1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Öykü

Sizleri Bir Araya Nasıl Getirdim Ama?

Sizleri Bir Araya Nasıl Getirdim Ama?
0

Yine son hamleni yaptın. Kal dili ile değil de hal dilinle herkese meramını ve mesajını gayet açık bir şekilde ilettin. Hasta olduğun günden beri herkes etrafında pervane olmaya başlamış; sen ise bir şey yokmuş gibi yatağında olanlara sessizce şahit oluyordun. Yılların yorgunluğu artık “yeter” demişti. Onca yokluk ve geç gelen kısmi varlık ruhen yorduğu gibi bedenen de kendini hissettirmiş, dayanamaz hale gelince de yeni mekânın hastane odaları oluvermişti.

Beş çocuk yetiştirmiştin, yetmemiş üzerine bir de torun. Hepsine anne; yeri doldurulamaz bir anneanne, bir babaanne, teyze, hala, kayınvalide hatta çoğu zaman da olmayan babaları olmuştun. Dedik ya; “Beş çocuk, bir torunu nasıl büyüttüm, ne zorluklar çektim, neleri göğüsledim, okumak isteyenleri okuttum, hepsini evlendirdim” der gibi sessizce makine ve kablolar arasında yatıyordun. O çetin günler geride kalmıştı artık. Kaldı kalmasına da o günlerin bıraktığı izlere ve yaralara ne demeli?

Senin sahip olmadığın her şeye evlatların sahipti ama bu sefer de sen yoksun. Başını sokacak bir küçük eve, karnını doyuracağın bir lokma ekmeğe şükrettiğin günler… Kendin değil de çocuklarının isteklerinin anında, bazen de hiçbir zaman gerçekleşme imkanının olmadığı yıllar.

Evet, “yılların yorgunluğu” dedik. “Yoruldum hayat” der gibi hasta yatağından bakan o gözler… Hayat şartları o kadar yormuş ki yorulduğunu bile fark etmeden geçen ve yaşlandığını bile göremeyen gözler… Beş çocuk, bir torunun mürüvvetlerini görmüş; torunlarının baş tacı ettikleri babaanneleri, anneanneleri olmuştun. Hepsi de seni çok seviyordu. Beş çocuğun yanında bir çocuğunun çocuğunu da yetiştirmek bile sana zor gelmemişti. Annesinin, babasının ve üvey annesinin farklı bahanelerle sana bıraktığı ve altıncı çocuğun gibi bakıp ilgilendiğin torunun da yanındaydı. O da seni merak edip her gün gelmeye çalışıyordu. Tek başına köyde onu büyütürken onunla ilgilendiğin gibi, o da seninle ilgilenmek istiyordu. Birlikte geçirdiğiniz yılları unutmamıştı. Hepsi büyümüştü artık. Onlar büyürken sen daha da büyüyordun. Büyük olmak sadece yaş ile değil; emek ile, acı ile, sevgi ile, dert ile olur. Böyle büyümek pek çok kişi için daha anlamlı elbette. Dertlerin getirdiği yorgunluk ve olgunluk hiçbir şeye benzemez.

Kimler gelmemişti ki o hastane günlerinde… Köydeki komşuların, senin gibi yaşlı ve hasta dünürün, dünürün oğlu, Ayvalıdaki eski komşun, onun kocası, torunların, kızların, oğulların, damatların, gelinlerin, yeğenlerin, üvey kızın, üvey kızının gelini ve çocukları; hayatta olan çoğu zaman anlaşamadığın kardeşin de gelmişti. Ağlayarak elini öpüyordu da sen ona bakarak bir şeyler demeye çalışıyordun. Sadece o mu? Onun dışında seni seven, hatta sevmediğini düşündüğün herkes ya ziyarete geliyor ya da senin iyileşmen için dua ediyordu. Bir de hastaneye gelip de yanına çıkmayanlar, başka yakını olan akrabasına gelip de yanına uğramayanlar da vardı elbet. “Niye gelmediler?” diye onlara da kızmadın. Her zamanki gibi önemsemedin veya kafaya takacak kadar onlara değer vermedin.

Sadece seni ziyarete gelen ve yanında olanlar değil, hastanede çalışan herkes seni sevmişti. Herkesin “pamuk ninesi” oluvermiştin bir anda. “Bu teyze sevilmez mi?” diyenler de yok değildi. Hastabakıcının ilgilenmesi, sana banyo yaptırması, ziyarete gelen doktor ve hemşirelerin sana olan ilgisini ve iyileşmen için dua etmelerini de gayet net duyuyor ve görüyordun. Doktorlar ya da hastabakıcılar tarafından zaman zaman söylenen “Teyze iyi değil”, “Teyzenin bakışları normal değil”, “Yakınlarını çağırın” gibi sözlere de pek aldırmıyordun.

Yıllar sana acımamıştı. Acımak yılların işi değil. Sen herkese acıdın, kol kanat gerdin; çocuklarından bazıları hâlâ büyümemiş gibi senden yardım isterken bile elindekileri paylaştın. Paylaşmayı ne kadar çok severdin. Her evine gelip de yolcu ettiğin çocuğuna mutlaka bir şey vermek isterdin. Herkese verecek bir şeyler bulurdun. Senin için çocuklarının sana aldığı yiyecek veya içeceklerden verir ya da başka şeyler vermek isterdin. Bazı çocukların sen rahat et diye ellerinden geleni yapar, her türlü ihtiyacını karşılamaya çalışırdı. Köy senin için yeri doldurulmaz bir mekandı. Burada yaşamayı saraylarda yaşamaya tercih ederdin.

Artık yeterince yaşlanmıştın. İlaç, yemek, temizlik, yalnızlık senin için sorun haline gelmişti. Yalnız kalmayı hiç sevmezdin. Mutlaka yanında birisi olsun isterdin. Ne kadar da haklıydın. O yüzden oğlun ve kızın seni yalnız bırakmamaya çalışırlardı. Yine de senin iyiliğine olacak düşüncesiyle seni köydeki dostlarınla buluşsun, dertleşsin diye zaman zaman yalnız bırakırlardı. Ama yine de sen yalnız değildin. Her bayramda ya çocuklarının yanında ya da çocukların senin yanında olsun isterdin. Bunu da çoğu zaman başarırdın. Çok mu fazla şey isterdin? Elbette hayır. Ancak çocuklar büyüyünce, kendi çocukları olunca, doğup büyüdükleri ortamları maalesef unutmaya başlamışlardı. Bunda senin suçun yok. Suç seni unutan çocuklarında. Hayat böyle değil mi? Son yıllarda birkaç ay kaldığın dönemlerde bile uzun süre yalnız kalmadın. Senin yalnız kalmana razı olmayan çocukların da vardı. Her bayram evin çocuk ve torunlarınla şenlensin isterdin.

Öyle ya, o bayramlar değil mi bizi bir araya getiren? Bütün aileyi bir arada tutan, buluşturan… Küslüklerin son bulduğu günler… Her bayram evin önüne çıkıp bayram namazından gelen eşini ve çocuklarını bekleyen anneler gibi sen de çok bekledin. Şimdi bayramların da bir önemi kalmadı senin için. Bir nefes sıhhat, bir adım, derdini anlatabilecek güzel bir söz, sevdiklerine özlemle sarılabileceğin iki kol, dostlarınla oturabileceğin uygun bir ortam olmasını ne kadar da isterdin. Birileriyle oturup sohbet etmek en çok sevdiğin şeydi.

Misafiri ne kadar çok severdin. Herkesi eve veya bulunduğun yere davet eder, gelmeleri için ne kadar çok ısrar ederdin. Bazen bu ısrarın karşı tarafça o kadar ciddiye alınırdı ki onlar gelmek için bir yolunu bulur, seni ziyaret etmeye çalışırlardı. Bazen de en yakının, çok yakınında olup da seni ziyaret etmezdi. Gelmediği zaman bile onlara kırılmazdın. Oysa onlar senin değerini ancak sen hasta olunca anladılar. Sağlığında hiç seni ziyaret etmeyenler, nasıl da her gün sabah akşam yanına gelmeye çalışıyordu. Ama bu sefer de sen değil, doktorlar onların gelmesine müsaade etmiyordu.

Sağlığında senin değerini bilmeyenlerin, hastalanınca seni değerli görmelerine hayret eder bir halin vardı. “Benim değerim hasta olunca mı anlaşılıyor? İlla hasta mı olmam lazım?” demeye çalışıyordun. Ama bunu anlamak için artık çok geçti. Ne kadar haklıydın. Hasta olunca kıymete bindin. “Keşke” demenin fayda etmediği zamanları yaşamak ne kadar zor, değil mi?

Farkında mısın bilmiyorum; hastalığın sayesinde birçok güzellikler değer bulmaya başladı. Uzun süre bir araya gelmeyen çocukların bir araya geldi. “Köye gitmem” diyenler, senin köydeki evinde sensiz kaldılar. Yıllar sonra kardeşler senin yanında sabahlara kadar nöbet tuttular. “Gelmez” dediğin çocukların, torunların yanına gelip “Neler yapabiliriz?” diye tutuştular. Sen hasta olunca “keşke”ler havada uçuştu. “Keşke daha önce şunu yapsaydım, bunu yapmasaydım… İstediği yemeği yapsaydım. Daha fazla ziyaret etseydim. Daha fazla bizim yanımızda kalsaydı. Keşke ona kızmasaydım. Bayramlarda yanında olsaydım…”

Herkes evlenmiş ve kendi bayramını yaşarken özellikle son bayramda bu eksikliği ne kadar çok hissetmiştin. Diğer bayramlarda hiç bu kadar yalnız kalmamıştın. Köyde olmasan da ya oğlunun yanında ya da kızının yanında idin. Ya da onlar senin yanındaydı. Seni sevenlerin “keşke”lerinden bir tanesi de o son bayramda yanında olabilmekti. Ancak önemli mazereti olup da gelemeyenler de vardı; onlara hak veriyordun. Ama yakında olup da uzak duranlara ne demeli? Bayram sonrası bayramda yanında olamayan evladın yanına gelmişti. Köyde yalnızlıktan sıkıldığını fark etmiş “Haydi Ankara’ya, bizimle gel” demesine çok sevinmiştin. İyi ki de gitmişsin. O gelişinde torunlarının çoğu seni sağlıklı halinde son defa görmüşlerdi. Ne güzel, mutlu bir gün geçirmiştin. Kız torunların her zaman olduğu gibi o gün de seninle şakalaşıp resimler çektirmiş, birlikte hoş vakit geçirmiştiniz.

Yoğun bakım ve palyatif servisleri pek çok kişi için sonun başlangıcı demektir. Buralarda geçirdiğin günlerde çok kişi senden umudu kesmişti. Senin durumundan endişe edenlerin bazılarının son durumlarını söylemeye gerek yok. Onlar seni artık duyamaz, durumunu da artık merak edemezler. Zor geçen bu hastane günleri seni ziyarete gelen ve seninle bu süreci yaşayanlara pek çok mesaj vermiş olmalı. Sağlığında bir araya gelmekten kaçınan ve senin varlığını var iken fark etmeyenlere “Gördünüz mü? Sizleri nasıl da bir araya getirdim?” der gibi bakışlarından daha manidar ne olabilir ki?
Ankara, Haziran 2026

1969 yılında Ankara’da dünyaya geldi. İlköğretimini Çankırı’da, orta ve lise öğrenimini yatılı olarak Aydın’da tamamladı. Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünde tamamladıktan sonra öğretmenlik yaptı. 1994 yılından itibaren sırasıyla Kırıkkale Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde hocalık yaptı. Hâlen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yabancı dil öğretimi, dil ve kültür çalışmaları alanında ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış birçok makale, kitap bölümü ve kitap editörlükleri bulunmaktadır. Ulusal-yerel gazete ve dergilerde yazıları yayımlanmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir