Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Tasavvuf ve Şiir

Hemen bütün mutasavvıflar şiir söylemişlerdir. Bu yüzden çoğunun divan sahibi olduklarını görürüz. Onların şiirle bu denli ilgilenmelerinin elbette bir açıklaması vardır. Her şeyden önce bir derviş, coşkun ruh hâlleri içinde hâlden hâle geçerken bu coşkunun ağırlığını şiirle hafifletmek istemiştir.Türkistan sahasında Ahmet Yesevi, Anadolu sahasında ise Yunus Emre’dir. Yunus Emre ise bu topraklarda adeta bir şiir mektebi kurmuş, pek çok sufi şair bu mektebin talebeleri olarak onun yolunda şiirler söylemişlerdir.

EKLENDİ

:

Hemen bütün mutasavvıflar şiir söylemişlerdir. Bu yüzden çoğunun divan sahibi olduklarını görürüz. Onların şiirle bu denli ilgilenmelerinin elbette bir açıklaması vardır. Her şeyden önce bir derviş, coşkun ruh hâlleri içinde hâlden hâle geçerken bu coşkunun ağırlığını şiirle hafifletmek istemiştir. Çünkü günlük dilin imkânları sığ ve dardır. Şiirinki ise öyle değildir. Şiirle bu coşkunun ne kadarı dile getirilebilir, ayrı bir konudur ama o kadarı bile gönülleri şad ve irşad eylemeye yeter. Çünkü söyleyişler oldukça liriktir ve gönüllerde heyecan yaratır. Burada en çarpıcı örnek olarak Yunus Emre’nin, Eşrefoğlu Rumi’nin ve Niyazi Mısrî’nin şiirleri hatırlanmalıdır.

Bir diğer sebep, onların şiire bir sanat gayesiyle değil bir hikmet sözü olarak bakmalarıdır. Onların şiire şiir demekten öte “hikmet”, “nutuk”, “nefes” gibi adlar vermeleri bu yüzdendir. Gayeleri tasavvufi hakikatleri şiir yoluyla saliklere öğretmektir. Şiir, bu gayenin gerçekleşmesinde mecaz, sembol, çok anlamlı anlatıma elverişlilik gibi özellikleri dolayısıyla anlatım türleri içerisinde bir en uygun olanıdır. Bu sebeple şiir tarzındaki tasavvufi metinleri didaktik metinler olarak da görmek gerekir. Zaten bu özellikleri dolayısıyla dergâhlarda sohbet esnasında birer ders metni olarak değer bulurlar. Ya ilk söz olarak teberrüken zikredilir ve ardından şerhi yapılır ya da söylenenlerin daha tesirli olması için sözün sonu bir nutk-ı şerif ile bağlanır. Şiire bilgi ve hikmet özelliği yüklenmesi konusunda ise Ahmet Yesevi şiirleri hatırlanabilir.

Şerh dedik çünkü bu metinlerin çoğu rumuzlu anlatımlardır ve şerhe muhtaçtırlar. Bunu da ehil olan biri yapabilir ancak. Eğer şerh yapılmazsa yanlış manalara kapı açabilir. Bu yüzden mesela Yunus Emre’nin tamamen rumuzlara örülmüş olan “Çıktım Erik Dalına, anda yedim üzümü” ifadesiyle başlayan şiiri farklı kişiler tarafından farklı biçimlerde şerh edilerek şiire dair anlamlar ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Şerhe şu bakımdan da ihtiyaç vardır. Sufi şair, manayı açık etmez ve ancak ehlinin bunu anlamasını ister. Yunus Emre’ye;“Yunus bir söz söylemiş, hiç bir söze benzemez/Münafıklar elinden, örttü mana yüzünü dedirten sebep de aslında budur. Hazret, kerameti ve basireti ile sonraki zamanlarda şiirlerinin başına neler gelebileceğini görmüş olmalıdır ki böyle bir beyti söyleme ihtiyacı duymuştur. Nitekim zaman onu haklı çıkarmış ehl-i zahir, onun pek çok şiirine de bu gözle bakarak dine aykırı şiirler hükmünü vermiştir. Oysa mana örtüsü açıldığında durumun hiç de öyle olmadığı görülecektir.

Şerh meselesinde şunu da söylemek gerekir. Bugün bu şiirler genel okuyucu tarafından sadece okunan metinlere dönüşmüştür. Oysa gelenekte bu şiirler, biraz önce de söylediğimiz gibi sohbet meclisinde şerh yapabilecek ehliyetteki zevat tarafından okunan, şerh edilen metinlerdi.Diğerleri ise bunları dinlerler, gerektiğinde sorularla şiirdeki mananın daha açık hâle gelmesini sağlarlardı. Bugün de bu metinlerden istifade edebilmek için okuma biçiminin bu şekle dönüşmesi gerekmektedir. Ama zaman tekli okumaları da beraberinde getirdiği için bu tür okumalar tercih edilmese bile yine de yapılabilir. Zira herkes nasibi ve kavrayış gücüyle orantılı olarak yine de bir şeyler anlayacaktır.

Tam da bu noktada bazı isimler zikredelim ki kimleri okumalıyız sorusunun cevabı da verilmiş olsun. Bu geleneğin ser-çeşmesi Türkistan sahasında Ahmet Yesevi, Anadolu sahasında ise Yunus Emre’dir. Yunus Emre ise bu topraklarda adeta bir şiir mektebi kurmuş, pek çok sufi şair bu mektebin talebeleri olarak onun yolunda şiirler söylemişlerdir. Bu bağlamda liste hayli uzar ama en azından Niyazi Mısrî, Sinan Ümmî, Eşrefoğlu Rumî, Hacı Bayram Veli, Aziz Mahmur Hüdaî, Sunullah Gaybî gibi isimleri anmış olalım.

Çok şükür ki son yıllarda bu tür isimlerin divanları kütüphanelerin tozlu raflarından çıkarılarak bugünün dil ve alfabe özelliklerine göre yayına hazırlanmış vaziyettedir. Geriye bizim bu eserlerle buluşmamız kalmıştır. Bu eserlerin ister lirik ister didaktik tarzda tasavvufi hakikatleri anlattıkları düşünülecek olunursa onlara ne kadar ihtiyacımız olduğu da ortadadır. Seküler, pozitivist ve materyalist anlayışların bütün insanlığı tehdit ettiği bir zamanda mutasavvıfların şiirleri birer ab-ı hayat hükmündedir.

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar