Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Şubat Soğuğunda Yanan Öğretmen

“Sevgili arkadaşlarım, gençlerim!” diye hitap ettiği öğrencilerine kuru kuruya edebiyat bilgileri vermiyordu Asım Hoca. Onlara edep, zarafet, şahsiyet ve güzellikle beraber dil-ahlak-tarih şuuru kazandırmaya, Mevlâna’nın sembolize ettiği “pergel” gibi insan yetiştirmeye çalışıyordu. Okuyan, düşünen, sorgulayan, üreten, merhametli, vefalı, ahlaklı, cesur, çalışkan ve sabırlı bir nesil yetiştirmeye gayret ediyordu.

EKLENDİ

:

 

12 Eylül 1980 darbesi olduğunda Mehmet Asım, on dört yaşında delikanlılığa adımını yeni atmış, imam-hatip lisesi birinci sınıf öğrencisiydi. Öğretmenlerinin birçoğunun tutuklanması ile köprünün sol tarafından yürüyen yaşlı ve köylü bir amcanın jandarma dipçiğiyle dövülmesi, darbeyle ilgili onda derin yaralar açmıştı. Küçük denebilecek yaşta olmasına rağmen, askeri darbenin zalimliğini gören M. Asım, “ergenlik ilmihali” okumaya fırsat bulamadan “darbe ilmihali” okumaya başlıyordu.

Lise ve üniversite tahsili boyunca darbenin gölgesinde ruhi ve zihnî yönden baskı gören, takip edilen, öğrenci evleri aranan ve fişlenerek tedirgin edilen Mehmet Asım, maddi sıkıntılara, siyasi baskılara, türlü çilelere rağmen şahsiyetli, inançlı, edepli, adaletli, dürüst ve idealist bir insan olmaya kararlıydı.

Mehmet Asım; Yunus Emre gibi “Yaratılanları seviyordu Yaratandan ötürü”. Ülkesine, milletine, bayrağına, diline ve mukaddes değerlerine sevdaylaydı. Mevlâna gibi insanları iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa, hakikate çağırmak istiyordu o.

Mehmet Asım’a göre hizmet etmenin en güzel ve verimli yolu, idealist bir eğitimci olmaktı. İlkokuldaki öğretmeni merhametli Naile Öğretmeni gibi, lisede kendisini çok etkileyen idealist Alâeddin Hocası gibi öğrencilerinin gönüllerini fethetmek istiyordu.

Sağlam, ahlaklı, şuurlu insan, aile ve toplum inşa edemeyen milletler; sağlam, güçlü ve adil bir devlet teşekkül ettiremez, diyordu Asım. Fatih’leri, Yunus’ları, Mevlâna’ları, Mimar Sinan’ları, Fuzulî’leri, Baki’leri, Mehmet Âkif’leri, Necip Fazıl’ları yetiştirebilmek için Şeyh Edebali, Akşemseddin,  İmam-ı Azam, İmam-ı Gazali, Mahir İz, Nurettin Topçu gibi rehberlere, hocalara ve idealist eğitimcilere ihtiyaç var, diyordu.

Asım, bu büyük hayallerle çok çalışarak çok yönlü okudu. Ağabeyiyle inşaatlarda amelelik yaparak okul harçlığını çıkardı. Kendini sosyal ve manevi ilimlerle beslemeye gayret etti. Üniversitede okurken üç fakir arkadaşıyla birlikte bir yıl elektriksiz ve susuz bir evde kalmaya razı oldu. Kendisinden daha fakir öğrencileri düşünerek öğrenim kredisine bile başvurmadı. Çok sevdiği öğretim üyesi Mustafa Hoca’nın verdiği zekât paralarını bile gariban arkadaşlarına dağıttı. Çok okuduğu ve güzel yazdığı için kendisini çok takdir eden Ali Hocasının üniversiteden kendisine verdirmek istediği özel başarı bursunun da fakir arkadaşlarına verilmesini sağladı.

Asım; eğitim fakültesi, Türk dili ve edebiyatı bölümünü iyi bir dereceyle dört yılda bitirdi. Para ve konfora doymuş ama kalbindeki boşluğu bir türlü dolduramamış, ilgi, sevgi ve manevi değerlere aç öğrencilerine ağabey, baba, dost ve sırdaş olmaya gayret ediyordu Asım Hoca. Öğretmenliği bir gömlek, bir rozet gibi taşımadı o. Eğitimci kimliğini, gönlünde büyütüp beslediği ulvi bir sevda gibi bir hayat tarzı olarak taşımaya çalışıyordu. Bir takım damatlık elbisesiyle okula gidip gelen Asım Hoca, eşinin iki takım elbise alması için bileziğini bozdurup verdiği parayla bile dört beş koli kitap alıyordu.

Çocuğunun müzmin hastalığı, kira ve geçim derdiyle uğraşan Asım Hoca’ya bazı arkadaşları akıl ve öğüt veriyorlardı:

-Asım Hoca, sen daha gençsin, toysun. Bu kadar çalışarak, idealist olarak emekliliği getiremezsin. Hep öğrencilerin için, vatan ve millet için çalışıyorsun. Öğrencilerimiz zengin. İyi Türkçe de bilmiyorlar. Özel dersten köşeyi dönmeye bak. Memuriyetin üç önemli kuralı vardır: Çok çalışma, çok konuşma, karışma!

-Bana öğretmenlik nimetini, akıl, göz, dil, el, ayak, kalp gibi birçok nimeti veren Allah’a karşı şükrümü bir nebze eda etmeye, ilim talep edenlere ilmimin zekâtını vermeye çalışıyorum. Çocuklarımıza ve torunlarımızın da içinde olacağı istikbalimizin büyük, huzurlu ve güzel Türkiye’sini “Asım’ın nesli” ile inşa edeceğiz inşallah, diyordu Asım Hoca.

