Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Tartışmaların Gölgesindeki Güneş: Mevlânâ Celâleddîn

Geçtiğimiz günlerde şahit olduğumuz gibi kadın semazenler ve Türkçe tilavetlerle işin daha da sulandırıldığına şahit olabiliriz. Tıpkı olur olmaz yerlerde semazenlerin boy göstermesi gibi. Ama bunun faturasını Mevlânâ’ya kesemeyiz.
Modern zamanlarda üzerine atılan tüm çamurlara ve tartışmaların gölgesine hapsedilmeye çalışılmasına rağmen Mevlânâ -asırlardır olduğu üzere- bir güneş gibi insanlığı aydınlatmaya devam ediyor. Ne balçıkla sıvanabilir ne de başkalarının gözlerini kapamasıyla ışığından bir şey kaybeder.

EKLENDİ

:

                     Melih Ahıshalı’ya…

Toplum olarak tartışmayı, kutuplaşmayı, bir şeylere taraf olmayı seviyoruz galiba. Özellikle şahıslar söz konusu olduğunda bu ayrışma daha da belirgin bir hâle geliyor. Üzerinde ayrışılan isimlerden birisi de Mevlânâ. Sevenleri, takipçileri olduğu gibi muarızları hatta zinhar okunmaması gerektiğini savunanları da var.

Asıl adı Muhammed bin Muhammed bin Hüseyin olan Mevlânâ, bugün Afganistan sınırları içinde bulunan Belh şehrinde doğmuş, bu şehre nispetle Belhî olarak anılmıştır ve lakabı ise Celâleddîn’dir. Mevlânâ, yine bir âlim olan babası Bahâeddîn Veled ile beraber Bağdat, Şam, Hicaz gibi farklı coğrafyalarda bulunduktan sonra Anadolu’da ikamet emiş ve Konya’da vefat etmiştir. Mevlânâ, o zamanlar Anadolu’nun ‘Diyâr-ı Rum’ olarak geçmesinden dolayı Rumî, Molla-yı Rum gibi adlarla da anılmaktadır. Eserleri genellikle Farsça yazmıştır. Mesnevisi de Farsça olmakla beraber Türkçede birçok tercümesi vardır (hatta Nahîfî gibi bazı kişiler onu manzum olarak tercüme etmiştir) ve bu tercümeler asırlar boyu okunmuş, halen de okunmaktadır. Mesnevinin şairlerimiz üzerinde büyük etkisi vardır.

Mevlânâ aynı zamanda tasavvufi bir anlayış, akım olan Mevlevîliğin de kurucusu olmuştur. Mevlevîlik, Anadolu’nun ve Balkanların İslamlaşmasında önemli rol oynayan tasavvufi gruplardan biridir. Mevlevîlik içinde birçok büyük isim yetişmiş, bu insanlar Mevlânâ’dan aldığı ışığı diğer insanlara taşımıştır. Kendisinden asırlar sonra bile izinde giden birçok nadide şahsiyet çıkmıştır.

Peki, Mevlânâ’ya itirazlar hangi noktalarda toplanmaktadır? Öncelikle “Mevlâmız” anlamına gelen ‘Mevlânâ’ tabirine gelen itirazlar vardır. Kur’an-ı Kerim’de “Mevlâ” olarak Allah Teâlâ’nın geçmesinden hareketle bir insana Mevlânâ denilmeyeceği savunulmuştur. Oysa insanların bir şahsı “sığınılacak yegâne merci” olan bir Mevlâ kabul etmediği açıktır. Kelimelerin bir sözlük anlamı vardır bir de terim/ıstılah anlamı. Evet, Kur’an-ı Kerim’de de geçtiği üzere Allah bizim şüphesiz Mevlâ’mızdır. Ama bu kelime sadece bir anlama gelmemekte ve kerîm kitabımızda da tek anlamda değil, farklı yerlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır. Ayrıca Afganistan, Hindistan gibi bölgelerde bu tabir ‘efendimiz, hocamız, büyüğümüz, üstâdımız’ anlamında âlimler için kullanılmaktadır. O bölgede eski zamanlardan beri binlerce insan için kullanılmıştır bu tabir, yani sadece ‘bizim’ Mevlânâ için değil…

Arapçada ev sahibi için “rabbü’l-beyt” tabiri kullanılır, yani evin rabbi. Bu durumda Arapça konuşan milyonlarca Müslüman için de Allah’tan başka rabler kabul ettiklerini düşünmek gerekir ki bu da büyük bir yanlış olacaktır. Peygamber efendimiz de bir hadisinde mevlâ kelimesini kullanmıştır ki kelimenin farklı anlamlarda kullanılabildiğini görmemiz açısından önemli bir örnektir: “Ben kimin Mevlâsı isem Ali de onun Mevlâsıdır” (Tirmizi, Menâkıb,19; İbn Mâce, Mukaddime,11). Mevlâ kelimesi efendi, sahip anlamına geldiği gibi köle anlamına da gelmektedir. Emevîler döneminde bu nedenle Araplar dışındaki Müslümanlara köle nazarıyla bakıldığı için mevlâ kelimesinin çoğulu olan ‘mevâlî’ kelimesi kullanılmıştır.

Bir diğer husus Mesnevi’deki müstehcen sayılabilecek hikâyeler. Bu, inkâr edilecek ya da örtülecek bir durum değil. Peki, ne diyoruz bu duruma? Mevlânâ, Mesnevi’nin sadece ilk on sekiz beytini kendisi yazmıştır. Geri kalan kısmı bir anlamda doğaçlama diyeceğimiz şekilde Mevlânâ’nın söyleyip kâtipliğini yapan kişinin (meselâ Hüsâmeddin Çelebi) yazması şeklinde gerçekleşmiştir. Mevlânâ, herkese anlayacağı şekilde ve seviyede hitap etmiştir. Bazen de bu türlü bir anlatımın etkili olacağını düşündüğü için istisnai olarak böyle bir yöntem kullanmıştır. Bu da halkın belli bir kesimine hitap şeklidir. Kaldı ki Mevlânâ hatasız bir kul değil, Mesnevi de hatasız bir kitap değil. Müslüman mümeyyiz akla sahiptir. İyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırabilir. Sözün hepsini dinler güzeline uyar. Alacağımızı alır, bırakacağımızı bırakırız. Kaldı ki bu tür hikâyeler bir geleneğin yansımasıydı. Şairler kimi zaman bu tür şaka yollu ifadelerle derdini anlatmaya çalışmış, bunu eğitim için bir araç kılmışlardı. Bu bağlamda Mesnevi’nin beşinci defterinde 2496. beyitten sonra gelen başlıkta tasavvufî şiirin öncüsü sayılan ve Mevlânâ’nın kendisinden çokça etkilendiği bir isim olan Senâî’den şu alıntı yapılmıştır:

هزل من هزل نيست تعليم است‏

بيت من بيت نيست اقليم است‏

“Hezl-i men hezl nîst ta’lîmest

Beyt-i men beyt nîst iklîmest”

[Benim hezlim (latifem) hezl (kuru bir mizah) değil, eğitim için söylenmiş sözlerdir. Beyit(ler)im de beyit değil, bir mana iklimidir.]

Mesnevi toplamda altı cilt ve yaklaşık 26 bin beyittir. Divan-ı Kebir ise yaklaşık 40 bin beyittir. Eğer okursak engin bir derya ile karşılaşacak ve birçok hikmeti bulacağız orada. Hem de yabancıların güzel sözlerini almakta bir beis görmüyorken, Mevlânâ’dan alıntı yapmakta, ondan istifade etmekte neden çekinilir ki?

Sema meselesini benimsemiyor, ayin-i şerif tabirini rahatsız edici buluyor olabilirsiniz. Hususen geçtiğimiz günlerde şahit olduğumuz gibi kadın semazenler ve Türkçe tilavetlerle işin daha da sulandırıldığına şahit olabiliriz. Tıpkı olur olmaz yerlerde semazenlerin boy göstermesi gibi. Ama bunun faturasını Mevlânâ’ya kesemeyiz. Onun hayatında bunların bir karşılığı yok. Bugün Batı’da sufizm adı altında İslami motiflerle ama İslam’dan uzak bazı algılar da şekillenmekte. Onlara karşı da bizim tevhid inancını anlatmak gibi bir sorumluluğumuz bulunmakta. Mevlânâ kendi ifadesiyle şöyle demektedir;

من بندهٔ قرآنم اگر جان دارم

من خاک ره محمد مختارم

“Men bende-i Kur’ânem eger cân dârem

Men hâk-i reh-i Muhammed Muhtârem”

(Ben hayatım olduğu müddetçe Kur’an’ın kölesi, seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım.)

Yine günümüzde “Ne olursan ol, gel”e sıkıştırılmış bir Mevlânâ algısı ile karşı karşıyayız. Bu münasebetle herkesin her türlü kullanışına elverişli bir şahsiyet imajı oluşturulmaya çalışılmakta. Oysa Mevlânâ kendi ifadesiyle “Pergel gibiyim; bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum halde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum.” der. Yani o önce şeriat, sonra tarikattır. Mevlânâ’dan insanlık çıkarılabilir, çünkü tüm insanlığa bağrını açmıştır ama hümanizma çıkmaz. Bu kapıya elbette herkes gelebilir ancak İslam’a teslim olmak şartıyla…

Mevlânâ, eserlerinin Farsça olmasından dolayı İran’da da oldukça ilgi görüyor, insanlar şiirlerini ezbere okuyor, onu filmlere konu ediyor. Farsların irfanî bir geleneğe sahip oluşunun da bunda bir payı vardır elbette. Ancak Mevlânâ’nın kabrinin Anadolu’da bulunuyor olması bizler için bir imkân. Özellikle tanıtım yönüyle bu imkândan ne kadar istifade ettiğimiz önemli bir soru tabii. Mevlânâ hakkında daha çok çalışma, araştırma yapılabilir, onu tanıtan filmler çekilebilir, mesnevi okumaları bizde de yeniden ihya edilebilir. Eserlerini okuyarak onun mesajını anlayabilir ve anlatabiliriz.

Modern zamanlarda üzerine atılan tüm çamurlara ve tartışmaların gölgesine hapsedilmeye çalışılmasına rağmen Mevlânâ -asırlardır olduğu üzere- bir güneş gibi insanlığı aydınlatmaya devam ediyor. Ne balçıkla sıvanabilir ne de başkalarının gözlerini kapamasıyla ışığından bir şey kaybeder. İmanla ve aşkla yazdığı eserleri hâlâ büyük bir zevkle ve şevkle okunuyor. Düğün gecesi (şeb-i arus) olarak gördüğü vefatının sene-i devriyesinde Mevlânâ’yı bir kez daha rahmetle anıyor, cümle yârâna bâkî ve hakîkî bir aşk temennî ediyorum…

Edebiyat

Ramazan Şehri

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

EKLENDİ

:

Yazar:

Ramazan ne öğretmeye gelir her sene bize? Biz orucu tutarken oruç da bizi tutar mı? Hangi kapalı kapıyı açar? Açar mı ruhun tıkanmış damarlarını?

Ramazan şehrinde dolaşan çocuk hayaletleri vardır. Dumandan, isten, anasızlıktan arta kalmış yüzler… Dolmuşların arasında koşar gibi görünüp kaybolan kırgın çocuk yüzleri…

Ramazan kolilerinin köşesinden tutarken görebiliriz onları. Kirli elleriyle ekmeğin kenarını dişlerken bir an yansıyıp kaybolan ve arkasında yıkık görüntüler sürükleyen, açlıktan uyuyamayan çocuklar… Orucun bazı tenha günlerinde iftar vakti boşalan sokaklarda kayda geçer onu asfalt birkaç saniye. Ramazan davulcusunun ardından yürür bakarsanız, karanlıkta kaldırım kenarlarına düşmüş ezik dutları toplaya toplaya…

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar