1. Anasayfa
  2. Söyleşi

Selçuk Küpçük ile Söyleşi “Dünyada bulunuyor olmaya dair bir cevap benim için ürettiğim şarkılar”

Selçuk Küpçük ile Söyleşi  “Dünyada bulunuyor olmaya dair bir cevap benim için ürettiğim şarkılar”
0

Anadolulu olduğunu kabul eden üniversite öğrencilerinin kalbinde kavi bir yer edinmiş olan ve tanınan Selçuk Küpçük’ü bir de kendisinden tanımak istiyoruz, buyurunuz efendim…

 Laf aramızda bu “Anadolu” melesini hep önemsedim. Dünyayı ister dinsel, ister liberal, ister Marksist, ister milliyetçi tahayyülden kavrayalım, bu toprakların ruhu ile yıkanmamış her düşünce aksının bize yabancı olduğuna inandım hep. Che’ye bakarak, Seyyid Kutup çevirerek ya da Avrupa’nın kendi ekonomi-politik tarihinde kapitalizmle senkronik ortaya çıkan ulusalcılık teorilerinden beslenmiş toplum mühendisliklerinden hız alıp buralara rol vermenin uzağındayım. Nurettin Topçu’nun kavramsallaştırmaya çalıştığı 1071 tarihi ütopik gibi dursa da Anadolu’da Müslim, gayrimüslim ile biz yeni ve uzun soluklu bir öykü başlattık. Ben bu öykünün güncellenebileceğini düşünenlerdenim. Türk solunun yerlileşmesi açısından da yine Topçu’nun çabası mühim. Ama Topçu ne kendi mahallesinde karşılık bulmuş bir isim, sol da zaten sağcı diye tanımıyor onu.

Çok sert girdik bu soruya..

Evet ya. Fark ettim şimdi bende. “Anadolulu olduğunu kabul eden üniversite öğrencilerinin kalbinde kavi bir yer edinme” meselesi için şunu söyleyebilirim belki. 90’lardan günümüze farklı kuşaklar içerisinde benim yaptığım şeyleri takip eden arkadaşlar oldu evet. İnternet ve sosyal medya dolayısıyla bununla daha da muhatabım. You Tube’taki benle ilgili yorumlar, Ekşi Sözlük’tekiler keza. Yani onlar olmasa da ben bu şarkıları yapacaktım zaten. Bu benle ilgili bir mesele aslında. Dünyada bulunuyor olmaya dair bir cevap benim için ürettiğim şarkılar. Dolayısı ile benim yaptığım şeyleri değerli bulan arkadaşlar ile aslında ortak bir duygu evrenindeyiz gibi geliyor bana.

90’ların ikinci yarısı başladım ben müziğe. Tabi çocukluktan beri bağlama çalıyor ve her tür müzik dinliyor, müzik kasetleri biriktiriyor ve hatta müzik dergilerini takip ediyordum ama ilk besteler o yıllarda çıktı ortaya. 90’ların Türkiye’si travmatiktir. Hepimiz 90’larda karanlık bir koridorun içinden geçtik.

Neden böyle diyorsunuz 90’lar için?

Yani faili meçhuller, Sivas katliamı, Başbağlar Katliamı, 33 genç çocuğumuzu terör örgütünün vahşi şiddetine kurban vermemiz… Böyle uzayıp giden bir anafor 90’lar. Benim de bunaldığım bu karanlık anafor içerisinde insana ait duygu yüklü şarkılar yapmak belki beni takip edenler için nefes alabildiğimiz estetik bir alan oluşturdu. Rahmetli Yavuz Bülent Bakiler ’in “Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik” şiirine yaptığım şarkıyla başlayan bu öykü işte bugünlere kadar geldi.

“Bir kitaplığın önünde büyüdüm ben”

Büyüdüğünüz aile ortamının, şehrin ve ikliminin sanatınıza, düşünce dünyanıza eserlerinize nasıl etkisi olmuştur?

Şehrin hiç etkisi yok. Bu varoluşsal bir şey. Ama içerisinde büyüdüğüm evin olabilir. Çünkü bir kitaplığın önünde büyüdüm ben. Babamın hatırı sayılı bir kitaplığı vardı. Hayat Mecmuası’ndan Hareket dergisine, Hisar’dan Türk Edebiyatı dergisine kadar birçok dergi ayrıca. Ben onların içinde şekil buldum. Yani okuma yazma öğrenmeden evvel resimlerinden, kitaplarının kapaklarından Abdurrahim Karakoç’a aşinaydım mesela. Ankara’ya üniversite okumaya böyle bir zihinsel altyapıyla gittim. Türkiye’de üretilen müzik türlerine ilişkin aşağı yukarı ne varsa çoğundan da haberdardım yine. Yani müziğin geldiği teknik seviye, kayıt ve aranje imkanları vs onları dinlediğim kasetler üzerinden kıyas yapabilecek düzeyde idim.

Kimleri dinlemiştiniz o yıllarda?

Bağlama çalarak başladığım için türkü geleneği ve icracılarını biliyordum doğal olarak. Arif Sağ’ın kasetleri, “Ben Bir İnsan Olmaya Geldim” mesela. Orada bir türküde çok sesli bir arayış vardı ve ben hemen ona özel ilgi duydum. Başka bir ses evreni ile karşı karşıya kaldığımı anladım. Gencebay’dan, Çağdaş Türkü Grubu’na, Cengiz Kurtoğlu’ndan Fado Müziği, Madredeus grubuna uzanan ve hiçbir şeyi kaçırmamaya çalışan bir ilgi. Üzerimde emeği olduğunu düşünürüm bu müziklerin ve onlara vefa borcumu ödemek için “Aşk ve Teselli” kitabımda anlattım bu sanatçıları.

Selçuk Küpçük kendi bestelerinden oluşan üç albüm yayınladı. Bestelerini Selda Bağcan’dan Hasan Sağındık’a kadar birçok sanatçı seslendirdi.

80’lerin 90’ların belli zevk ve çizgisine sahip bir kitlenin kıymetli isimleri var. Sezai Karakoç, Abdurrahim Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler gibi… ebediyete intikal eden büyüklerden sonra o zevke ait birisi olarak hissiyatımızı diri tutuyorsunuz. Bu misyona sahip olmak size ağır geliyor mu ya da teşvik edip daha da çok azim katıyor mu?

Ya, bir “misyon” ilişkisi kuruyor muyum bilemiyorum ama bu şairler de tıpkı biraz evvel bahsettiğim sanatçılar gibi benim kişisel hayatıma katkı sunan isimler. Yazdıkları ile. Okumaktan huzur bulduğum, kendimi dünyada onları okurken yalnız hissetmediğim şairler. Ruhsal bir evren belki bu. Zaten ben hep şöyle düşündüm. Beste aslında biz onu yeryüzüne indirmeden evvel de var. Ruhsal keşif yolculuğuna çıkabilip onu bulabilmek, yaptığımız bu. Yani benim için mesele böyle. Şiirin, iyi sözün içinde bir müzik var zaten. Onu keşfedebilmek aynı zamanda ruhsal bir yolculuk. Ben bütün şarkılarımı kendim için yaptım. Bana iyi gelsin diye başvurdum o şiirlere. Onların içerisine girebildiğim oranda bir öz olarak taşıdıkları kendi sahih müziklerini ortaya çıkarmaya çalıştım. Onu şarkıya dönüştürdüm yani. O da bir nasip kuşkusuz. Benim o kitaba, derginin o sayfasındaki şiire ulaşmam, onu kendime hâl olarak yakın bulmam, sonra okudukça o metnin, kendi içindeki müziği bana açması vs. bunlar hep kader. Adem Turan’ın aynı zamanda kitabının ismi olan “Artık Kuşlarını Uçur”u şarkılaştırmak için yıllarca bekledim mesela. İlhami Atmaca’nın “O Çocuklar Öyle Mahzun Ağlamaya Gittiler” şiiri bir kuşağın trajedisini anlatır. Ben bu kuşağın çoğu öznesi ile tanıştım, mesaim oldu bir kısmı ile. Şiiri okur okumaz aşina olduğum o öykü zaten çağırdı şarkıyı. Çok severim ben o şarkımı. Albümlerde yer alan ve en son Youtube’a yüklediğimiz bütün şarkıların öyküleri var. Bunları yazmak istiyorum zamanla.

“Bir ömür yaralarımızla yaşamaya çabalamış çocuklarız hepimiz” 

Adınızın en çok “Mona Roza” ile anılmasını çok istemiyorsunuz, bunun nedenini açıklar mısınız?

Sezai Beyin adının geçtiği yerde bizim adımızın önde olması benim tercih edeceğim bir şey olamaz. Kaldı ki, Sezai Bey’in benim “entelektüel mesafe” dediğim duruşu dünyada bana yalnız olmadığım duygusunu veren bir pozisyon. Çünkü önümüzden yürüyen neredeyse hemen bütün isimler şahsen benim için bir hayal kırıklığıdır. Bir tek Sezai Bey’i ayrı tutuyorum o yüzden. Yazdığı kimi fikirlere uzak olabilirim ama bizatihi hayat, siyasa, popülarite karşısında inşa ettiği mevzi çok ilham verici. Ben o mevziye “entelektüel mesafe” diyorum işte.