“Sevgili arkadaşlarım, gençlerim!” diye hitap ettiği öğrencilerine kuru kuruya edebiyat bilgileri vermiyordu Asım Hoca. Onlara edep, zarafet, şahsiyet ve güzellikle beraber dil-ahlak-tarih şuuru kazandırmaya, Mevlâna’nın sembolize ettiği “pergel” gibi insan yetiştirmeye çalışıyordu. Okuyan, düşünen, sorgulayan, üreten, merhametli, vefalı, ahlaklı, cesur, çalışkan ve sabırlı bir nesil yetiştirmeye gayret ediyordu. Âsım Hoca yaptıklarının karşılığını yalnızca Allah’tan bekliyordu. “Tohum saç, bitmezse toprak utansın!/Hedefe varmayan mızrak utansın!’’ diyordu.

İdealistliği sebebiyle İstanbul’da öğretmenlikten başka paralı ikinci bir iş yapmak istemeyen; kendini ilim, kültür, sanat ve eğitime verip bir de kitap yayımlayan Asım Hoca, düğünde alınan ve hediye edilen bilezikleri tüketince hem çaresiz kaldığı hem de anne ve babası ısrar ettiği için çok sevdiği İstanbul’a ve sevgili öğrencilerine gözyaşlarıyla veda ediyordu.

Asım Hoca, bütün zorluk ve çilelere rağmen eğitim ve tebliğ faaliyetlerini yalnızca çalıştığı ve karşılığında maaş aldığı okulla sınırlı tutmuyordu. O; vakıf, dernek ve sendika faaliyetleriyle, gazete ve dergilerde yazdığı yazılarla da Allah’a ve milletine karşı sorumlu, idealist bir eğitimci ve edebiyatçı kimliğiyle hareket etmeye çalışıyordu. Asım Öğretmen, aşkını ve heyecanını yitirmemişti bütün baskılara rağmen.

Çok sevdiği ağabeyinin özel hareket polisiyken Güneydoğu’da şehit düşmesi Asım Hoca’yı çok sarsmıştı ama kısa bir müddet sonra inanç, dua, sabır ve tevekkülle şuurlu ve onurlu bir duruş sergileyerek ayakta durmayı başarmış; şehit ağabeyinin dul ve yetimlerine kol kanat germişti.

Şubat rüzgârı şiddetini iyice arttırmaya başlamıştı. İslam’ın köklerini Anadolu coğrafyasında kazımak, Müslüman Türk milletini kendilerine köle yapmak isteyen millet ve mukaddesat düşmanlarıyla bu milletin alın teri, gözyaşı ve kanı üzerinden kendilerine servet ve güç devşiren, devşirme ruhlu “mankurt” aydınlar, emperyalist güçlerden aldıkları destekle: “Laiklik, cumhuriyet elden gidiyor.” diye ulumaya, naralar atmaya başlıyordu. “Onuncu Yıl Marşı” eşliğinde Anıtkabir yürüyüşleri, Mozart’ın senfoni orkestrasıyla aşka gelen çağdaşlık höykürmeleri, caddelerde yürütülen tankların millete doğrultması, sahte şeyhlerin, dinî ritüellerle makyajlanmış tiyatro gösterileri, samimi dindarların bölücü terörden daha tehlikeli ve “yarasa” olarak algılanması ve “İrtica geliyor!’’ naralarının atılması, post modern darbenin önemli argümanlarını oluşturuyordu. Bu trajik ve akıllara durgunluk veren manzara karşısında “peygamber ocağı”ndaki ‘’kınalı kuzular’’ ağlamaya, “bu toprağın kara bağrında sıra dağlar gibi duran” milyonlarca şehidin ruhu incinmeye, “masum Anadolu’nun saf çocukları”, mukaddes davasına bağlı er ve erenleri üşümeye, “öz yurdunda garip öz vatanında parya” muamelesine tabi tutulmaya başlanıyordu.

Âsım Hoca, millet üzerinde oynanmak istenen alçakça oyunlara, yapılan haksızlıklara, Müslümanlara atılan iftiralara isyan ediyor; Üstadım dediği Mehmet Akif’in: “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem / Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem!” mısralarını mırıldanıyordu derin bir hüzünle.

Şehrin tarihi bir camisinde başında takkesi olduğu halde namaz kılıp müezzinlik yapan, sabah içtimalarında öğrencilere ayet ve hadislerle süslü nutuklar çeken okul müdürü Feyzullah Bey, 28 Şubat sürecinde çark edip darbecilere selam durmaya başlıyordu. Öğretmenleri acilen toplantıya çağırıp gece yarılarına kadar laiklikten, devrim kanunlarından, anayasasının değişmez maddelerinden bahsederek dindar öğretmenlere gözdağı veriyordu.

-Arkadaşlar, kesinlikle irticai faaliyetlere göz yumulmayacak, diyordu. İsmiyle müsemma olmayıp her devrin adamı olmakla maruf Feyzullah Bey, milliyetçilikten laikçi ulusalcılığa terfi ederek koltuğunu sağlamlaştırmak ve ileride daha yüksek mevkilere gelmek istiyordu.

Okul Müdürü, bir pazartesi sabahı erkek öğrencileri sınıflara gönderip kız öğrencileri okulun bahçesinde bekleterek, “irtica”yla mücadele nutukları çekmeye, evinden okul bahçesine kadar başörtüyle gelen öğrencileri tehdit etmeye başlıyordu.

-Bundan sonra sokakta dahi bir öğrencimizi başörtülü görmek istemiyorum. Bu laik liseye yakışan modern kıyafetle geleceksiniz buraya, diyerek tesettürlü öğrencilere de gözdağı veriyordu Feyzullah Bey. Hızını alamayan okul müdürü, öğrenciler içeri girerken öğrencilerin çantalarını tek tek arattırıp başörtüleri toplattırıyor, kraldan fazla kralcı davranıyordu.

Dışarıda başını örten öğrencilerin bir kısmı, bu haksız ve utanç verici muameleye daha fazla dayanamayıp hıçkırarak ağlıyordu. Bir kısmı ise acı ve nefretlerini içlerine gömmüş sabretmeye çalışıyordu. Başı açık, modern görünümlü kız öğrenciler bile arkadaşlarına yapılan iğrenç muameleye isyan ediyordu. Dindar öğrencilerden biri olan Sevda, bu duruma daha fazla dayanamayıp baygınlık geçirince ikinci kattaki sınıftan, aşağıda olup bitenlere acı ve ibretle şahitlik eden Âsım Hoca, “Haksızlık karşısında susarsanız, sadece hakkınızı değil, onurunuzu da kaybedersiniz.” diyen Hz Ali’yi hatırladı hüzün ve kahırla. Ve kendi kendine:

-Yeter artık, yeter! Bu zulmü gâvur bile yapmaz, dedi ve teneffüsü iple çekti. “Zor zamanda konuşmak”, her kişi işi değil,  er kişi işidir diye düşünüp okul müdürünün odasına kapıyı vurmayı ihmal etmeden dalıverdi.  Âsım Hoca, çok öfkeli ve heyecanlıydı.

-Müdür Bey, sizin bir saat önce yaptığınız şeyler, anayasaya, insan haklarına, kanun ve yönetmeliklere, temel hak ve özgürlüklere aykırıdır. Öğrencilerin sokakta giyecekleri kıyafete asla karışamazsınız. Siz, büyük suç işliyorsunuz! Hem idari hem de insanlık suçu işliyorsunuz. Size Allah’ın kulu olduğunu unutturan şey, ne Allah aşkına?

Bu kadarını beklemediği bu sert tepki ve uyarıdan sonra bir süre afallayan okul müdürü, arkasına aldığı şubat rüzgârına güvenerek otoritesi ve koltuğunun sarsılmasına asla müsaade etmeyeceğini bildirir tarz ve üslupta:

-Âsım Bey, Âsım Bey! Siz dini istismar eden, başörtülerini siyasi simge olarak kullanan gerici öğrencilere arka mı çıkıyorsunuz yoksa? Bunları sakın korumayın, pişman olursunuz yoksa, dedi.

-Feyzullah Bey, sizin anneniz ve bacınız da başörtülü. Nene Hatun da tesettürlüydü; bazı sahtekâr ve istismarcıların arkasına saklandıkları Atatürk’ün annesiyle eşi de başörtülüydü. Bütün laik ve Atatürkçüleri istismarcı demek ne kadar yanlışsa, bütün başörtülüleri, dindarları da samimiyetsiz demek o kadar yanlıştır. Bu çocukların ne gibi bir menfaatleri olabilir Allah rızasından başka, dedi Âsım Hoca.

Bu tartışmalardan sonra Okul Müdürü, Âsım Hoca’yı yıllardır başarıyla yürüttüğü “Kültür, Edebiyat ve Yayın Kolu” rehber öğretmenliğinden gerekçesiz ve haksız bir şekilde alıyordu. Görevlendirdiği öğrencilerle provasına başlayacakları “Çanakkale Zaferi” ile ilgili tiyatro oyununun oynanmasına “Yer yok.” bahanesiyle engel oluyordu. Hatta Âsım Hoca’nın her gün okula getirdiği iki tane günlük gazetenin öğretmenler odasında “irticai propaganda” gerekçesiyle okunmasına karşı çıkıp kafasına göre yasaklama getirmeye çalışıyordu. Bütün bunları sorgulayıp her türlü haksızlığına ve yolsuz işlerine karşı çıkan Âsım Hoca’yı susturup sindirebilmek, gözden düşürebilmek için mobing uygulayıp çok çirkin iftiralara bile başvurmaktan çekinmiyordu despot okul müdürü. Necip Fazıl’ın dediği gibi “Yükseldik sanıyordu alçaldıkça tabana!”

Âsım Hoca’nın görev yaptığı okulda, eskiden milliyetçi, daha sonradan ateist olan, “şubat rüzgarı”nda darbesever takılan, gönüllü BÇG elemanı gibi hareket eden İshak isimli bir edepsiz edebiyat öğretmeni, durumdan vazife çıkararak, inançlı öğrencilerin kutsal değerlerine saldırmaya başlamıştı. Bu duruma dayanamayan Âsım Hoca, okulun kantininde birkaç öğretmenin yanında:

-Bak İshak Bey, biz seninle hem mahalleden eski komşuyuz hem de üniversite yıllarından bir hukukumuz var. Senin ateist olma hakkın, başkalarının inanç değerlerine hakaret etme, kutsallarıyla alay etme hak ve hürriyetini vermez sana. Sınıflarda söylediğin sözler, öğrencileri, ailelerini ve benim gibi duyarlı Müslüman öğretmenleri çok rahatsız ediyor. İnançlara saygı duymalısın, dedi yumuşak ama kararlı bir üslupla.

Beklenmedik bu uyarı karşısında hiddetlenip çılgına dönen İshak Bey:

-Senin gibi yobazlar, İran’a, Arabistan’a gitsin! Senin gibi gericilerin bu ülkede yeri yok, diye bağırmaya, hakaret etmeye başladı.

Her zaman yumuşak ve nazik olmaya gayret eden, edep ve vakarından taviz vermeyen Âsım Hoca, böyle bir hakareti,  densizliği, haddini bilmezliği hiç beklememişti ondan. Yine Mehmet Âkif’in mısraları geldi aklına:

-“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? / Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!’’ diye haykırdı Âsım Hoca.

Onun bu kadar hiddetlendiğine kimse şahit olmamıştı. Okulun kantinindeki bütün öğrenciler, şaşkınlık, merak ve endişe içindeydi. Melek gibi tatlı, yumuşak kalpli Âsım Hoca’ya ne olmuştu böyle?

-Sen kim oluyorsun be utanmaz ve şerefsiz? Bu topraklar, Allah, din, istiklal, bayrak ve namus için can veren şehitlerimizin kanlarıyla vatan kılındı. Senin, İran’a göndermeye kalktığın bu adamın dedeleri, Çanakkale’de, Sarıkamış’ta şehit düşmüş. Özel harekât polisi ağabeyim de Güneydoğu’da daha bir yıl önce şehit düştü. Ben, o şehit dedelerin torunu ve o şehit polisin kardeşiyim. Bu vatan; birtakım ateist, mason ve Sabetayistlerin çiftliği değildir. Haddini bil, edepsizlik yapma, diye haykırdı Âsım Hoca. Herkes donup kalmıştı. Bu İslam düşmanı öğretmen, başka bir gün öğretmenler odasında sohbet eden Asım Hoca’ya ansızın sandalye fırlatma cüretini de göstermişti öğretmenlerin gözü önünde.

1998 yılının Mayıs ayında lisenin müdür yardımcılarından, inançlı ve milliyetçi olarak tanınan Abdurrahman Bey, yine bir pazartesi sabahı, ders başlamadan bütün öğretmenleri odasına çağırıp “Onuncu Yıl Marşı”nın birer fotokopisini öğretmenlerin eline tutuşturdu ve suç işlemiş bir çocuğun duyduğu mahcubiyetle:

-Arkadaşlar, Milli Eğitim Müdürümüz Nazır Bey’in talimatı gereği, bugün bütün öğretmenler, Onuncu Yıl Marşı’nı öğrencilere ezberletip toplu söylettirecek. Ayrıca 19 Mayıs günü şehir stadında yapılacak bayram töreninde bütün halka dinletilecekmiş, dedi.

Âsım Hoca hariç, öğretmenlerin çoğu, hayret verici bir yüz ifadesiyle, bir kısmı da memnuniyet tebessümüyle ama hiçbir yorum yapmadan sınıflarına gitti. Âsım Hoca ise yürek yangınları içinde eriyordu sanki. İçinde patlamaya hazır bir yanardağ vardı.

-Bak Abdurrahman Hocam, benim sizlere ara sıra bahsettiğim o kara günler de başımıza geldi işte. Bu mukaddesat, millet ve demokrasi düşmanı bu kahpe zihniyet, hürriyet sevdalısı Mehmet Âkif’in yazdığı, Türk ordusuna ithaf edip Müslüman Türk milletine hediye ettiği, “mutabakat metnimiz” olan İstiklal Marşı’mızı laikliğe, çağdaşlığa ve ulusalcılığa aykırı diye benimsemiyor. 65 yıl önce kaleme alınan ve unutulan Onuncu Yıl Marşı’nı hortlatarak, önce ”Cumhuriyet Marşı ”, sonra da “ulusal marş” yapmanın emelinde bunlar. Ben bu ihanete, onursuzluğa ve pis oyuna boyun eğmeyeceğim.

-Hocam, ben de üzgünüm bu durumdan. Ama biz emir kuluyuz. Siz ne yapacağınızı bilirsiniz, dedi mahcup bir tavır ve sessiz bir ses tonuyla. Birilerinin duyacağından korkar gibiydi Abdurrahman Hoca.

Âsım Hoca, morali bozuk ama kararlı ve hızlı adımlarla girdi sınıfa. Bu sınıf, sayısal alanda başarılı, özel bir sınıftı. Âsım Hoca’yı en fazla anlayan ve seven de bu sınıftı.  Âsım Hoca, her zamanki gibi selam verdi öğrencilerine ama yoklama yapmayı bile unutmuştu heyecan ve üzüntüden. Onlara kahpe Bizans oyunlarını, darbeci zihniyeti, millî ve manevi değerlerimize düşman olan, tepeden inmeci ve yabancı zihniyeti anlattı.

-Sevgili öğrencilerim, “dâhili ve harici bedhahlara”, gaflet, dalalet ve ihanet içinde bulunanlara karşı kararlı, vakarlı ve şuurlu bir duruşumuz olmalı. İstiklal Marşı’mızdaki “Hak, hilal, hürriyet, şehit, ezan, din, istiklal, bayrak, sancak, millet” gibi kavramlardan, bizi biz yapan ruhtan, İslam mayasından rahatsız olanlar varmış. İstiklal ve İslam Şairi Mehmet Akif’in vefatından önce: “Allah, bu millete bir daha istiklal marşı yazdırmayı nasip etmesin.” diye dua edip bizlere emanet ettiği İstiklal Marşımızı değiştirmek isteyen millet ve mukaddesat düşmanları var bu ülkede. Onun yerine “Onuncu Yıl Marşı”nı sizlere, halka “millî marş” olarak kabul ettirmeye çalışıyorlar. Toplum mühendisleri, toplumu yeniden dizayn edip “modern bir nesil” yaratacaklarmış (!) dedi Âsım Hoca.

Öğrencilerin nefesleri duyuluyordu âdeta. Bir kısmının gözleri buğulanmış, bir kısmının ise gözlerinden damla damla yaşlar boşanıyordu. Bazı öğreniciler ise Bizans oyunlarına sesli isyan ediyorlardı:

-Ama hocam, bu ihanet, bu alçaklık ve şerefsizlik değil mi?

Âsım Hoca da kahrından dolayı için için ağlıyordu ama o gözyaşlarını yüreğinin ta derinliklerine akıtıyordu. Ona açıkça ağlamak yasaktı çünkü. “İdealist bir öğretmen, ne kadar üzülürse üzülsün, öğrencilerinin karşısında böyle bir durumda açıkça ağlamamalı, dik durmalı!” diyordu kendi kendine.

Âsım Hocanın öğrencileri çaresizlik ve büyük bir isyan içinde:

-Hocam, bu ihanet karşısında biz ne yapmalıyız, diye soruyordu.

Âsım Hoca “kükremiş sel gibi ” coşmuştu!

-“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım! ⁄ Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! ⁄ Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner, aşarım. ⁄ Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”

Âsım Hoca’nın öğrencileri, birden olgunlaşıp “Âsım’ın nesli ” olmuştu o saatte adeta. Hep bir ağızdan aşk ve şevkle İstiklal Marşı’nı okuyorlardı:

-“Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın. ⁄ Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. ⁄  Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın… ⁄  Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.”

“Âsım’ın nesli”, İstiklal Marşı’yla millî ve manevi değerlerimize ve onurumuza sahip çıkmanın kararlılığını göstermişti o gün. Âsım Hoca’nın öğrencileri inançlı, onurlu, kararlı vakarlı ve cesur tavırlarıyla sanki İstanbul fethine koşan Ulubatlı Hasan’dılar bugün. İstiklal Marşı’nı sanki TBMM’de ilk defa okunur gibi büyük bir heyecanla yaşıyorlardı. Âsım Hoca’nın talebeleri, Mehmet Âkif dedelerinin hayalini kurduğu “Âsım’ın nesli” idiler artık. Bu muhteşem tablo ve özlenen gençler karşısında Mehmet Âsım Hoca’nın yüzünde bir zafer sevinci ve mutluluğu belirmişti. Şimdi sevinç ve onurdan dolayı ağlamak istiyordu o.

-“Âsım’ın nesli diyorum ya, nesilmiş gerçek: / İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek!” diye Âkif’in mısraları döküldü Âsım Hocanın dilinden, yaralı gönlünden.

-Namusumuzu, onurumuzu millî ve manevi değerlerimizi çiğnetmeyeceğiz hocam, diye haykırıyorlardı Mehmet Âsım Öğretmen’in öğrencileri. Öğrencilerinin şuuru ve kararlılığı karşısında Asım Hoca çok duygulanıp umutla şükretmişti.

Bu unutulmaz ibretli günde Âsım Hoca, bütün sınıflarda benzer bir tabloyla karşılaşıyordu. Öğrenciler, teneffüs zilinin sesini bile duymuyorlardı. Öğrenciler, bütün derslerde bazı öğretmenlerin engel olmak istemesine rağmen gün boyunca dayatılan “Onuncu Yıl Marşı”nı değil, ebediyen yaşatılmasını istedikleri “İstiklal Marşı”nı söylüyorlardı. “Asım’ın nesli” öğrenciler, “şehadetleri dinin temeli” olan bu ezanların ebedi olarak yurdumuzun üstünde inleyeceğini, bu marşın da ebedi söyleneceğini haykırıyorlardı o gün. Âsım Hoca’nın şuurlu talebeleri, bu lisede sahneye konulmak istenen kahpe oyunu bozmuş, darbeci ve baskıcı zihniyet, Âsım’ın neslinden önemli bir darbe yemişti.

Öğrencilerini “kültürden irfana” bir manevi yolculuğa çıkaran, millî ve manevi değerlerle talebeleri arasında bir “ kültür köprüsü” kuran, Yunus gibi “gönül fatihi” olmaya gayret eden Âsım Hoca, öğrencilerinin şuuru karşısında Allah’a şükrederek, onları Arif Nihat Asya’nın mısralarıyla onurlandırıyordu:

-“ Elde sensin, dildesin, gönüldesin, baştasın. / Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!”

Bugünden sonra dikkatleri üzerine daha çok çeken Âsım Hoca’ya yapılan psikolojik baskılar, haksızlıklar ve engellemeler daha da artmıştı. Kütüphanenin dışında öğrencilerin sevebileceği hikâye, roman ve deneme kitaplarından oluşan “Okuma Salonu”nda her sınıfta haftanın en az bir saatini okumaya, kitap değerlendirmelerine ayıran, şiir okuma ve münazara gibi yarışmalarla, önemli günlerle ilgili yaptığı sosyal ve kültürel faaliyetlerle öğrencilerini çok yönlü yetiştiren, fakir öğrencilerine bir ara başkanlığını da yaptığı bir vakıf aracılığıyla yardım eden Âsım Hoca, “öz yurdunda garip, öz vatanında parya’’ muamelesine tabi tutulmaya çalışılıyordu.

Yeni kurulan hükümetin solunda bulunan partinin şehirdeki başkanı olan kişi, “postmodern darbe” sürecinde Âsım Hoca’yı görüşmek üzere yanına çağırıyordu. Başkan, Âsım Hoca’yı nazik bir şekilde sorguya çekip uyarıyordu. Milli Eğitim Müdürü Nazır Bey’in her gün yanına geldiğini, kendisini şikâyet etiğini, kendisine bazı suçlar isnat ettiğini söylüyordu. Âsım Hoca, heyecanlı ve kızgın bir şekilde ayağa kalkarak:

-Siz beni bunun için mi çağırdınız? Darbelerle, baskı ve zulümlere karşı çıkmak, millî ve manevi değerlere sahip çıkmak; İstiklal Marşı’mızı, bayrağımızı, tarihimizi ve “Çanakkale ruhu”nu anlatmak, kitap okumak, yazmak suçsa, evet, ben suçluyum! Ama siz ve size beni şikâyet eden kişiler iyi biliniz ki, ben bu suçları severek işliyorum. Allah bana ömür ve akıl verdikçe de ben, bu suçları gönüllü olarak işlemeye devam edeceğim, diye haykırdı.

Böylesine inançlı ve mert bir duruş beklemeyen parti başkanı, mahcup ve hayranlık dolu ifadelerle işin kontrolünden çıkabileceğini söyleyerek dikkatli olmasını tembih ediyordu Asım Hoca’ya.

Askerlik şubesinde sivil memur olarak çalışan, inançlı ve vatansever biri, 1998 yılının Temmuz’unda bir yatsı namazı sonrasında:

-Asım Hocam, ben sizi seviyor ve takdir ediyorum. Şubeye gelen gizli belgede, fişlenen, tehlikeli addedilen, kanlı darbe olursa içeri alınacak kişilerin başında siz varsınız maalesef. İhtiyatlı olun, başınıza bir şey gelmesin hocam, dedi sessizce.

Âsım Hoca, Millî Güvenlik dersleri için liseye gelen subayın tuhaf ve kindar bakışlarından bir şeyler sezinlemişti zaten. Çok önemli bir karar arifesindeydi. Açık ve dolaylı tehdit ediliyordu. Ya “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” olacaktı ya da sürgün edilmeyi hatta görevden uzaklaştırılmayı göze alacaktı. Az sayıdaki dostlarıyla istişare ettikten sonra Millî Eğitim’den istifa edip bu fetret dönemini çileli ama onurlu bir şekilde özel eğitim kurumunda geçirmeye karar kılmıştı. Sorumlu olduğu eşine, çocukları Yunus Emre ve Ârif’e, yaşlı anne ve babasıyla şehit ağabeyinin geride bıraktığı emanetlerine kim sahip çıkacaktı?

“Onlara kaldıramayacakları ağır bir bedeli ödetemem.” dedi Âsım Hoca. Millî Eğitim’de aşkla yaptığı eğitimcilik görevinden, sevgili öğrencilerinden ayrılıyordu Allah’a ısmarladık, bile diyemeden. “İsyanlı bir sükût” içinde ağlayarak ama Nurettin Topçu’nun istediği zulme, ahlaksızlığa karşı “isyan ahlakı” ve onuruyla ayrılıyordu o.

“Çocuklarıma rahat yaşayacakları bir servet bırakmadım ama babalarıyla her zaman onur duyacakları, temiz bir isim ve şerefli bir mazi bırakacağım inşallah.” diyordu, Âsım Hoca eşi Belma’ya.

Sevgili eşi, sessiz gözyaşları içinde: ”Neden, neden biz?” dedi eşine.

Asım Hoca, heyecan ve kararlı bir duruşla, yüksek sesle: “Ben yanmasam / Sen yanmasan / Biz yanmasak, / Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa!” dedi.

Eşi Belma Hanım:“Allah yâr ve yardımcımız olsun.” diyerek durumu tevekkülle kabullenmeye çalışırken Asım’ın babası, oğluna kızıyordu “Sen de neden uslu durmadın herkes gibi?” diye.

Asım Hoca, “Şimdi sabır ve sevdayı kuşanma vakti.” diyerek Allah’a bütün benliği ve ruhuyla sığınıp dua etti. Gece geç saatlere kadar okuyup düşünen Âsım Hoca, eşinin uyandırmasıyla sabah namazını eda etti. Çektiği acılara karşı Allah’tan sabır niyaz eyledi. Tam otuz iki yaşında şakaklarına kar yağmıştı o darbe soğuğunda. Saçlarıyla beraber geniş alnı ve büyük yüreği de beyazdı artık Âsım Hoca’nın. Çok sevdiği, şiirlerinin birçoğunu ezberlediği, eserlerini okuduğu üstadı Necip Fazıl’ı o gece rüyasında görüp ona doyasıya sarılmış ve ağlamıştı Asım Hoca. Rüyasında Üstad’ın arkasındaki yüz binler dağılmıştı aniden ama o ayrılmamıştı onun yanından. Üstadı, davasına aşk ve cesaretle bağlı olmasından ötürü onu tebrik bile etmişti. Asım Hoca, bu rüyayı rahmani olarak yorumladı. Bu bizim imtihanımız, dedi ve yaralı yüreğini birden ferahlamış hissetti.

Şubat soğuğunda yanan Âsım Öğretmen, güneşin doğuşunu tefekkür edip Üstad Necip Fazıl’ın şu ateşten mısralarını büyük bir umutla mırıldanıyordu:

“Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte! / Ölsek de sevinin, eve dönsek de! / Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! / Yarın elbet bizim, elbet bizimdir! / Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!”

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hastahane Günlüğü (Van Araştırma Hastahanesinde 7 gün)

Ziyaret saatinde kalabalık var. Tanıdıklar, arkadaşlar, aile efradı yavaş yavaş sökün ediyor. Hakkını yememek lazım, beni ilk ziyaret edenler arasında Mehmet Feyat ve Ersin Bayram, iki mesai arkadaşım geldiler. Duyanlar hastaneye damlıyor. Gerçekten insanın kıymeti kaybolduktan sonra anlaşılacak, mı acaba?

EKLENDİ

:

6 Aralık 2000 Çarşamba

(1. gün)

saat 22:00

Beyaz çarşaflar içine yatalı henüz bir saat bile olmadı. Koğuşumuzda bir adam, iki de genç var. Biri asker…

Kardeşlerim yanımdan ayrıldıktan sonra yapayalnız kaldım. Düşündüm, uzun uzun yıllardan sonra hastane koğuşlarında bir başıma kalmanın burukluğu var. İşin aslı kardeşim Feridun Araştırma Hastanesinin personeli olmasaydı bu kadar kısa bir zaman diliminde zor yatardım.

Bugün Ramazan’ın onuncu günü.

Uzun süredir hiç bu kadar iki hüznü bir arada yaşamamıştım. Apar topar getirildiğim için cebimde ne tütünüm ne sigaram ne de çakmağım var. Canım müthiş sigara çekiyor. Nöbetçi hemşiremiz esmer ve sempatik. Henüz bir diyalog geliştirememişim. Dönüp duruyor. O da bir ayrıcalık olduğunu seziyor ama üzerinde durmuyor galiba… Doktorların biri geliyor biri gidiyor.

Yarına çok var…

Müthiş bir can sıkıntısı yaşıyorum bu saatlerde. Keder her yanımı sarmış. Geçmiş ve gelecek arasında bocalıyorum ama kendime bir türlü kızamıyorum. Hep suç benim biliyorum. Her işin bir dünü olduğu gibi bir yarını da olması muhakkak.

Acil servisin veznesinde bu gece nöbetçi olan Feridun’un arkadaşı Lokman’a indim. Geç saatlere kadar çaylı, sigaralı bir sohbet yaptık.

7 Aralık 2020 Perşembe

(2. gün)

saat 12:00

Nurcan hemşireyle teste çıktık. Sonra Doç. Dr. Ahmet Kutluhan geldi. Takıldı bana. Eninde sonunda seni buraya yatırdık, dedi.

Serum… iğne… derken… orucumu bozmuyorum…

Bir tartışmadır alıp başını gidiyor. Böyle konuşmak beni sıkıyor. Gözlerim pencereden dışarı kayıyor. Gökyüzünde pırıl pırıl bir kış güneşi var.

Ziyaret saatinde kalabalık var. Tanıdıklar, arkadaşlar, aile efradı yavaş yavaş sökün ediyor. Hakkını yememek lazım, beni ilk ziyaret edenler arasında Mehmet Feyat ve Ersin Bayram, iki mesai arkadaşım geldiler. Duyanlar hastaneye damlıyor. Gerçekten insanın kıymeti kaybolduktan sonra anlaşılacak, mı acaba?

saat 20:30

Sessizlik hâkim. Evden öteberi, yiyecek, içecek gelmiş. İştahım yok. Sahura saklayacağım.

Bugün yoğun bir gündü…

Kim bilir, nasılım, nerelerdeyim?

Gök şimdi nasıl?

Evlerin, odaların köşelerinde ne konuşuluyor şimdi? Benim ismim geçer mi her karede?

Odam, bilgisayarım, raflarda duran kitaplarım, benim yokluğumda hüzünlendiler mi?

Kime ne anlatıyor hayat sayfasının müdavimleri?

Ya ay ve yıldızlar, beni özleyecekler mi?

Her yanımdan hazan akıyor. Dışarısı kış. Ölümü ve hayatı beraber yaşıyor hastane koridorları. Her aşkın içindeki ayrılık, her kimyanın ötesindeki simya ve her zaman dilimine ayrılmış beklenti; beklemeyi öğrenememiş insanlara bir şey ifade etmiyorsa, hayatın kendisi artık “hayat” değildir…

Öyleyse ben niçin akıyorum insancıklardan yana!

Bunu düşünüyorum…Düşünüyor ve yoruluyorum.

8 Aralık 2020 Cuma

(3. gün)

Hayat devam ediyor…

Burnundan ameliyat olan genç öğretmenin iniltisi var kulaklarımda. Koğuştakilerle iyice haşır-neşir olmuşuz. En renkli sima 23 gündür yatan sevimli asker. Ben ona “badi asker” diyorum. Hem burnundan hem de kulağından ameliyat olmuş. Maskotumuz. İstanbul’da oturuyormuş ama aslen Kastamonulu. Ona İbrahim Tenekeci’yi tanıyor musun, diyorum. Başını sallıyor. Bu taraklarda bezim yok der gibi…Ama her işimize koşuyor. Hizmetimizi yapıyor, koğuşlar arası işlerimizi, hemşirelerle olan diyaloğumuzu o sağlıyor.

Oktay şuraya!

Oktay buraya!

Dünya hâlâ dönüyor mu?

Dışarıda pırıl pırıl bir dünya.

En çok, ölüm oruçlarını düşünüyorum, merak ediyorum. Ben hastaneye balıklama düşmeden 48. günlerini doldurdular. Ölüm sınırına dayandılar… (Ölüm oruçlarının 61. gününde devlet cezaevlerine müdahale etti, en az 30 kişi öldü. Bu gündem de maalesef diğer gündemler gibi uzun sürmedi Türkiye’de…)

Dün geceye dönüyorum…

Dr. Oğuz Bey’le güzel bir sohbet gerçekleşti. Ehli beyte muhabbetim devam ediyor böyle güzel insanları gördükçe, tanıdıkça…

Dr. Oğuz Bey, sen bin yaşa…

“Yalnız bir ağacın meyve vermesi düşünülemez” demiş bir düşünür. Hangi makamda söylemiş, tartışılır.

saat 18:00

Av. Ahmet Husrev sağ olsun her gün geliyor. Bugün de bana süt getirmiş. Karşılıklı sohbet ediyoruz. Acılarımı o dindiriyor. Üç tane de kitap … Yarama tuz-biber…

Koğuşumuzdaki yaşlı ağa değerli bir insan… Koğuş adeta bir dergâh. Her saat yemek var, her saat çay pişiyor… Oruçlu olmayanlar yeme içmede bir zorluk çekmiyorlar. Doğrusu hastahanenin bu bölümünde pek ses çıkmıyor. Ramazan’dan mıdır, nedir?

Malazgirtli ağanın tahlilleri geldi. Kansermiş… Üzüldüm…İki gün sonra da İstanbul’a göndereceklerini söylüyorlar. Bir yeğeni var, adı İbrahim.  Van’da öğretmen. İbrahim Hoca hergün ziyaretine geliyor. Doğrusu oğlunu da yâd etmek lazım. Arkadaşları arasında Kâmil olarak çağrılan Kemal, dört-dörtlük bir oğul olduğunu gösteriyor…

saat 22:00

Gazeteden bir haber yok, hâlâ…

saat 23:45

Bir gece kelebeği, iri mi iri, dönüp dolanıyor koğuşun içinde. Yanan parlak ışıklara ulaşmaya çalışıyor. Nerden girmiş olabilir? Bu saatte, bu ortamda işi ne?

Onu da kendime benzetiyorum. Gariban, nereden geldiği belli olmayan, bu ortama hiç de yakışmayan bir aksesuar gibi…

Birdenbire pat diye düşmüyor muyuz uluorta yerlere…

Şem u pervane… Şem yanıp kendini tüketmeden önce etrafında deli-divane dönen pervaneyi yiyip bitirecek…

9 Aralık 2020 Cumartesi

(4. gün)

Şark cephesinde vukuat yok.

Bugünü nedense yazmak istemiyor canım.

10 Aralık 2020 Pazar

(5. gün)

Evdeyim. İzinli çıktım. Aynen askerden veya hapishaneden biri olur ya, tıpkı onun gibi…

Yaşamın nankör bir yanı vardır. Ne kadar iyilik yaparsan o kadar sana çektirir…

Gece iki şair ziyarete geldi.

Melih Erzen ve Nurullah Ulutaş… Nurullah’ın bir erkek evladı doğmuş. Bu sevindirici bir haber… Seni artık tamamen kaybettik, diyerek dalaşıyoruz, gecemizi şamata ile geçirmeye çalışıyoruz.

Olağandışı tek şey mahallede düğün var. Ramazan’da düğün neyin nesi diyeceksiniz ama…

Feridun bize çay pişirip veriyor.

11 Aralık 2020 Pazartesi

(6. gün)

Sabahın erken vaktinde geldim yattım, hastaneye, hastane koğuşuma, beyaz çarşaflı yatağıma. Yine koluma serumu taktılar. Hemşireye incitmemesi için ricada bulunuyorum yine. Yine yalnızlık çekeceğim bu koğuşun kalabalığına rağmen… Orucumu yemeyeceğim yine esaslı tartışmalardan sonra…

saat 14:00

Daha önce çekilen tomografi filmlerim geldi. Buna kısaca ‘tomo’ diyorlar. Aklıma muziplikler geliyor. Ha tomo, ha homo diyorum… Doktor beni taburcu etmek istiyor. Sen çok yattın diyor. Yok ya, diyorum doktora. Bırak biraz şu hastanede yatıp kafamı dinleyeyim. Evdn daha rahat. Bana bakıyorlar. Ziyaretime geliyorlar. İstediğim her şeyi alıyorlar. Nazlanabiliyorum. Dışarda ne rahat yüzü gördüm ki. Hastalardan hiçbir şikâyetim yok. Dedikodudan uzak. Kötülüklerden uzak. Zulüm ve pisliklerden uzak…

Yalandan ve ikiyüzlülükten uzak…

Sizi bırakıp gitmeyeceğim diyorum şakayla karışık. Gülüşmeler… Hoşnut tavırlar… Hemşirenin gözbebekleri yanıp sönüyor…

Doktorum; Seni salacağım ama karşılıksız olmaz, diye takılıyor.

Teşekkür ilanı yazacağım gazeteye, diyorum. Bana biraz daha istirahat ver…

-Teşekkür metni için bir hafta…

-Bir hafta yetmez, iki hafta…

-Bir teşekküre bir hafta olur ancak. O da senin için yoksa hastalarıma istirahat yazmıyorum normalde.

-O zaman iki haftaya iki teşekkür…

Koğuş gülmekten kırılıyor.

Yardımlarını esirgemeyen değerli Doç. Dr. Ahmet Kutluhan’a teşekkür ediyorum. (Parantez: Ama yine de bir haftadan fazla istirahat vermedi.)

saat 16:00

İftarda menüm zengin. Tas kebap-çorba-salata-çiğköfte-otlu peynir-meyve…

saat 18:00

Yeni bir olay yok.

Yeni bir gelişme yok.

Yeni bir değişiklik yok.

Yüzüme mütemadiyen gülen ve bana ismini bir türlü söylemek istemeyen hemşirenin nöbeti başlamış. 6 kişilik koğuş tamamen dolmuş. Yeni hastalar gelmiş. Onlarla tanışma faslı. Kanser olan ağa İstanbul’a gidecek. Badi asker Oktay hâlâ taburcu olamamış.

Şimdi İstanbul’da olmak vardı! diyor. Ben de katılıyorum bu temenniye… Duygulanıyor Oktay. Dokunsan gözlerinden pınarlar gibi yaş akacak… Ufak-tefek ama gelişmiş kasları ve pazuları var. Ne iş yapıyormuş sivillikte: Demir döküm fabrikasında…

Aydınlı

Tatvanlı, dört yıldır Saray ilçesinde öğretmenlik yapan Memduh Hoca burnundan ameliyatlı. Tatvanlı Nevzat artık buranın demirbaşı olmuş. Bu üçüncü gelip yatışı. Yine kulağından ameliyat olacak…

saat 22:30

Nihayet Dr. Murat aradı.

O da geçmiş olsun için değil. Matbaada çalışanlardan dolayı, sorun varmış…Onu haber vermek istemiş…

(Parantez: Daha sonraki günlerde sitemimi dinlerken bunun böyle olmadığını, el altından sürekli benden haberdar olduğunu, önemli bir iş olmadığı için, doktorluğun gerekliliğini yerine getirdiğini söyledi.)

12 Aralık 2020 Salı

(7. gün)

saat 7:30

Önce lapa lapa, usul usul inen kar, şiddetini arttırmış. Gökyüzünün gri karanlığını görüyorum yattığım yerden.

Kar yağışının ne zaman başladığını bilmiyorum. Şafak vaktinde dalmışım. Uyandığımda kar yağıyordu. Aklımda yıllardan kalan bir iz: Adamo’nun ‘Her Yerde Kar Var’ şarkısı…

Aman doktor vurma beni,

Ve öğlen sonrası…

Taburcu oldum.

“Oh be!” mi demeliyim? Diyemiyorum. Sanki evde çok rahat edeceğim. işyerinde… gazetede…

Başımdaki vaveyla yeni başlayacak desene…

Ve ben, her günümün bir dert olduğunu yeni yeni anlamıyorum…

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Ramazan Şehri

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

EKLENDİ

:

Yazar:

Ramazan ne öğretmeye gelir her sene bize? Biz orucu tutarken oruç da bizi tutar mı? Hangi kapalı kapıyı açar? Açar mı ruhun tıkanmış damarlarını?

Ramazan şehrinde dolaşan çocuk hayaletleri vardır. Dumandan, isten, anasızlıktan arta kalmış yüzler… Dolmuşların arasında koşar gibi görünüp kaybolan kırgın çocuk yüzleri…

Ramazan kolilerinin köşesinden tutarken görebiliriz onları. Kirli elleriyle ekmeğin kenarını dişlerken bir an yansıyıp kaybolan ve arkasında yıkık görüntüler sürükleyen, açlıktan uyuyamayan çocuklar… Orucun bazı tenha günlerinde iftar vakti boşalan sokaklarda kayda geçer onu asfalt birkaç saniye. Ramazan davulcusunun ardından yürür bakarsanız, karanlıkta kaldırım kenarlarına düşmüş ezik dutları toplaya toplaya…

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar