Bizimle İletişime Geçin

Din ve Hayat

Şehîd

Biz henüz kendimizi bile tanıyamazken, şehîd ötelere doğru uzanıp en olgun gök yemişlerini, en kütür kirazları ve üzümleri devşiriyor. Kanı, vatan toprağını sulamak için toprakta, teni, ölmediğinin bir belgesi olarak bozulmamış tazeliğiyle yerin hemen altında, ruhu ise ötelerde, bizim henüz tanıyamadığımız âlemlerde, bu dünyanın, öte dünyanın ve aradaki ölüm köprüsünün an an tanığı, şâhidi… İşte şehîd budur. Zaman olarak öteleri görendir. Şimdiki zamanda geleceği yaşayandır. Bunu, kendi kabuğunu, şartlarını yırtarak elde eder. Kendini aştığı için yücelere ve ‘Yüce’ye erer. Bunun en kestirme yolu, tenini tutup atması, ruhunu özgür kılması, yani kendini dünya şartlarına bağlayan engeli ortadan kaldırmasıdır. Ve geride ağır bir miras bırakarak gider: Zafer! Zafer! Onun için şehidin mirası zaferdir.

EKLENDİ

:

Şehîd

Sözlükler, “bir amaç için ölen” diye tanımlıyor onu. Bu, şehidi bir sözlüğün tabiiliğine, normalliğine çekmekten başka bir şey değil. Onun en ayırıcı ve belirleyici vasfıysa bizzat adında gizlidir. Şehit, görmek, tanık olmak, tespit etmek ve doğrulamak anlamlarını kendisinde barındıran bir kelimeden geliyor ve şehîd şekliyle bu alanın kat kat olmuş, abartılmış halini ifade ediyor. Şehîd olmaya şehadet diyoruz. “Allah’ın var ve bir olduğu”nu kabullenişi içine alan cümleye de ‘kelime-i şehadet’ diyoruz. Yani arada önemli bir yakınlık var. Halkımızın ifadesiyle birincisi ‘şehadet şerbeti’, diğeri ‘şehadet kelimesi’.

Bir an yüzümüzü bu iki dost kavrama çevirelim ve birlikte düşünelim. Şehidin gördüğü, tanık olduğu, doğruladığı üzerinde kafa patlatalım. Çünkü şehîd olmak için ölmüş olmak yetmez. Çünkü Kur’an “Allah için, Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz. Şunu iyi bilin ki onlar diridirler, ama siz anlayamazsınız.” diyor. İşte bütün sır da buradadır; öldüğünü düşünmemiz hatta görmemize rağmen hala ölmemiş, diri kalmalarında.

Evet, biz onu uğurladık. Evlerimizden dualar ve âminler arasında, helal edilmiş haklarla, annenin boyuna posuna bakıp güvendiği, diliyle değil yüreğiyle terennüm ettiği dualarla desteklediği, ona, ‘yolun ve önün, kılıcın ve bağrın açık olsun’ dediği, o mermi gibi sözleriyle gitti ve bir daha dönmedi. Bir yavrusu yetim, evinde hâlâ onun yolunu gözleyen hatunu dul. Anne yıllar sonra hâlâ, başını okşuyor gibi, oğlum diyeceği günü bekliyor. Küçük yavru değil, delikanlı olan yetim ve dul hatunu da yıllar sonra hâlâ umutlarını kesmiş değiller. Anne her kapı tıkırtısını, oğlumdur, diye değerlendiriyor. Birden heyecanlanıyor. Gözlerinde sürekli iki damla gözyaşı. Her gece rüyaları mutlaka onu evlerine getiriyor. Kapı vuruluyor ve beklemeden açılıyor, eşikte Mehmed, asker elbiseli ve hep orada, ayakta.

Demek Mehmed, evimizden gitti, ama hâlâ evimizin bir üyesi; hayatta gibi; her gün konuşuluyor, her gün rüyası olsun görülüyor. Sanki her gece kapımızı yoklayıp gidiyor. O kadar var ve o kadar içimizde.

O halde nedir bu tanıklık? Mehmed neye şehadet ediyor, neyi görüyor uzaklarda ve bize de, bizim bir elçimizmiş gibi haber etmeye çalışıyor?

Hâlbuki ölenler ölür, bir daha da aramıza dönmez. Ölüler, her gün biraz daha unutulur.

Ama şehîdler her gün biraz daha netleşiyor; her geçen gün biraz daha anlaşılır oluyorlar. Çanakkale’yi koruyan ve şehîd düşen Mehmed’in bu fonksiyonunu biz daha iyi anlıyoruz. Ve onlardan, o Mehmed’lerden, o şehîdlerden güzel bir gül demeti yapıp size sunuyoruz. Üzerlerinden neredeyse bir asır geçecek. Ama bu kadar zaman sonra onları anıyor ve yanı başımızda top ve tüfek sesleri arasında denize doğru ‘Allah Allah’ sesleriyle bir sel gibi akışlarını görür gibi oluyoruz.

Söyleyelim; onlar bugüne göre yarının, olağana ve tabii olana göre olağanüstünün, fizikötesinin, insana göre insanüstünün, maddeye göre ruhun tanığıdır.

Şehîd, ölümle yatağında güreşip de yenik düşmüyor. O, ölüme doğru uzanan bir yol görüp, çekip gidiyor. Gelecekte bir ışık görüyor ve o ışığa doğru yürüyüp gidiyor. Melekler dünyasından, yanında yöresinde dolaşanların, savaşta omuz omuza çarpıştıklarının ardına takılıp, onlarla birlikte, onların ordusundan bir nefer gibi, onların yeşil cübbe ve beyaz sarıklarından da edinerek, gidiyor.

Biz henüz kendimizi bile tanıyamazken, şehîd ötelere doğru uzanıp en olgun gök yemişlerini, en kütür kirazları ve üzümleri devşiriyor. Kanı, vatan toprağını sulamak için toprakta, teni, ölmediğinin bir belgesi olarak bozulmamış tazeliğiyle yerin hemen altında, ruhu ise ötelerde, bizim henüz tanıyamadığımız âlemlerde, bu dünyanın, öte dünyanın ve aradaki ölüm köprüsünün an an tanığı, şâhidi…

İşte şehîd budur.

Zaman olarak öteleri görendir.

Şimdiki zamanda geleceği yaşayandır.

Bunu, kendi kabuğunu, şartlarını yırtarak elde eder. Kendini aştığı için yücelere ve ‘Yüce’ye erer. Bunun en kestirme yolu, tenini tutup atması, ruhunu özgür kılması, yani kendini dünya şartlarına bağlayan engeli ortadan kaldırmasıdır.

Ve geride ağır bir miras bırakarak gider: Zafer! Zafer!

Onun için şehidin mirası zaferdir.

Çok Okunanlar