûlü olur. Yalnııız; لا يعلم الغيب الا الله

İkinci nev’i ile rüya; gönlünü çıfıt çarşısına çevirmiş, ekranlarda gördüğü ve kendisine kâfirlerin parlatarak-cilalayarak yutturdukları neticesinde hayallerin bir yansıması olan gündelik rüyadır ki buna hayal dense yeridir. Hayali olanın ancak hayali ve o hayalleri süslendirip duran dışarıdan takipli sevk edicileri vardır. Bunlar gündelik işlerin yansımasıdır ki aslî bir değeri yoktur. Hayal ehli, ashâb-ı rüya’dan nefret ederler. Hayal edin derler; hayaliniz kadar varsınız. Hayal eden rüya göremez. Görmeyene kör derler. “Ve mâ yestevi’l-a’mâ ve’l-basîr”.

Sâlisen artık Şeytan’ın esareti altında muharramâttan olan şeylerin peşine takılıp gidilen şeytan işi işlerin görüldüğü rüyalardır ki bu da ancak ismen rüyadır. Hiçbir kıymet-i harbiyyesi yoktur.

O hâlde rüya gibi bir hayat yaşamaktan başka bir gayesi yoktur yaratılmış olmanın. Rüya, yaratılışımızın sırrına bizi erdiren hikemât-ı Rabbâniyye’dir. Sadece yaratılış gayemize uygun yaşamakla erişilebilecek bir yüceliktir. Sen “Şehid oğlusun incitme yazıktır atanı:” Rüya ancak Şehid oğlu olduğunun şuuru ile yaşayanların nasibine düşecek bir hazinedir. İnsanlar ya şehîddir ya gazi; yoksa güme gitti niyazi. Hayata anlam veren rüya: İtaat ve İttiba.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar