Bizimle İletişime Geçin

Düşünce

Zihinleri Ayarlama Enstitüsü

Enstitü yönetimi çalışma saatleri ve yeri konusunda “özgürlük” metodolojisinin uygulanmasının daha bilimsel olduğu gerçeğinden hareketle araştırmacılara asla hiçbir kısıt getirmediğini ve getirmeyeceğini (privacy policy) garanti etmiştir. Ayrıca enstitü, araştırmacıların sonuçlandırdığı her projeyi “noksansız olarak görüp” kabul ettiğini garanti etmektedir.

EKLENDİ

:

Daha önce bir enstitüde okudunuz mu bilmiyorum ama akademisyenler hariç enstitülerde okuyan pek az insan vardır. Akademik anlamda enstitü: “önemli konuları araştıran, bilim üreten, uygulama yaparak öğrenmeyi ve öğretmeyi hedefleyen bir kuruluştur.” Formel anlamda bir enstitü kimlik kartı sahibi azdır ama tanımın dayanılmaz cazibesine göre “iş tutan” informal enstitüler için öğrenci kartı çıkartmaya kalksak ulusal kimlik kartları ile yarışır. Zira milletimiz başta olmak üzere tüm ülkelerin fertlerinin büyük bir kısmını bu enstitüde okuyor görüyorum; hem de Zihinleri Ayarlatma Enstitüsünde!

Mizahi yazmayı severim ama bu yazının öyle bir yazı olmadığını baştan söylemek isterim. Enstitü, okuma, araştırma, bilim, zihinleri ayarlatma gibi kelimeleri de yerli yerince ve gerçek anlamlarında kullandığımı baştan belirteyim. Niçin fakülte değil de enstitü derseniz, fakülte; formal avam eğitimine karşılık geldiği için daha üst bir eğitim kurumu olan enstitüyü seçmeliydim. Enstitülerde hece(lemek) ile başlayan araştırma-geliştirme (Ar-Ge) faaliyeti, süreç sonunda insanlığın şu ana kadar zetta baytlarla (ZB) ifade edilen data storage (bilgi deposu)’lerde bilişsel veriyi depolar. Havuza yığılarak kullanılan ve tüketilerek işlenen data; odaklanılan “kelimeyi” öldürmeye varacak seviyeye ulaşması ancak ve ancak “bir enstitü” faaliyeti kapsamında ortaya çıkabilir. Fakülte bu anlamda durağan ve statik yapıya sahip olup dört yıl sürecek eğitimin tamamlanmasına bağlı iken enstitüler dinamik olup bilgiyi tüketerek bir üst level’a geçirmede mahir mekanizmalardır. Geometrik parametreler olan hız ve tüketim katsayıları enstitü çatısı altında fonksiyonelleşir. Fakülte bu anlamda aritmetiksel kalıplara sahip olup geleneksel tarzda ve yavaş tecelli eder. Mesela Dünyaca ünlü bilim merkezi MIT, bir enstitü iken Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi KPSS atamasıyla dünya çapında öğretmenler yetiştirmektedir.

Enstitüde okuyan/çalışan araştırmacılar Ar-Ge’yi şu şekilde yaparlar: Saha kritikleri sonucunda bir konu yani sorunsal bulunur (Ar), üzerinde çalışılmaya değer olduğunda karar verilen konu problem cümlesine dönüştürülür (Ge) ve konu hakkında literatür (kaynak) taranır, problemi çözecek metod tespit edilir, bu metod problem cümlesine uygulanır ve sonuç(lar) elde edilmeye çalışılır. Çıkan sonuçlar literatüre dayalı olarak yorumlanır, tartışılır, sonuç ve öneriler belirlenerek çalışma bitirilir ve başka bir problem cümlesine geçilir.

İnternet ile çalışan her programa sosyal medya denir. Program isterse ezan okusun, ister sadece haberlere baksın, isterse de Python ile deep learning yapsın; bu programları kullanan her kişi bir “enstitü” çalışanı olup ar-ge yapan araştırma görevlisi veya enstitü uzmanıdır. Hangi enstitü mü? Yukarda yazdığım gibi ZİHİNLERİ AYARLATMA ENSTİTÜSÜ.

Yukarıdaki iki sonucu sentezlersek, sosyal medya kullanan araştırmacıların “bir” enstitüde çalıştıkları sonucu ortaya çıkar. O enstitünün kurumsal kimliği yoktur ama varlığı yaptığı işten dolayı hissedilir. Bu anlamda kurulan enstitülerde çalışan/okuyan “birileri”, bilimsel süreçleri titizlikle sürdürmekle kalmayıp, rüştlerini dahi ispatlamışlardır. Enstitü öğrencileri, fazlası var eksiği yok denilecek uyumla çalışma saatleri bağlamında iş sözleşmesine derinden saygılıdır. Bıkmadan, usanmadan ar-ge işlemlerini sonuz deneyimleme sabrı göstererek enstitü öğrenciliğine/çalışmalarına devam etmektedirler. Üstelik yüzlerce milyar dolarlık fonlarla ayakta duran bu enstitüler, çalışanlarını uluslararası projelerde çalıştıklarına ikna etmiş olacak ki gönüllülük esasına göre tam zamanlı (24 saat) olarak çalıştırmaktadır. Bu çalışanlar aslında enstitü ruhuna uygun olarak “araştırmacı” ismi ile adlandırılabilir. Her araştırmacının proje alt yapısında kullanılan bilgisayar, akıllı cihaz, internet, elektrik gibi ücretli aygıtları karınca kararınca özel bütçelerinin elverdiği ölçüde kişisel fedakârlıklarıyla karşılamaktadırlar. Bu konuda taraflar arasında hiçbir anlaşma yoktur ve araştırmacı projeye ikna edilmişçesine cihazını kendi bütçesini zorlayarak temin ederek işe başlar. Bu şeklide iş tutmak teknolojik ahlâkın ruhunu ve küresel-çağdaş dijital vatandaş olma üst benliğini araştırmacıya hissettirir.

Ne var ki bu fedakâr araştırmacıları arada bir kendi ekseni etrafında döndüren bir hortum vardır: Teknoloji yenileme rüzgârları. Teknoloji üreticilerinin her yeni modeli yıl geçmeden piyasaya sürmesi çalışanların kısıtlı bütçelerini biraz zorlasa da her yenilik ar-ge’de büyük kolaylık sağladığı için bunun memnuniyetle karşılanması gerektiği artık kanıksanmıştır. Özellikle sekizinci versiyondan sonra tamamen sorunsuz hale geldiği bilimsel olarak ispatlanan “denkleştirememe” sorunu oluşan kast sisteminde herkese yerini kabul ettirdiği bir gerçektir. Bu yer bildirmede şu ana kadar “itiraz, isyan, devrim” gibi öğeler asla kullanılmamıştır.

Enstitü yönetimi çalışma saatleri ve yeri konusunda “özgürlük” metodolojisinin uygulanmasının daha bilimsel olduğu gerçeğinden hareketle araştırmacılara asla hiçbir kısıt getirmediğini ve getirmeyeceğini (privacy policy) garanti etmiştir. Ayrıca enstitü, araştırmacıların sonuçlandırdığı her projeyi “noksansız olarak görüp” kabul ettiğini garanti etmektedir. Çünkü bu kadar iyi eğitim almış çalışana sahip bir enstitünün insan kaynağına güvenmesi ayrıca bir kazanımdır. Başarılı araştırmacı ile az başarısız araştırmacı farkı olmadığından her seviyede data sağlayan “değişik” ve “dağıtık” operatörlerin varlığı ciddi bir kazanımdır. Özellikle ve tam anlamıyla beceriksiz kullanıcıların olması bulunmaz bir nimettir. Çünkü başarılı örnekler her zaman biraz eğitimle elde edilebildiği halde başarısız kullanıcıların bulunması ve sistemde ısrarla çalışmaya devam etmesi “hata ayıklama” gibi pahalı ve önemli bir süreci ucuza kapatmanın en güzel örneği olacaktır.

İnternet ile çalışan bir program, kullanıcısından hangi bilgileri izni dâhilinde alacağını söylerken, hangi bilgileri de “aşıracağını” söylemez. İşte baştan bu yana anlatmaya çalıştığım enstitü çalışanları yani bizler, sadece kullanıcı olmakla kalmayız: Kullanıcı programı, program da kullanıcıyı ve kullanıcının aktif/pasif datalarını kullanır. Yazılımcı efendiler kullanıcıları “bedava” kullanmanın yolunu çoktan keşfetmiş ve bunu da hayata “işte böyle” geçirmişlerdir. Kullanıcı bu düzenekte sadece programı bedava kullanmakla kalmayıp kullanma süreci boyunca ortaya çıkan bilgilerinin de çalınmasına sessiz kalır. Daha önemlisi zihnini, kullandığı sosyal medya ile efendisinin dediği biçimde ayarlatmaya adanmış gözükmek mecburiyetindedir. Bu adı konmamış mecbur adanmışlık birkaç adım sonra kullanıcıyı sessiz ve sakin bir biçimde teslim alır. Bu aşamadan sonra ayarlatma otomatik olarak yapılır ve buna tüm çevre (anne-baba dâhil) sessiz kalır. Çünkü sessiz kalmak mecburiyetinde olduğunu herkes artık bilmektedir.

Zihnini ayarlatmadan kaçınan kişi iyi bir enstitü çalışanı (sosyal medya kullanıcısı) olamaz. Eğer sosyal medya kullanıcısı iseniz şu veya bu şekilde siz de zihinleri ayarlatma enstitüsü çalışasınız demektir. Evet, evet, Google’a bir şey sormanız bile bu işe dâhildir. Bugün dünyada en önemli sorun “güvenlik sorunudur.” Hal böyle iken neden kişisel kullanıcılar için bir internet veri güvenliği yazılımı yoktur, çalınmaya (Batılıların sevdiği kelimeyle aşırılmaya) karşı neden önlem alınmaz? Bahsettiğim veri güvenliği veri tabanlarında korunan değil, hayatın akışı içinde “enstitü çalışanlarından” anlık olarak ortaya çıkan verilerdir. Örneğin saat kaç deyip telefona bakmak gibi.

Hayatta hiçbir başarının kendiliğinden olmadığı/olamayacağı ortadadır. Oyun kurucu teknoloji cambazları (tacirleri) ağlarını (networking) atmış ve koltuklarına yaslanmış olarak dataların havuza nasıl oluk oluk döküldüğüne bakıp gelecek planlarını yapmaktadırlar. Büyük, karmaşık planların ve ciddi fonların kullanılması sonucunda gerçekleşecek kurgunun çalışanları ve kurbanları aynı kişilerdir. Enstitü çalışanı olarak görev yapan kullanıcılar/köleler sayesinde sistem tıkır tıkır işlemekte ve “enstitü öğrencisi-çalışanı” olmak gibi bir paye verdiği için kölelik “doğal” olarak algılanmaktadır. Teknoloji çılgınlığında neyi nasıl yaptırırsak “kendiliğinden oluyormuş” izlenimini elde ederiz hinliği, teknolojinin gizemli büyüsü içinde başarılı ve sessiz bir proje ile uygulamaya konduğu ortadadır. Bu sayede “ayarlatma” işlemi teknoloji dümencilerinin kontrolünde sorunsuz olarak uygulanmaktadır.

Sosyal medyayı kullanmanın kötü olduğunu, normal olmadığını bugün hiç kimseye anlatamayız. Çünkü sosyal medya bahsettiğim “Zihinleri Ayarlatma Enstitüsü”nün ta kendisi olup bütün zihinleri kendi “normalliğine” ayarlamış durumda. Sosyal medya dediysem bunun en aşırı örneği olan Face, Insta, oyunlar, chat (whatsapp, bip, telegram vs)’ten bahsetmiyorum. Siz en basitinden sadece ezan programına bakın, kerahat vaktine kaç dakika var onu öğrenin! Ya da her hafta hayırlı cumalar dileyin, her sabah gazete haberlerini okuyun ve nihayet en kötüsü de hiçbir şey yapmadan ekran kilidini yüz kere açıp kapatın… Her bir hareketiniz bir data olarak büyük havuza aktarılacak, sizin hangi saatlerde programa baktığınız bilgisini, bir insanın ne sıklıkla telefonu açıp kapattığını sayan ve ölçen delilik datasını devasa bilgi havuzlarına bizzat siz bağışlamış olacaksınız. Ya da Google’dan hangi kelimeyi öğrendiğin sana fayda sağlarken, o kelimeyi hangi saatte bu veya buna benzer kelimeleri hangi gün, hafta, yıl içinde ne sıklıkla aradığını toparlayıp ileride “sen böyle birisin” diyeceği “karakter analizinizde” önemli bir veri olacaktır.

“Adam sende, önemli değil” diyorsanız sorun yok?

Düşünce

Dijital ve Sanal

Ekranda görülen dijital ürünlerin görüntüsü aslında “sanal”dır. Sanal ise gerçek olmayan, hayali demektir. Bu ürünlerin bazılarının kaynağı dijital, bazılarının kaynağı ise doğaldır. O halde hayali/sanal varlıklara, dijitalden üretilen ürünlerdir diyebiliriz. Bu görünen ürünler aslında gerçek olmayıp sadece görüntüdür. Bilgisayar veya dijital aygıtlarla oluşturulmuş dijital ürünlerin (belgeler, sesler, resimler, animasyonlar, çizgi veya video filmler) tümü sanaldır, varlık dünyaları dijital kodlardır. Diğer taraftan kaynağı doğal olan varlıkların dijitale aktarılması ile gerçek varlığın görüntüsü/sesi artık dijital ürüne dönüşerek sanallaşır. Örneğin yüz yıl önce çekilmiş bir resmi dijitale aktararak canlandırıp ses ekleyerek konuşmalı video bile yapabilirsiniz. O halde doğada gördüğünüz ağacın bilgisayara aktarılmış görüntüsü de sanaldır. Diğer taraftan sanal olan görüntünün aslı hiç olmayabilir de. Yani ekranda görülen, duyulan ürün gerçekte hiç olmayan bir şeyi tasvir ediyor olabilir, tıpkı resim ve heykel sanatlarında olduğu gibi veya mimarların yaptığı projeler gibi.