O şarkı şöyle çıktı ortaya: Ben Yavuz Bülent Bey’in şiirini şarkılaştırmıştım ve altyapısı hazırlanırken ara ara okuyordum. İlk albümün hazırlık aşamalarında hep yanımda olan sevgili arkadaşım Abdullah Çevik ben şarkıyı seslendirirken irticalen “Mona Roza” şiirini okumaya başladı bulunduğumuz ofiste. Oluşan bütünlük çok etkiledi bizi. Bizler ve bizden önceki kuşaklar aşkı bu şiirden öğrendik. Hepimizin aşk öyküsü yaralıdır bu yüzden. Yani benim şarkılarımda bir araya gelen öyküler diyelim böyle, yara almış. Bir ömür yaralarımızla yaşamaya çabalamış çocuklarız hepimiz.

Neyse, o şarkının içinde “Mona Roza” şiirini de okumaya karar verdik. Stüdyoda ben şarkıyı yorumladıktan sonra Abdullah Çevik girip şiire o eşsiz dokunuşunu yaptı. Bence “Mona Roza” şiirini en iyi yorumlayan o. Bir de 20’li yaşlardayız. Hayat karşısında çok kırılganız, yaşamaya dair tecrübemiz yok. Abdullah’ın da benim de duygularımızın frekansında o yakıcı halin etkisi var mutlaka ve onu dinleyici bir şekilde hissediyor. Sahicilik.

Benim amacım tabi Sezai Beyi işaret etmek dinleyiciye. Onun eserlerine, ne söylediğine, dünyayı nasıl yorumladığına çağırmak. Mesele onu aştığı yerlerde hep geri durdum. Yoksa o şarkıya caf caflı bir klip çekip popüler olabilirdik belki. Benim müzikle ilişkim öyle değil. Tanınmak gibi bir derdim hiç olmadı.

Sizi, sanatta ve edebiyatta gelenek ile moderniteyi sulh etme çabası içerisinde görüyoruz. Bu gayretiniz sadece kökenimizden kopmama gayreti mi, başka bir kaygı da taşıyor musunuz?

Bu başta söylediğim, buralı olma kaygısı işte. Karacaoğlan’dan Veysel’e uzanan büyük bir müzikal hat var. Bu hat sadece müzik de değil. Bizim öykümüz. Dünyayı, eşyayı, aşkı, mahlukatı nasıl algıladığımız, onla nasıl ilişkisi kurduğumuzun derin bilgisi. Bu bilgi bize taşınırken türküyle, ninni ile ezan ile gazel ile geliyor. Netice olarak şifahi bir toplum. Sözün, sohbetin, kıssanın, masalın ve tabi ki bütün bunlara aracılık eden müziğin bir ruhsal aurası var. Gelenek bu evreni koruyor. Ama günümüzü tanımlayamıyor doğal olarak. Orada da geleneği dönüştürmek, irtibatı kesmemek gerekli. Yoksa buralı olamayız. İran marşlarıyla Anadolu’da milli bir hareket kurulamayacağını bilmek lazım bence. Ya da Güney Amerika devrimci şarkılarıyla.

“Türk sinemasının eksik kalan karesini

tamamladığımı düşünüyorum”

Psikolojik danışmanlık ve rehberlik menşeili bir muallim, özgün bir müzisyen olarak bellek tarihi çalışıyorsunuz. Yüksek lisans teziniz de bu anlamda bir kitap olarak çıktı. Hem bellek tarihi, hem kitabınız olan “Türk Sinemasında Politik Milliyetçilik” (Loras Kitap, 2025) hakkında bizi aydınlatır mısınız lütfen.

Psikolojik danışma okudum evet. Ankara Gazi Eğitimde. Gazi, benim gibi Anadolu’dan gelmiş alt ve orta toplumsal katman çocuklarının ağırlıklı doldurduğu bir yerdi. Ankara da benim tarihimde doğal olarak özel bir yerde durmakta. Bunları hep ayrı ayrı anlatmak gerekli belki. Bu okuma ilgisiyle beraber bende başlayan yazma isteğinin yıllar içerisinde belirli alanlara yöneldiğini söylemek mümkün. Sinemanın büyülü dünyası beni her zaman etkilemiştir. 2018 yılında sinema üzerine yüksek lisans yapma imkanı doğunca bu meselelere daha da daldım ben. Türkiye’de sinema tarihine ilişkin okuduğum bütün kaynaklarda bir boşluk ve hatta kimi metinlerde de bizatihi görmezden gelmelere tanıklık edince çalıştığım tez konumu daha da derinleştirme ihtiyacı duydum. Yani şu: 1960’ların sonuna doğru ve 70’lerde Türk sineması arayışları içerisinde Ulusal Sinema, Devrimci Sinema ve Milli Sinema tanımlamaları varken ve bu tanımlar etrafında kümelenmeler oluşurken dönemin en etkili politik aktörlerinden ülkücüler ne yapıyordu sorusunun cevabı aslında “Türk Sinemasında Politik Milliyetçilik” kitabım. Çünkü bu tartışmalar yapılırken bahsi geçen politik mahfil de bu tartışmaların bir kenarında meselelere ilgili. Bunu o mahfilin gazetelerinde haftanın belli günlerinde çıkan tam sayfa sinema sayfalarından, 1976 yılında Ankara’da yayınlanan sinema bildirisinden, yine Ankara’da TÖMFED denen kurumda verilen sinema-tiyatro eğitimlerinden, Yücel Çakmaklı ile bir ülkücü sinema örneği çekmek üzere anlaşmalarından vs iddia etmek mümkün. Ayrıca sinemamızın önemli isimleri olan Osman Seden, Berker İnanoğlu’nun o yıllarda partiye üye olmaları gibi birçok özel konu var. Bunları anlattım o kitapta 300 sayfayı aşkın. Dolayısı ile Türk sinemasının eksik kalan karesini tamamladığımı düşünüyorum.

“Elektro bağlamanın icadı

Türk modernleşmesinin temsili bir uzantısı”

Bunun yanında müzik sosyolojisi üzerinden de Türkiye’yi anlamaya çalışıyorsunuz. Bize bu, müzikle “Türkiye’yi Tanıma” olgusundan bahseder misiniz?

Sosyoloji çok dinamik bir disiplin. Weber’den beri toplumun müzik üretimine bakarak çözümlemeye yönelen modern bir akıl söz konusu. Bizde Ziya Gökalp ile başlıyor. Gerçi ben Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” kitabındaki “Milli Musıki” bahsinin külliyen yanlış olduğunu söylüyorum. Türkiye gibi Doğu ile Batı arasında kalmış, hatta Shayegan’a göre “yaralı bilinç” taşıyan bizim gibi toplumlarda müzik üretimi ile toplumsal hareketlilik arasında çok besleyici bir ilişki mevcut. Tepeden inmeci modernleştirme pratiğine karşı sosyoloji müzikle cevap veriyor. Bütün yasaklama, yok saymaya rağmen kendi sivil modernleşmesinin ürünü olarak arabeski ortaya çıkartıyor mesela. Ya da 1950 sonrası yaşanan yoğun göç dalgası ile beraber hem toplumsal hareketlilik artıyor hem de ozan bağlamasını alıp kente geliyor. Ve bağlama kentte tematik ve teknik olarak değişiyor. Bu açıdan elektro bağlamanın icadı kuşkusuz Türk modernleşmesinin temsili bir uzantısı şeklinde okunmalı. Gövdesine bakınca Türk, tekniğine bakınca Batılı.

Biraz evvel bahsettiğiniz kitabınız “Aşk ve Teselli” (Kopernik Kitap, 2018) önemli Türk sanatçılar ve müzikleri üzerine bir eser. Bu kitabınız üzerine biraz konuşalım lütfen.

Dediğim gibi o benim bir vefa kitabım. Uzun gecelerimizin sonunda sabahlara sağ salim çıkmamıza vesile olan, bize eşlik eden sanatçılara ve şarkılara dair bir vefa. Gencebay’dan Sezen Aksu’ya, Cengiz Kurtoğlu’ndan Ergüder Yoldaş’a, Düş Sokağı Sakinleri’nden, Bergen’e, Erkan Oğur’a, Çağdaş Türkü grubuna uzanan bir dizi isim, şarkı, müzik arayışı üzerinden yakın dönem Türkiye okuması da denilebilir. Orada teker teker bu isimleri inceleyerek ve bende inşa ettikleri karşılıkları çözümleyerek bizlere, Türkiye’ye ne söylediklerini anlamaya çalıştım açıkçası. Çünkü Türkiye’nin geçirdiği evreler, dönüşümler, ekonomik, politik krizler ile bu şarkıların doğrudan ilgisi söz konusu. Özal dönemi ile taverna müziğinin popüler hale gelmesi doğrudan ilişkili mesela. Vs. daha bir sürü konu ile Türkiye’de üretilen müziğin nasıl iç içe geçtiğini kendimce yorumladığım bir kitap “Aşk ve Teselli”.

Neden bu isim peki?  

Şöyle: Bütünüyle Doğu kültüründe müzik yerle gök arasındaki rabıtayı sağlana bir ses evreni olarak algılanır. Tanrısaldır. Sezgiseldir. Bizde müzik “aşk” kavramı üzerinden anlaşılabilir ancak. Bir örnek vereyim. Hintli sitar sanatçısı Ravi Shankar’ı Jimi Hendrix’in konserine götürüyorlar. Hendrix konser sırasında bilerek gitarını parçalıyor. Shankar hayretler içinde kalıyor buna. Çünkü Doğu’da müzik ve aynı şekilde müzikle ilgili her şeyin bir kutsiyeti var. Batı böyle değil. “Teselli” meselesi ise Gencebay’ın “Bir Teselli Ver” şarkısına atıfla Türk modernleşmesi karşısında toplumun müzik üzerinden teselli bulma çabasına vurgu yapan bir kelime.

Sizin bir de arşivcilik yönünüz var. dergi ve kaset biriktiriyorsunuz. Hatta alanında kaynak niteliği taşıyan “Edebiyat Dergileri Atlası” (Hece Yayınları, 2025) isimli bir de kitabınız var. Biraz bu konuyu konuşalım mı?

 Yani ben çocukluğumdan beri kaset biriktiririm. Yine uzun yıllardır ağırlıklı edebiyat dergisi toplarım. Müzik ve siyasal özelliği olan dergilerde de topluyorum ama ağırlıklı edebiyat. Zaman sonra bu dergilerin öykülerini kitaplaştırmak istedim. İşte “Edebiyat Dergileri Atlası” bu çabanın ürünü. 700 sayfayı aşkın hacmi ile 1980’den günümüze çıkmış ve kapanmış 183 dergiyle ilgili her şeyi bulabileceğiniz ve sizin de belirttiğiniz gibi alanındaki en önemli kaynak eser. Kitabın tamamlanması yaklaşık 20 yıl sürdü. Ama hiç heyecanımı kaybetmedim.

Hem edebiyat hem müzik alanında yaptığınız çalışmayla sizi takip edenlerden asıl beklentiniz nedir, belirli bir duruş mu katmak istiyorsunuz onlara?

 Yoo. Kimseden bir duruş falan beklentim yok. Kendim kendi ilkelerim ölçeğinde durabildiğim kadar durabiliyorsam şu hayatta ne âlâ. Kimseye böyle bir sorumluluk dikte etmek haddime değil. Sezai bey de böyle yapmıştır. Kendi tercihleriyle dünyalık olandan geri durarak bir mevzi kurmuştu kendisine. O kadar. Ama şunu söylemek isterim tabi. Sezai beyi okuyarak “Diriliş nesli” falan söylemlerine bürünerek dünyalık pozisyon elde edenlerin üstattan hiçbir şey almadıklarını düşünüyorum. Sadece retorik. Baştan sona retorik. Biriniz de mesela bir şeyi reddetmiş olsun hayatta. Anadolu çocuklarının da böyle bir zaafı var. Açlık. Dünyaya açlık. Onca makam, koltuk, ihale, sermayeye rağmen bu açlık duygusu kapanacak gibi değil. Muhtemelen birkaç kuşak bu açlık duygusu devam edecek. Oysa Sezai Bey bu fotoğrafın hiçbir yerinde yok. Hem kendi minimal yaşantısı hem politik tercihi hem dünyalık talepleri bakımından.

 

Selçuk Küpçük Kimdir? Gazi Üniversitesinde PDR eğitimi gördü. Ordu Ün. Güzel Sanatlar Fakültesinde sinema üzerine yüksek lisans yaptı. Birçok dergide şiir, müzik, sinema ve poetika metinleri yayınlayan Küpçük’ün kendi bestelerinden oluşan albümleri ve Selda Bağcan, Hasan Sağındık gibi birçok sanatçı tarafından seslendirilmiş eserleri bulunuyor. 2018 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Müzik Kitabı Ödülüne layık görülen ve müzik-toplum-siyaset-modernleşme gibi konuları ele alan “Aşk ve Teselli” isimli kitabı yanı sıra “Yüzleşmenin Kişisel Tarihi”, “Modern Türk Şiirinde Bellek Arayışı”, “Edebiyat Dergileri Atlası”. “Türk Sinemasında Politik Milliyetçilik”  isimli birbirinden farklı konularda yayınları da bulunan Selçuk Küpçük ile çalıştığı konular üzerine konuştuk.

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir