İrtibât, İmtidât, Îtimat ve İzdiyâta Dâir
Fikirler, târihe ve mekâna geleneklerle nakşedilir, onların eskitici taraflarına geleneklerle mukâvemet gösterebilir, gelenekler vâsıtasıyla dinamik canlılıklarını muhâfaza edebilirler. Dahası düşünce geleneklerinin yardımıyla toplumlar, içinde bulundukları çağa karşı hazırlıklı olabilirler. Bunun için kuşkusuz gelenekleri var eden fikirler ve mütefekkirler arasında en az üç esâsın mevcûdiyetine ihtiyaç duyulur. Geleneklerin canlılığının ve istikrârının sağlanabilmesi için Dr. Levent Bayraktar’ın işâret ettiği irtibât ve imtidâta önemli bir ek olarak îtimata da ihtiyaç söz konusudur. Bu üç husûsu biraz açmayı deneyelim.
Düşünce geleneklerinde irtibât ve imtidâttan bahsederken yalnız o düşünce geleneklerinin fâilleri olan mütefekkirler arası canlı bağlantılardan, ilişkilerden, muhâverelerden ve sürdürebilirliklerden bahsetmiyoruz. Böylesi bir vurgu, sâdece neyin irtibâtı ve imtidâtının olacağına ilişkin sorunun cevâbının bir kısmına işâret eder. Aynı zamanda bağlantının, sürdürülebilirliğin, târih ve mekân içinde yayılmanın nasıl olacağına da cevâplar verilebilmelidir. Biz bu cevâbı beş makarrı vurgulayarak öne çıkarmak istiyoruz. Ancak böylesi bir çabanın geleneğin içindeki koru, dışarıdan onu söndürme uğraşlarından, içeride ise küllerinden sönmesine karşı koruyabileceğini düşünebiliriz. Geleneğin direnci ve canlılığı, küllere meftûn olmakla değil, içeride yanan koru güçlendirmekle mümkündür. Bunun için geleneğin canlı, sürdürülebilir ve dirençli tutulabilmesi önem arz eder. Bunun da yolunun düşünce geleneğinin kurucu unsurları arasındaki irtibâtta ve imtidâtta saklı olduğunu düşünebiliriz. Belirttiğimiz cevâpları önermeye geçelim.
Düşünce geleneklerinin canlı süreklilikleri ve direnci için bu geleneğe kaynak olan düşüncelerin maddeleri mesâbesinde olan kelimeler üzerindeki ittifakların irtibâtı ve imtidâtından söz etmeliyiz. Târihin derinliklerine kök salan, mekânlar ve hâfızalar arası ortaklıklara sâhip, ortak kelimelerimizin mevcûdiyetinden öncelikle bahsedebilmeliyiz. Bu kelimeler referans gösterdiğimiz kaynaklara; târihî ortak tecrübelere, inançlara ve kültürlere dayanmak sûretiyle söz konusu işlevleri rahatlıkla deruhte edebilirler. Kamûsa ve kelimelere yapılan müdâheleler böylesi irtibâtı ve imtidâtı, inkıtâya uğratır, düşünce geleneklerini soldurur, soldurmuştur.
İkincisi kelimelerin taşıdığı rûha nispetle mefhûmlarımızın da irtibât ve imtidâtından bahsedebiliriz. Zîrâ var olanın zihinlerdeki aksinin derinliği ve dakikliği bir tarafa, mefhûmların gösterdiği gerçekliklere şâhitliklerin ortaklığından söz açabiliriz. Bu ortaklıklar ne kadar fazla olursa ve bu fazlalıklar târihe ve mekânlara karşı ne kadar direnç gösterebilirse aslî kurucu unsuru oldukları düşünce geleneğinin o kadar güçlü olduğuna hükmedebiliriz. Mefhûmlar arası ortaklıklar, eleştirel ve açıcı bir zeminde irtibâtı ve imtidâtı da gözler önüne serebilir. Ancak mefhûmlar arası bağlantı ve yaygınlıklar ile onların açıklık ve seçikliklerinin gücünü daha kolay anlayabilir, mefhumların açıklık ve seçikliklerinin daha berrak hâle getirilmelerine katkıda bulunabiliriz.
Geleneklerin bir diğer kurucu unsuru olan, hakîkatlerin zihinlerde taşıyıcıları ve muhâfızları olan fikirlerin de irtibât ve imtidâtına değinebiliriz. İnsanların önlerine açılan, şâhit oldukları nazarî manzaralarda tezâhür eden hakîkate zihnen yönelmelerin hâsılaları olan fikirler arasındaki süreklilik ve ortaklık olduğu ölçüde o düşünce geleneğinden meydân okuyucu bir dinamizm hissedilebilir.
Düşünce geleneğinin kurucu unsurları olan zihin ve bu zihni muhâfaza edip bir ufuk istikâmetinde besleyen kaynak mesâbesinde olan zihniyet çerçevesinde de irtibât ve imtidâttan söz açılabilir. Zîrâ mefhûmun kaynağını fikir; fikrin kaynağını zihin ve zihnin kaynağını ise zihniyet olarak görebilirsek, kaynaklar ve o kaynakları besleyen fâiller (mütefekkirler) arası bir irtibâtın ve imtidâtın önemini daha rahat idrâk edebiliriz. Böylesi kurucu velûd bir zeminde, her birisi arasında hem hakîkate birlikte muhâtap ve şâhit olma; insan için nazarî ve amelî çerçeveleri birlikte hazırlama; çağın meydân okuyucu ve zorlayıcı sorunlarına birlikte cevâplar bulabilme noktasında irtibât, bu canlı irtibâtın hâsılalarını târihte ve mekânda yayabilme kudreti kendisini gösterebilir. Bu kudret, düşünce geleneklerini canlı tutar ve çağa karşı geleneği taşıyan toplumları kurucu bir irâdeye dönüştürür. Söz konusu kudretin mücâdele ve samîmîyet bağıyla güçlendiğini de vurgulamalıyız.
Kuşkusuz tüm bunlar için derin bir îtimada ihtiyaç vardır. Îtimad olmadıkça ne irtibâttan ne de imtidâttan bahsedebiliriz. İnsan, kurucu olarak gördüğü öz-düşünce kaynaklarına; bu kaynaklardan yola çıkmak sûretiyle hakîkate samîmî bir şekilde şâhitlik etmek isteyen öz-mütefekkirlerine; mutlak kötülük karşısında direniş sancağını ellerinde taşıyan gâzi neferlere; Şehâdet ve Emânet Mîsaklarına bağlı kaldığını fikirleri ve amelleriyle beyân eden öz-fâillere îtimat etmeden, bir düşünce geleneğine dâhil olabilir, bu düşünce geleneğini saldırılara karşı muhâfaza edebilir ve tüm insanlığa şifâ olması için çâreler bulabilir mi? Güven ve emniyet her şeyin başıdır. Ontolojik güvenlik duvarlarını epistemik ortak bir şuur ve çabalarla inşâ edip güçlendiremeyen her toplum ve toplumların müfekkirleri her ân tedirginlik ve bedbinlik içinde olabilirler. İrtibât, imtidât, îtimat sorununu çözemeyen ve çözmek istemeyenler insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu bir dem ve zeminde, fikir ve amel îtibarıyla izdiyâta vesîle olamazlar. Bereketle ve izdiyâtla nasiplenmek istemeyenlerin fikir dünyasının nezâhetini bozmamak için hapsoldukları konfor alanlarında nefret, enaniyet, nobranlık ve haset kokan kolaycı ifâdelerle eleştiri işine girmemeleri en doğru olandır.
Taha Abdurrahman, tecrübeleri ve müktesebâtı ölçüsünde heybesinde olan kıymetli fikirleri eserleri vâsıtasıyla insanlarla paylaştı. Bu eserlerle yüzleşmeden söylenen her bir söz değerden sâkıttır. Bununla birlikte tefekkürü, tefkîre meftûn zihinle anlamaya ve anlatmaya çalışmak da esâsında beyhûdedir. Düşünce geleneğimizi yeniden kurabilmek için kurucu bir kafa olan Taha Abdurrahman’dan istifâde etmek anlamlıdır. Kuşkusuz her filozofta olduğu gibi onun da sisteminde müphem ve muğlak noktalar vardır. Onlara işâret etmek, onları daha açık-seçik hâle getirmek, bu işe soyunan herkesin işi olsa gerektir. Ancak böylesi tefekkür çabaları düşünce geleneğimize katkıda bulunulur.
Taha Abdurrahman’ı Arap bir filozof olmaktan ziyâde ümmetin filozofu olarak gördüğümü belirtir, Taha Abdurrahman’ın Türkiye’de misâfir edilmesi konusunda emekleri olan başta Prof. Dr Mehmet Görmez hocama, İslam Düşünce Enstitüsüne, kendisine eşlik edip konuşma ve metinlerini Türkçemizde yeniden ifâde eden Prof. Dr. Soner Gündüzöz ve Doç. Dr. Oğuzhan Tan’a teşekkürlerimi sunarım.
