Siyonizm’i sadece İsrail’in devlet kurma fikri veya Yahudiliğin politik ideolojisi olarak görmek yahut sadece Yahudilerin mensubiyeti ile sınırlamak eksik, hatta yanlış bir ifade olur. Siyonizm; tüm dünya insanlığını, tıpkı bir ahtapot gibi kıskacı altına alan, son yılların moda tabiriyle siyasal pandemik bir virüstür.
1800’lü yıllarda İngiltere öncülüğünde, emperyalist Batı sömürü düzeninin yeni aparatı olarak Avrupa laboratuvarlarında üretilmiş; (günümüzde ülkelerindeki DEAŞ militanlarına yaptıkları gibi) “Aman, yeter ki bizden uzak olsun; biz ona her türlü desteği sağlar, ihtiyaç duyduğumuzda da istediğimiz gibi kullanırız.” mantığıyla ortaya çıkmış, zamanla mutasyona uğrayarak üretenler de dâhil olmak üzere tüm dünyanın başına adeta bela olan sapkın bir ideoloji hâlini almıştır.
Hikâye çok eski ve derin. Mevzu, milattan önceye kadar uzanıyor. Ancak konunun özünden sapmamak ve çok da fazla uzatmamak adına, olabilecek en yakın tarihten başlayarak özetleyelim.
Orta Çağ Avrupası’nda (gücü ele geçirdiklerinde nasıl bir zulüm ettiklerini asırlarca yaşamaktan kaynaklanan tecrübelerinden olsa gerek) kilise ve devlet otoriteleri Yahudilere, başta mülk edinme olmak üzere birçok mali kısıtlama getirmişlerdi. Bu durum, 12. ve 13. yüzyıllarda daha da sıkı uygulanmaktaydı. Ne hazindir ki aynı dönemde Müslüman âleminde, özellikle de Osmanlı Devleti’nde, bırakın böyle bir kısıtlamayı, Hristiyan zulmünden kaçan birçok Yahudi’ye kucak açılmış, hatta onlara birçok ticari imtiyaz da tanınarak adeta koruyucu aile, güvenli liman olunmuştur.
1492 yılında İspanya Kralı Aragonlu II. Ferdinand ve Kastilyalı I. Isabella’nın, “Ya Hristiyan olun ya da ülkeyi terk edin.” şeklindeki Elhamra Fermanı ile İspanya’dan kovulan yüz bin Yahudi’yi, dönemin Osmanlı Hükümdarı II. Bayezid başta Selanik ve İstanbul olmak üzere birçok Osmanlı şehrine yerleştirmiştir.
Yavuz Sultan Selim’in Filistin topraklarını fethiyle (1517) başlayıp 400 yıl süren zaman diliminde Filistin huzuru yaşamış, üç ilahî dinin (İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik) kutsal kabul ettiği bu mübarek topraklarda insanlar kardeşçe yaşamaya devam etmişlerdir. Ta ki Osmanlı yıkılıncaya kadar. Osmanlı’nın bu coğrafyadan çekilmesiyle huzur ve barış da çekilmiş, yerini savaş, zulüm, kan ve gözyaşı almıştır. Filistin topraklarına huzur gelecek; inanıyorum ki yine bu aziz milletin evlatları vesilesiyle gelecektir. Ümmetin ümidi ve duası da bu yöndedir.
Ancak gelecek yazılarımızda tarihî örnekleriyle genişçe anlatacağımız gibi, kendi peygamberleri Hz. Musa’ya nankörlük eden bir kavim, elbette ilk fırsatını bulunca Osmanlı’ya da ihanet edecekti. O günden bugüne devletin her zaafını bulduklarında klasik Siyonist tavrı; vefasız, nankör, zihniyetleri ve cibilliyetleri gereği istilacı, hilebaz, ihanet vb. oyunlarına devam etmektedirler.
İslam dünyasında da tarih boyunca, Hz. Ömer döneminde başlayan birçok iyilik ve yardıma karşılık; Babillerin, Romalıların, İspanyolların, Rusların ve nihayet Almanların kendilerine reva gördükleri soykırımı, kendilerine tarih boyunca pek çok defa kol kanat geren Müslümanlara da en acı şekilde, Filistin-Gazze örneğinde olduğu gibi, yapmaktan geri kalmamaktadırlar.
1789’da Fransız İhtilali ile birlikte Yahudiler de diğer insanlar gibi eşit haklara sahip olunca, bir anda Avrupa’nın pek çok ülkesinde Yahudi sermayedarlar türedi. Bu durum ise Avrupa’da antisemitizmi (Yahudi düşmanlığını) körükledi. Avrupa’nın güçlü devletleri olan Avusturya-Macaristan, İngiltere ve Fransa’da halk hareketleri başlamaya başladı. Bu durum, Yahudileri güvenli, birlikte yaşayabilecekleri bir toprak, devlet ve yaşam alanı arayışına itti.
Avrupa’nın değişik ülkelerinde bir araya gelen Yahudi liderler, dönemin süper gücü İngiltere’nin kendi çıkarlarına ve sömürü düzenine hizmet edecek şekilde yönlendirmeleriyle başlangıçta Uganda, Arjantin, Kıbrıs, Güney Afrika, Angola ve Filistin alternatifleri üzerinde çeşitli çalışmalar ve tartışmalar yaptılar. Ancak biraz da tahrif edilmiş Tevrat’taki vaat edilmiş topraklar (Arz-ı Mev’ûd) inancının etkisiyle, başından beri seküler ve laik bir anlayışa sahip dönemin Siyonist liderleri, 1897’de Theodor Herzl başkanlığında İsviçre’nin Basel kentinde I. Siyonist Kongresi’ni topladılar ve Kudüs’te bir Yahudi devleti kurulmasına dair ilk adımlarını attılar.
Fransız İhtilali’nden 1897’ye kadar geçen yaklaşık yüz yıl boyunca devlet kurma girişiminde bulunamamaların en büyük nedeni ise Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü olmasıydı. Evet, aziz milletimiz, yani dedelerimiz, Siyonizm’in önündeki en büyük engeldi. Önce bu engel bertaraf edilmeliydi.
Nitekim 1900’lü yılların başları, Osmanlı’nın zayıfladığı, gücünü her geçen gün toprak kayıplarıyla birlikte yitirdiği sıkıntılı günlerdi. Bir yanda Ruslar, bir yanda Balkanlardaki irili ufaklı milletler, diğer yanda Araplar el birliğiyle Siyonizm’in önünü açtılar.
Sonrası malum… Herzl, Abdülhamid Han’dan çok büyük paralar karşılığında Kudüs’te toprak talep eder; o ise bunu reddeder. Yahudiler de rotayı fikir babaları olarak gördükleri İngiltere’ye çevirirler. I. Dünya Savaşı’nda İngiltere’ye büyük destek veren Yahudiler, Osmanlı’dan alamadıklarını İngilizler üzerinden almanın planlarını yapıp uygulamaya koydular.
Filistin’i 1917’de işgal ettiler. 2 Kasım 1917’de İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, İsrail’in Filistin toprakları üzerinde bir devlet kurabileceğine dair kendi adıyla anılan Balfour Deklarasyonu’nu yayımladı. O tarihten 1948’e kadar İngilizler, bölgede bir İsrail Devleti kurulması yönünde ellerinden geleni yaptılar. Bir anlamda İngilizler, Siyonizm’in kurucusudur diyebiliriz.
Ne hazindir ki İngilizlerin bu Yahudi âşıklığı da karşılıksız kalmamış; bir ihanet de İngilizlere karşı yapılmıştır. 6 Kasım 1944’te İngiltere’nin Ortadoğu’dan sorumlu Bakanı Walter Edward Guinness, Kahire’de Yahudi paramiliter örgütü Lehi’nin militanları tarafından öldürülmüştür.
1956’da, tıpkı bugünkü Amerika’nın Hürmüz Boğazı’ndaki girişimlerinde olduğu gibi, dönemin süper gücü İngiltere, yanına Fransa’yı da alarak Süveyş Kanalı’na, ticaret yoluna hükmetmek için saldırıda bulunmuş ve Mısır’ın ciddi direnişi karşısında istediğini elde edememişti. Tıpkı İngilizlerin ve Fransızların bugün ABD’ye yaptığı ayak diremeyi, o gün Amerika Mısır’ın tarafını tutarak sergilemişti. Nitekim bu tarihten sonra İngilizlerin süper güç efsanesi sona ermiş, ABD’nin süper güç dönemi başlamıştı.
