İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın önerisiyle Bakanlar Kurulu’na sunulan sözde Ermeni soykırımını tanıma tasarısı 28 Haziran 2026 tarihinde oybirliği ile kabul edilmiştir. Saar’ın bu kararın İsrail karşıtı sert tutumlu Erdoğan yönetimine karşı bir misilleme olmadığını belirtmesi, sorumluluktan kaçan bir açıklama olması hasebiyle oldukça tuhaf bir durumdur. Bu beyanın aksine, kararın Türkiye’yi hedef aldığı aşikârdır.
Ermenistan konunun araçsallaştırıldığını belirterek karara mesafeli tutum benimsemiştir. Beklendiği üzere Türkiye sert tepki göstermiş ve İsrail’in bu adımla Filistin’deki suçlarını örtbas etmeyi hedeflediği açıklamasında bulunmuştur. Her iki ülke ile sık ilişkileri bulunan Azerbaycan karardan ciddi kaygı duyduğunu belirtmiş ve İsrail’e konuyu tekrar gözden geçirmesi çağrısında bulunmuş, Azerbaycan’ın talebi üzerine 9 Temmuz’da İsrail bu kararı İsrail Millet Meclisi Knesset’te resmi olarak tanınma prosedürünü askıya almıştır. Filistin’in konuyla ilgili herhangi bir tepkisi medyaya yansımamıştır.
Tanınmanın önündeki engeller
İsrail’in sözde Ermeni soykırımını tanımaya mesafeli duruşu Holokost yani Nazi Almanya’sının Yahudilere uyguladığı soykırımın eşsizliğini muhafaza etme motivasyonuyla ilişkilendirilse de, resmi yaklaşımındaki belirleyici etken pragmatizm ve stratejik çıkarlar olduğunu söylemek isabetli olacaktır.
İsrail’in sözde Ermeni soykırımını günümüze kadar tanımasını engelleyen birden fazla faktör mevcuttur. Bunlar arasında ilk sırada Türkiye’nin İsrail üzerindeki baskın caydırıcı etkisi gelmektedir. İsrail Mart 1949’da kendisini tanıyan ilk Müslüman devlet olan ve bölgenin güçlü devleti olan Türkiye’yi karşısına almayı asla göze alamazdı. İlişkileri inişli kalkışlı bir seyirde devam etmekle birlikte, bölge ülkeleri arasından sadece Türkiye’nin pek çok açıdan İsrail ile uyumlu mutabakat arz etmesi, İsrail tarafından dikkate alınması gereken bir husustu ve stratejik ortağı olan Türkiye’ye karşın Ermeni soykırımı tanımak İsrail için zararlı olurdu. Öte yandan, Sovyetlerin yıkılmasının ardından İsrail’in sıkı ilişkiler geliştirmeye özel önem atfettiği Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinin uğradığı Ermeni işgali, hassasiyet gösterilmesini gerekli kılıyordu. Ermenistan ile savaş halinde olan Azerbaycan’ı gücendirecek bir diplomatik girişim İsrail için kesinlikle rasyonel değildi. İlave olarak, İsrail ile karşılıklı düşman olan İran’ın Ermenistan ile sıkı ilişkilere sahip olması, nitekim zaman zaman medyaya yansıdığı kadarıyla Ermeni terör örgütü ASALA ile İsrail’in baş düşmanı olan Filistin’deki el-Fetih arasındaki ilişki “düşmanımın dostu düşmanımdır” prensibi dolayısıyla Ermeni tezlerine mesafeli tutumu sağlayan başka bir faktör olarak görülmelidir.
Dolayısıyla, Ermeni tezlerine İsrail’in resmi bakışının bölgedeki kamplaşmadaki müttefikleri ve rakipleri dengesinde şekillendiği söylenebilir. Bu dengeler bir araya gelince sözde Ermeni soykırımını tanımanın İsrail’e zarar getireceğini söylemek isabetli olacaktır. Nitekim bu yüzden toplumun çeşitli kesimlerinde sözde soykırımın tanınması zaman zaman dile getirilse resmiyete dökülmeden kalmıştır. 2009’da Davos’ta “One minute” krizi sonrasında yaşanan Türkiye İsrail arasındaki sürtüşmelere tepki olarak konu İsrailli siyasetçilerin gündemine oturmuş ve birkaç defa Knesset’e taşınmış, ancak hiçbir zaman resmileşme boyutuna gelmemiştir. İsrail başbakanı Benyamin Netanyahu, konuyu sahiplendiğini dile getiren ilk başbakan olmuştur. 27 Ağustos 2025’te Patrick Bet-David’e verdiği röportajında Ermeni soykırımını kişisel olarak tanıdığı beyanında bulunmuştur. Ancak kurnaz bir politikacı olan Netanyahu’nun bu beyanında samimi olduğu inandırıcı görünmemektedir.
Yeni dengeler ve olasılıklar
Yukarıda sayılan dengelerle birlikte, Kafkaslarda yeni jeopolitik durumun şekillendiği bir ortamda İsrail’in bu adımı siyasi rasyonaliteye uymamaktadır ve aslında ülkenin yakın ve orta vadede stratejik gayeleri ile çatışır haldedir. Kararla ilgili akla gelen ilk yaklaşım, Gazze işgali dolayısıyla İsrail’i eleştiren Türkiye’ye bir cevap olmasıdır. Ancak İsrail’in 2023’ten itibaren takılıp kaldığı bölgesel yalnızlığını bir şekilde atlatma arzusuyla bir süredir Türkiye ile ilişkilerini tamir etme hedefi, nitekim Kafkaslardaki güncel jeostratejik durum da dâhil çeşitli faktörler göz önüne alındığında bu karar spekülasyonları beraberinde getirmektedir.
İsrail’in bu meseleyi şimdiye kadar stratejik akılla yönettiği için mevcut girişim bazı sorular doğurmaktadır. Acaba bu kararı öfkesine yenik düşen politikacıların ham bir refleksi olarak mı yoksa İsrail’in politik arenada tüm kozlarını tüketerek çaresizce bu konuya sarılması olarak mı okumalı? Yoksa bu kararla daha derin bir oyunun kurulduğu mu düşünülmeli? Benzeri soruların sayısı daha da arttırılabilir.
Konuya mevcut dengeler içerisinde Azerbaycan’ın da katılması farklı açılımları beraberinde getirmektedir. Nitekim Kafkaslardaki mevcut dengeler de İsrail’in Azerbaycan’ı öncelemesini zorunlu kılmaktadır. İster enerji kaynağı olması isterse jeopolitik ve jeostratejik konumlanması itibariyle Azerbaycan İsrail için hava ve su kadar önem arz etmektedir.
Daha önceleri Türkiye ile ilişkilerinin tamirindeki rolü dikkate alındığında, Azerbaycan İsrail için yalnızlıktan kurtuluş bileti mesabesindedir. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in 2020’nin sonlarında Türkiye İsrail arasındaki buzların erimesi için girişimde bulunduğu ve alınan sonuç medyaya yansımış, bunu iki ülke yöneticileri arasında yüz yüze görüşmeler takip etmiştir. Böyle bir ortamda gelen 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı aradaki iletişimi sonlandırmıştır. Bakü’nün devreye girmesiyle taraflar arasında Mayıs 2025’te Bakü’de diplomasi masası kurulmuş, ancak bir ilerleme kaydedilmemiştir; medya bu masanın konusunun Suriye olduğunu yazmıştır. Bu süreçte durumun hassasiyetini mülahaza eden Azerbaycan’ın artık daha temkinli davranmayı tercih ettiği düşünülebilir. Muhtemel tahmine göre Azerbaycan İsrail’in Türkiye ile diyalog zemini olmadığını görünce çekimser durmuş olmalı ki, sözde Ermeni soykırımını tekrardan gündeme getirerek İsrail Azerbaycan’ı iletişimde rol almak için masaya çekme ve ikna etme hamlesine başvurmuştur. Bu hamle, Türkiye’ye yanaşmak için en uygun aracının Azerbaycan olduğu düşüncesiyle İsrail’in yeni üçgen oluşturma girişimi olarak okunabilir. 10 Temmuz tarihinde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Amerikalı gazeteci Hadley Gamble’a röportajında İsrail’de aklıselim, iyi niyetli ve stratejik düşünen insanların olduğunu söylemesi konuyla ilgili bir mesaj olarak değerlendirilirse, belki de bu durum diplomasi mekanizmasının harekete geçtiğinin işaretidir. Ancak Fidan’ın Netanyahu ekibini istisna kılması, diplomatik sürecin çetrefilli geçeceğinin işareti sayılabilir. Her iki ülke ile iyi ilişkileri olan Azerbaycan’ın taraflar arasında en azından asgari mutabakatın sağlanmasında istekli olduğunu tahmin etmek zor değildir. Karabağ zaferi sonrasında vites yükselten ve kendisini orta güç olarak konumlandıran Azerbaycan açısından diplomatik arabuluculuk kazançlı görülebilir.
Öte yandan, Filistin ile de ilişkilerin geliştirilmesi Azerbaycan’ın diplomatik manevra kabiliyetini yükselterek orta güç statüsüne altyapı niteliği taşıyacaktır. Böyle bir girişiminin orta vadede bölgesel diplomaside farklı senaryolar doğurabileceği söylenebilir.