Günümüzde Hürmüz krizinde amacına ulaşamayan ABD ve suç ortağı İsrail, sanki tarih tekerrür ediyormuş gibi bir tablo yaşamaktadır. Her ne kadar bunun İsrail’in saldırılarını sona erdireceğine inanmıyor olsam da ümidim ve dileğim odur ki, 19 Haziran 2024 tarihinde imzalanan sözde ateşkes, Amerikan rüyasının kâbusa dönüştüğü, efsanenin sona erdiği tarihî bir gün olarak gelecek nesiller tarafından anılacaktır. Siz işin sonuna bakın.
Siyonizm her ne kadar basite indirgenerek, biraz da algı yoluyla masum ve makul gösterilmek için Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması amacına yönelik bir fikir, düşünce ve aksiyon olarak lanse edilse de konu çok daha geniş, çok daha derin ve çok daha kapsamlıdır.
Siyonizm; dünya sömürü düzenini devam ettirmek isteyen emperyalizmin bir aparatı olarak, özünde seküler olmakla birlikte Filistin’de bir Yahudi devleti kurma fikriyle başladığı için Yahudiliğin belli başlı dinî ritüel ve sembollerini kullanan; bir örümcek ağı gibi tüm dünyayı ören, bir ahtapot gibi insanlığı sarmalayan, etkisi altına alan, sıktıkça sıkan, ezdikçe ezen, dünya hâkimiyetini hedefleyen; kendisi ve kendisine hizmet edenden başka hiçbir varlığa yaşam hakkı tanımayan bir yapıdır. Bunu en iyi rahmetli Erbakan Hocamız bir timsah metaforu üzerinden tarif eder:
“Siyonizm bir timsaha benzer. Bu timsahın üst çenesi Amerika Birleşik Devletleri’dir, alt çenesi Avrupa Birliği’dir, kuyruğu İsrail’dir; gövdesi ise Müslüman ülkelerde de bulunmak üzere devlet idarecileri, medya, iş adamları ve sanayicilerden müteşekkil olan iş birlikçilerdir. Bunları söylememdeki sebep, Siyonizm’in sadece İsrail ve Amerika’dan ibaret olmadığını bilmenizdir. İşte bu timsah hepimizi kendine köle yapmış, Gazze’de çoluk çocuk demeden öldürüyor.”
Türkiye’deki anti-Siyonist akımlara gelince; Osmanlı’dan günümüze kadar gelen tarihsel süreçte bunlar siyasal İslamcı hareketlere, sol-sosyalist ideolojilere ve bağımsız sivil toplum inisiyatiflerine dayanır. Bu akımlar genellikle Siyonizm’i emperyalizmle özdeşleştirir ve Filistin meselesini temel insan hakları, anti-emperyalizm veya dinî hassasiyetler çerçevesinde ele alırlar.
İslamcı ve Muhafazakâr Hareketler: Türkiye’de bu işin öncüsü hiç şüphesiz Millî Görüş lideri Erbakan’dır. Günümüzde de onun rahle-i tedrisinden geçmiş siyasi parti ve liderler anti-Siyonist söylem ve eylemlerde zaman zaman bulunmaya devam etmektedirler. Bu lider ve partilerin özellikle Filistin konusundaki hassasiyetleri bir anti-Siyonist cephe oluşturmaktadır.
Erbakan her ne kadar Türkiye’deki anti-Siyonist şuurlanmanın öncüsü olmuşsa da öncesinde de çok değişik çevrelerden entelektüeller Siyonizm karşıtı fikirler beyan etmişlerdir. Bu çerçevede Cevat Rifat Atilhan, Necip Fazıl Kısakürek, Nihal Atsız, Sezai Karakoç ve Rıza Çavdarlı eserlerinde Siyonizm’e sert tepki geliştirmişlerdir.
Sol ve Sosyalist Gruplar: Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına kadar uzanan anti-Siyonist yaklaşım, sosyalist hareketlerde anti-emperyalizmin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilir. Günümüzdeki birçok devrimci grup ve bazı siyasi partiler, Siyonizm’i kapitalist ve emperyalist bir proje olarak görerek Filistin direnişini desteklemektedir.
Sivil Toplum ve Aktivist Oluşumlar: Türkiye’de Filistin konusunda hassasiyet gösteren pek çok sendika, vakıf, dernek ve sivil toplum kuruluşu faaliyet göstermektedir. Boykot kampanyaları (BDS) ve insan hakları örgütleri aracılığıyla çalışmalar yürütmektedirler. Ayrıca zaman zaman düzenlenen Anti-Siyonizm Kongresi gibi akademik ve sivil platformlar, anti-Siyonist düşünceyi entelektüel düzeyde tartışmaya açmakta, bildiriler hazırlamakta, eylem planları yapıp uygulamaktadır.
Dinî Cemaatler ve Kanaat Önderleri: Türkiye’de geleneksel tasavvufî dinî cemaatler ve kanaat önderleri, Kudüs ve Mescid-i Aksâ’nın kutsiyeti ile İsrail’in uygulamalarının da etkisiyle Siyonist ideolojiye ve işgale karşı güçlü bir muhalefet sergilemektedirler.
Hristiyan Siyonist olur mu?
Elbette olur. Hatta Siyonizm’in ilk ortaya çıkışı, 16. ve 17. yüzyıllarda bazı Protestan Hristiyan din adamlarının İncil’deki bazı kehanetleri yeniden yorumlayarak Yahudilerin Kudüs’e dönmesi gerektiğini, bunun İsa Mesih’in yeniden dünyaya gelişini hızlandıracağını dillendirmeleriyle başlamıştır.
1790-1830 yılları arasında İngiltere’de Püritenler arasında başlayan bu anlayış, giderek dinî, hatta siyasi bir oluşuma evrilmiştir.
1830’da İrlandalı din adamı John Nelson Darby, modern Siyonizm’i derinden etkileyen Dispensasyonalizm öğretisini geliştirdi. 1840’ta İngiliz siyaset adamı Lord Shaftesbury, Yahudilerin Filistin’e yerleşmesini yüksek sesle dile getirdi.
Sonrasında da zaten Balfour Deklarasyonu ile başlayan süreçte bugünkü İsrail Devleti, İngiltere’nin kurdurduğu; sadece Ortadoğu’da bir çıbanbaşı değil, dünyanın başının belası olmaya devam etmektedir.
Bütün bu siyaset ve din adamları görüldüğü gibi Hristiyandı. Dolayısıyla Amerika başkanlarının ve dışişleri bakanlarının “Ben Siyonist’im.” demesi kimseyi şaşırtmamalıdır.
Başlangıçta dinî saiklerle ortaya atılan Hristiyan Siyonizmi, zamanla İsrail’in çıkarlarına hizmet etmenin Batılı Hristiyan siyasetçiler arasındaki yeni maskesi olmuştur.
Şu hâlde Siyonizm, Batı’da Hristiyan dünyasında doğmuş, zamanla İsrail’in devlet ideolojisine dönüşmüş ve emperyalist Batı’nın dünyayı sömürme araçlarından biri hâline gelmiştir.
Bugün Amerikan siyasetinde en etkili İsrail destekçisi Hristiyanlar olan Evanjelikler, bir nevi Püritenlerin evrim geçirmiş güncel versiyonudur.
Müslüman Siyonist olur mu?
Dinî açıdan baktığınızda asla olamaz demeliyiz kanaatindeyim.
İslam düşmanlığı üzerine kurulmuş, Müslüman kanı üzerine istikbal planlayan, hedeflerinde Müslüman topraklarını işgal etmek bulunan, kurulduğu günden bugüne uygulamalarında kadın, yaşlı, çoluk çocuk demeden yüz binlerce Müslümanı katleden bir ideolojiye bir Müslüman’ın taraf olması, olsa olsa katiline âşık olmak şeklinde ifade edilebilir.
Ancak inancının şuurunda olmayan, konuya siyasi, bireysel veya kurumsal menfaat açısından bakan, hatta belki de en azından bir kısmı İsrail’e ajanlık yapan; kendisini hem seküler hem de Müslüman olarak tanımlayabilen garip sözde Müslümanların olduğu da bir gerçektir.
Kelime-i Şehadet getirerek “İman ettim.” demenin neyi kabul, neyi reddetmek anlamına geldiğinin ve bunun neyi gerektirdiğinin bilincinde olmayan o kadar çok Müslüman var ki toplumda…
Konuyu iman zaviyesinden değerlendirmekten de açıkçası imtina ediyorum. Zira Siyonizm’i reddetmek iman esaslarından biri değildir elbette. Ancak Siyonizm’in Müslüman’a ve İslam’a bakışındaki tezyif, tahkir, aşağılama ve zulüm; uygulamadaki düşmanca tavırları karşısında sergilenecek duruşun doğrudan imanla ilgili olduğunu söylemek zorundayım.
Tüm anti-Siyonistlere selam ve saygıyla…