EKLENDİ

:

Teknolojik gelişmeleri ve bilimsel yenilikleri konuşan bilişimciler diğer branşlara göre daha fazla yabancı kelime kullanırlar. O kahrolası “bilgili ve üstün görünme” aldatmacası yanında yeni icatlardan bahisle yeni kelimeleri de dilimize ellemeye çalışırlar. Batı menşeli kelimelerin tam olarak ne anlama geldiğini bilmeden veya o kelimenin zihin dünyamızdaki karşılığını beynimizde ilişkilendirmeden konuşulanı/yazılanı anlamaya çalışmak beyhudedir. Bu sorun sadece bilişim teknolojilerinde değil tüm bilim dallarını kapsayan genel bir sorundur.

Anlamını bilmediğimiz bir kelimeyi çok duymak ve çok kullanmak o kelimenin ileride doğru anlaşılmasına engel oluşturur. Kelime anlaşılmadığı zaman kelimenin bir adım sonra bize öğreteceği  “kavramsal karşılığı” da anlaşılmaz olur. Örnek olarak matematikteki tanjant kelimesini alalım. Tam olarak bu kelimenin tercümesi söylenmediği için bırakın bu konuyu, matematiğin tümünü zor diyerek sayısal bilimlerden uzak kalmışız. Hâlbuki biri çıkıp tanjant demek “karşı” kotanjant demek “komşu” deseydi milyonlarca insanımız matematikten de hayattan da soğumayacaktı. Kelimelerin ne anlama geldiğini bilmediğimiz gibi  “diğerlerinin kullandığı gibi”  laf kalabalığına getirip kullanırsak savrulup gitmeye devam edeceğiz demektir. Yüz yıldır Milli Eğitim Bakanlığına matematik kitabı yazanlar ısrarla yabancı kelimeleri kullanmaya ve matematik fobisini gencecik çocuklarımızın beyinlerine üflemeye devam etmektedirler. Demek ki kelimeyi bilmemek insan başta olmak üzere topluma ve bilime olumsuz olarak yansımalar yaptırmaktadır.

Bu yazımızda başlıktan da anlaşılacağı üzere iki kelimeyi gündemimize alıyoruz: Dijital ve sanal.

Dijitali sanal’dan daha çok duyduğunuzu ve okuduğunuzu tahmin etmek zor değil. Anlamını bilip bilmediğinizden emin değilim, zira yukarıda dediğim gibi çok duymak/okumak bu kelimeyi anladığımız mânâsına gelmeyebiliyor.

Sözlüklere bakıldığında “dijital”in birkaç farklı anlamının var olduğunu görebilirsiniz. Yani bir tanımda bir anlamı, diğer tanımda ise daha başka bir anlamı ifade ediyor olabilir. Basitten karmaşığa doğru öğretim modeli oluşturarak anlatmaya çalışırsam, dijital’in kelime karşılığı “sayısal” demektir. 0 ve 1 rakamlarının her birine dijit (digit), 0 ve 1 lerden oluşturulan  (101110011) gibi rakamsal kelimelere de dijital (sayısal) denir. Dijital rakamları bilgisayarlar kullanır ve biz o kullanılan rakamları ne görürüz ne de biliriz. Görsek de bizim anlayacağımız türden bir şey değildir. Klavyede bir tuşa bastığımızda bilgisayarımızın içindeki tercümanlar bu karakterleri (yazı, rakam ve işaretleri)  bilgisayarın anladığı ve kullandığı bir nevi “kod” olan 0 ve 1 dijitlerine çevirir. Mesela 999 sayısının dijital karşılığı 111100111’dir.  Ekranda yazdığınız her bir harfin dijital karşılıkları vardır ve bunu bilgisayar bilir, okur, anlar, yorumlar. Aynı şeklide ekranda gördüğümüz “renkler, sesler, taramalar, resimler, animasyonlar, fotoğraflar, pdf’ler, dokumanlar, jpegler, http’ler, canlı konuşmalar, görüntülü konuşmalar, e-postalar, kelimeler, programlar, ekran tasarımları, web tasarımları, animasyonlar, oyunlar, 3B şekiller, proje tasarımları, bilimsel deneyler, canlandırmalar, MR, tomografik görüntüler, vb.” tümü dijital ürünlerdir. Tek şartımız var ekranda görmek! Ekranda görülen her şey sözlüklerde dijital olarak tanımlansa da aslında ekranda görülen dijital değil, yapı taşı dijital olan, dijitalden yapılmış dijital ürünleridir.

Ekranda görülen dijital ürünlerin görüntüsü aslında “sanal”dır. Sanal ise gerçek olmayan, hayali demektir. Bu ürünlerin bazılarının kaynağı dijital, bazılarının kaynağı ise doğaldır. O halde hayali/sanal varlıklara, dijitalden üretilen ürünlerdir diyebiliriz. Bu görünen ürünler aslında gerçek olmayıp sadece görüntüdür. Bilgisayar veya dijital aygıtlarla oluşturulmuş dijital ürünlerin (belgeler, sesler, resimler, animasyonlar, çizgi veya video filmler) tümü sanaldır, varlık dünyaları dijital kodlardır. Diğer taraftan kaynağı doğal olan varlıkların dijitale aktarılması ile gerçek varlığın görüntüsü/sesi artık dijital ürüne dönüşerek sanallaşır. Örneğin yüz yıl önce çekilmiş bir resmi dijitale aktararak canlandırıp ses ekleyerek konuşmalı video bile yapabilirsiniz. O halde doğada gördüğünüz ağacın bilgisayara aktarılmış görüntüsü de sanaldır. Diğer taraftan sanal olan görüntünün aslı hiç olmayabilir de. Yani ekranda görülen, duyulan ürün gerçekte hiç olmayan bir şeyi tasvir ediyor olabilir, tıpkı resim ve heykel sanatlarında olduğu gibi veya mimarların yaptığı projeler gibi.

Dijital ürünler “sanal/cyber” ortamlarda ortaya çıkarlar. Eğer dijital ürün görüntü ise ekran veya yazıcıdan; ses ise hoparlörden ortaya çıkar. Başta TV ekranları olmak üzere ekranı olan her teknolojik aygıt “sanal görüntü” sunan bir “ortamdır.”  İster görüntü ister ses ya da başka bir dijital ürünleri işleyen her aygıt başlı başına bir “sanal ortamdır.” Ayrıca ekranda görülen dijital ürünlerin hiç biri gerçek olmayıp hayali ürünlerdir. Gerçek olmayan dijital ürünler hayali/sanal ortamda ortaya çıkarak insanlığı olumlu ya da olumsuz etkilemeye devam etmektedir. Özelde bir dijital ürün ile ilgilenen kullanıcı aynı zamanda kullandığı sanal ortamı ile “sanal dünya”ya bağlanır ve artık sanal dünyaların bir üyesi olur. Nasıl galaksilerin oluşması için tek tek yıldızlara ihtiyaç var, “sanal dünyalar” için de dijital ürünleri sanal ortamda kullanan biz (tv, bilgisayar, akıllı telefon kullanıcıları) varız. Hiç birimiz “sanal dünya”yı bilmeyiz ama aslında bilgimiz ve iznimiz dışında oluşturulmuş “sanal dünyaların” vaz geçilmez birer elemanı (çalışanı, belki de kölesi) olduğumuzu bundan sonra anlayabilirsek, sanal dünyaları idare eden dijital efendilerimize karşı da bir tavır geliştirebiliriz.

Bir önemli bilgi harddiskte depolanırken veya kablolu/kablosuz olarak bir yerden bir yere aktarılırken ekranda görüldüğü formda olmayıp dijital kod yapısında aktarılır. Örneğin flaş diskte depolanan önemli resimlerimiz, bir hikâyenin seslendirilmesi veya müzik parçası, bir kitabın tarandıktan sonra saklanması demek, dijital kodlar halinde dönüştürülüp saklanması anlamındadır. Depolanan kodu ne zaman kullanmak istersek ilgili cihaz, dijital kodu bizim algılayacağımız ortama yani sanal ortama tam da bizim görmek istediğimiz şekilde aktarır. İşin ilginç yanı ise bir şeyin gerçeğine ulaşılamadığında “sanal”lık devreye girer ve sanal ses, sanal görüntü olarak ortaya çıkar. Uzak illerdeki yakınlarımızı ziyaret edip göremediğimizde, görüntülü telefonumuzu kullanıp “sanal ziyaret” yaparız. Hatta gerçekte olmayanlar canlandırılarak sunulur ve zihnimize yerleşir. Yazılar, şekiller, filmler ve daha neler neler insan zihnine gerçekmiş gibi hitap eder.

İnsanı “gerçek”likten koparan sanal dünyaların efendileri (dijital efendilerimiz) sanal üstü fantezileri sadece bugüne değil en fantastik imgelerle süsleyip geleceğe hazırlık yapmaktadır. İnsanı ele geçirme ve onu her alanda kendine bağımlı kılarak “kendi dünyasında” tutma işi belli oranlarda geçekleşmiş gözükmektedir. Sanal dünyaların günahsız köleleri olan okul çağındaki çocuklarımız 5-10 sene sonra bir sabah aniden örgütlenmişçesine “okula gitmeme, doğal et yememe, cinsiyet değiştirme, sokağa çıkmama vb” gibi kararlar alırlarsa, bunları kimin durdurup ikna edeceğini şimdiden düşünmemiz gerekmektedir. Çocukları geçip gençlere bakınca durumun daha vahim olduğu görülecektir. Birkaç yıl içinde herkesi sarıp sarmalayacak kişiselleştirilmiş yapay zekâ uygulamaları gençleri “rüzgârın önündeki yaprak” misali sürüklerken savrulan yaprakları kim toplayacaktır? Face, insta gibi kısaltılıp sevimli hale getirilen uygulamaların başından kalkamayan, bağımlılığından kurtulamayan yetişkin grubumuza ne demeli? Tüm toplum kesimleri “sanal dünyalar”ın ajanı olarak, ücretsiz kölesi olarak, bir uç karakolu olarak gününü bilmem kaç saatini dijital efendilerin kucağında geçirmektedir. Her bilgisayarı veya akıllı telefonunuzu açtığınızda gerçek dünyadan sıyrılıp sanal dünyaya girdiğinizi, artık bir insan değil bir cyborg olduğunuzu, akıl, izan, ruh, namus, din, dil, ırk, cinsiyet gibi insani değerlerden sıyrılıp hibrit bir sanal varlık olduğunuzu,  sanalda geçirdiğiniz her saat başı kulakları yukarıya doğru uzanan bir yaratığa dönüştüğünüzü unutmayınız.

Okumaya Devam Et...

Düşünce

“Kehanet”, Bilim, Tanrı ve Son-umu-z(t)

Tanrı’yı ölüme mahkûm eden Aydınlanma felsefesinden sonra bile, bugün gelinen nokta itibariyle, insan yok oluşu kabullenememekte, yeni formlarda tanrılar icat ederek, yeni bir başlangıcın ümidini verecek ipuçlarını aramaktadır. Ya da kendini Tanrılaştırarak ölümsüzlüğü ebedi bir fiziki bedende elde etmeye çalışmaktadır. İnanılan tek Tanrı, bunu en azından insan zihninde huzurlu bir ölümü temin edecek netlikte sağlarken, uzayda ve uzaylılarda ya da başka biçimlerde (transhümanizm bu bağlamda değerlendirilebilir) yeni bir başlangıcın, ebediliğin ve Tanrı’nın aranması neye işarettir?

EKLENDİ

:

“Tanrı, bizi ölümlü kıldığı için ilk katildir” der Albert Camus. Bu, insanın Tanrıya bir sitemi ya da onu böyle bir yazgıya mahkûm etmesine karşı bir öfke olarak değerlendirilebileceği gibi, esasında farklı bir yaşam biçimine de çağrıdır aslında. Zira ölüm ister bir hakikat bilinci isterse de bir hiçlik durumu olarak ele alınsın her iki halde de bir yaşam biçimine ve bir dünya tasavvuruna denk gelir. Ölümün hakikat, daha doğrusu ezeli ve ebedi hakikatle kurulacak ilişki için bir düğüm ve yeni bir başlangıç olarak kavranmasının yanı sıra, onun hiçlik olarak tasavvur edilmesi ölümün kendisi üzerine düşünmeyi askıya almaz. Ölümün hiçlik olarak kavranmasında bile insan zihni, onunla baş edebilmenin yollarını arar: Epiküros’un ünlü “ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum” sözü ile Camus’nun absürt kavramı bunun bazı tezahürleri olarak değerlendirilebilir. Elbette hiç şüphe yok ki, ölüm üzerine tefekkür -yine her iki bakış açısında da- bir başlangıçla birlikte mütalaa edilir. Hakikat olarak ölüm, hayatı var eden bir yaratıcı üzerinden kavranırken, hiçlik olarak ölüm belirsiz, anlamsız (zira anlam bizi metafiziğe götürür) ve tesadüfî bir başlangıçta temellenir. Her iki açıdan da başlangıç bitiş, bitiş de başlangıçtır.

Aşağı yukarı böylesi bir öz üzerine temellenen ve Nicolas Cage’in başrolünü üstlendiği “Kehanet (Knowing)” filmi baba-oğul (burada da farklı bir gönderme söz konusudur), iki ayrı tasavvur ve kavrayışa işaret ederek yarı bilim kurgusal bir anlatım üzerinden meseleyi ele almaya çalışır. Her ne kadar eski bir film sayılsa da yukarıda konuya ilişkin tematik anlatımıyla yeniden izlenmeyi hak eden filmlerden birisidir. Film, özetle küçük bir kız çocuğunun, kulağına fısıldananları döktüğü kâğıttaki matematiksel şifrelerin izleğinde elli yıl boyunca gerçekleşen felaketlerin ardından son şifrenin aynı zamanda insanlığın da sonunu getirecek büyük felaketin şifresi olduğunun, son sahnede çarpıcı bir şekilde sunulduğu bir hikâye örgüsüne sahip. Ancak film sadece bundan ibaret değil: Film aynı zamanda insanın var olmasıyla birlikte düşünülmeye başlanan ama özellikle bilimsel gelişmeler ve Aydınlanma ile birlikte farklı biçimler alan başlangıç-bitiş, varoluş-yok oluş (son) ve Tanrı-insan etrafında dönen metafiziksel ve felsefi, aynı anda bilimsel tartışmaya ya da Schopenhauer’un “bu müphem, esrarengiz, azap verici, rüya gibi gelip geçici varoluş meselesinin bizim için ne kadar büyük ve yakîn bir mesele olduğu düşünülecek olursa, bir kimse onun diğer bütün meseleleri ve amaçları gölgelediğini derhal fark eder” dediği meseleye bütünlükçü bir açıdan bakmamıza imkân veriyor.

Bir astrofizikçi olan Profesör John (Nicolas Cage), babası bir peder olmasına rağmen, bir yıl önce eşini kaybetmenin etkisi ile (M. Gibson’ın “İşaretler” adlı filmini hatırlatırcasına) Tanrı inancını kaybetmiş ve evrendeki her şeyin tesadüf-kaza-karmaşıklığın sonucu olduğunu düşünür hale gelmiştir. Ancak, öğrencilere verdiği derslerde, evrende her şeyin yerli yerinde, en uygun şekilde ve kıvamında olduğunu anlatması zaman zaman kendisinde derin tereddütler meydana getirmektedir. Filmin ilerleyen sahnelerinde son şifrenin dünyanın yani “everyone else”ın sonu olduğunu gösterdiği ve kahramanımızın da bunu kabullenmekten başka bir çaresi olmadığı, dramatik bir şekilde anlatılmakta. Bu arada, oğlunu ve şifreli notları yazan küçük kızın torununu takip eden birileri vardır ve bu iki çocuk da gaipten fısıltılı sesler duymaktadırlar.

Film, (filme göre) semavi dinlerin ve onların peygamberlerinin iddia ettikleri metafiziksel varlıkların ortaya çıkıp, insanlık için yeni bir başlangıcın (hiçlik burada yerini yeni bir başlangıca bırakmakta ama bu başlangıç, filmin anlatısına göre semavi dinlerin anlattığı türden bir başlangıç değil; bir nevi bilimsel bir temeli olabilecek bir başlangıç) adımını atmalarıyla son bulmakta. John, çocuklarla birlikte, notları bırakan küçük kızın bıraktığı son şifreyi çözerek bir yere gelir; kara bulutların arasından gök yarılırcasına bir ışık huzmesi süzülür: Bu, insanla konuşan, ona medeniyetini veren göklerin Tanrısı ya da Tanrılarıdır (!). Bu Tanrı, yüksek bir medeniyet kurmuş olan, bu dünyada da yaşamı bilinmeyen zamanlarda var eden uzaylı başka bir ırktır. Bu ırk, dünyanın sonunun geldiği bu anda, uzayda yaşama elverişli başka bir gezegende insan ırkının varlığını sürdürmesi için sözü edilen iki çocuğu almaya gelmiştir, peygamberlere gelen melekleri anımsatırcasına. Sonunda ışıksal (nurani) varlıklar halinde, bedenlerinden ışık haleleri (melek tasvirlerini andıran) yayılan yaşam formları, çocukları, “insan aklını ve hayal gücünü hayrette bırakan” uzay gemilerine alarak dünyadan ayrılırlar. Sonuçta çocuklar insanlığın yeni Âdemleri ve Havvaları olarak başka bir gezegene bırakılır. Güneşte bir süpernova oluşur, dünya yanar, insanlar yok olur ama insanlık devam eder; cennette olmasa da başka bir gezegende.

Bu kısa özetten sonra filmin, başta değindiğimiz tartışmalara bütünlükçü açıdan bakmamıza imkân vermesi konusuna gelelim. İnsanlığın belki de en temel sorunu ya da sorusu “yaşamın kökeni ve yaşamın sonu ne”, başka bir anlatımla yaşamın yolu nereden gelip nereye çıkmakta. Bu anlamda film sanki bilimsel uğraşın bu soruya ve yaşamın kaynağı sorusuna evrimden başka verebildiği ikinci yanıtı görsel bir şekilde sunmakta. Fakat burada dikkat çeken nokta, semavi dinlerin yaşam ve Tanrı algılamasının gerçek biçimi (!) gösterilmeye çalışılırken, yine de onların öngörüleri ve öndeyişlerinin dışına çıkılamıyor olmasıdır. Her ne kadar olağan algılama ve yaşam biçimi ile dinlerin aslında insan imgeleminin ve ilkel insan kavrayışının yetersizliğinin bir ürünü olduğu (Tanrı, melekler, ruhani varlıklar vs.) anlatılmak istense de yukarıda dile getirilen soru ve sorunların cevabı yine aşkın-metafiziksel bir yerde/güçte (uzaylılarda) aranmaktadır ki, bu da bize sonucun değişmediğini; aşkınlığın bir şekilde insan yaşamına girdiğini göstermektedir. Bu yansıtış biçimini “Star Gate” “M.Ö. 10000” ya da “Prometheus” gibi filmlerde de görmek mümkün. Hatta ilk olarak 1951’de çekilen ve uyarlanarak yeniden gösterime giren, başrolünü de Keanu Reeves’in oynadığı “Dünyanın Durduğu An” filmi de bu kapsamda değerlendirilebilir.

Sonuç olarak, burada Tanrı’nın, semavi dinlerin ortaya koyduğu şekli ile olup olmaması ya da cennetin yani öldükten sonra tekrar başka bir yerde hayat bulmanın olup olmaması veya da bunun biçiminin nasıl olacağından ötesinde (zira bu, başka bir merhalenin münderecatındandır bu aşamada) gözler önüne serilen insanın yok oluşu (ferdi anlamda) ve insanlığın yok olma ihtimali sorunu zihinlerimizi meşgul eden ve etmesi gereken önemli bir konu olarak önümüzde durmaktadır. Böylece ilk insan ile son insanın ya da gelecekteki insanın aynı insan olduğu, diğer bir ifade ile sorununun, derdinin aynı olduğu ortaya çıkmaktadır: Sonumuz ne olacak? Bu soru yani Son-yok oluş düşüncesi insanın geçici olduğunu bilmesiyle de ilişkilidir. İnsan geçici-fani olduğunu bilen ve bunun gerilimini sarsıcı bir şekilde hisseden tek canlıdır. Zygmunt Bauman’ın tabiriyle “her insan hayatını ölümün gölgesinde geçirir.” Bu gölge insanın üstünden hiç eksilmez ve insanı sürekli bir arayışa iter. Bu arayışta nereden geliyorum, burada işim ne ve nereye gidiyorum gibi üç temel ve asırlık soru, insanlık tarafından farklı şekillerde cevaplanmaya çalışılır. Dünya ziyaretimizin amacı da her bir insan teki için bu sorulara verdiği cevaplara göre şekillenir.

Filmin en son sahnesinde John, peder olan babasının evine gider ve annesi ile kız kardeşiyle birlikte hepsi birbirine sarılırlar. Babası ona, “bu yeni bir başlangıç” der, John, “evet baba artık inanıyorum” diye, cevap verir. Onun inandığı ile babasının inandığı ayrı şeylerdir. Ancak insanın yaradılışı ya da doğası, biçimi ne olursa olsun John’un anladığı şekilde böylesi bir yok oluşu kabullenememektir. Yok olmamak isteği insanın doğasında mündemiçtir. Zira “vermek İsteyen istemek vermiştir” insana.

Tanrı’yı ölüme mahkûm eden Aydınlanma felsefesinden sonra bile, bugün gelinen nokta itibariyle, insan yok oluşu kabullenememekte, yeni formlarda tanrılar icat ederek, yeni bir başlangıcın ümidini verecek ipuçlarını aramaktadır. Ya da kendini Tanrılaştırarak ölümsüzlüğü ebedi bir fiziki bedende elde etmeye çalışmaktadır. İnanılan tek Tanrı, bunu en azından insan zihninde huzurlu bir ölümü temin edecek netlikte sağlarken, uzayda ve uzaylılarda ya da başka biçimlerde (transhümanizm bu bağlamda değerlendirilebilir) yeni bir başlangıcın, ebediliğin ve Tanrı’nın aranması neye işarettir?

Bu anlamda insanın ya da insanlığın yarını, uzaydaki sayısız galaksilerden birindeki başka bir gezegende fakat kendi tikel varlığı olmadan mı olacaktır, yoksa kendisi ile birlikte bilinmeyen başka bir gelecekte mi? Her iki durumda da bir yarın umudu her zaman insanın derinliklerinde kendine yer bulmaktadır. Bilimin geldiği noktada, bu ebedilik arayışının bilinç aktarımı ve sentetik beden gibi gelişmelerle bu dünyada gerçekleştirilebileceği düşüncesi giderek kuvvetlenmektedir. Fakat bunun nasıl bir nasıl bir insanlık durumundan geçerek gerçekleşeceği ve nasıl bir insanlık duruma evirileceğini kestirmek son derece güçtür.

Ve son söz: Ölüm ve yok oluş ve bunun bizlerde meydana getirdiği gerilim, bizleri bunun ardındaki gerçeği aramaya yöneltmiştir. Her ne kadar modern bilim anlamında bu alana dair gerçekliğin kendisini bize apaçık sunmasını sağlayacak bilgilere ulaşmamız olanaksız gözükse de farklı düzlemlerde de olsa bu arayış bir ihtiyaç olarak her zaman olacaktır. En azından insanlar bunu huzur içinde bir ölüm adına yapacaklardır.

Okumaya Devam Et...

Düşünce

Kendini Kontrol Edebilen İnsan

İnsan fıtratında bulunmayan bir şey, dış baskılarla nasıl meydana getirilemezse fiilen var olan bir şey de aynı yolla yok edilemez. Bu açıdan Allah Teâlâ, kullarından kötü fiil ve düşüncelerden tamamen kurtulmalarını değil güçleri nispetinde (et-Tegâbün 64/16) onları kontrol etmelerini ve eğer yanılıp günaha düşerlerse af dileyip tövbe etmelerini istemektedir. Çünkü Allah Teâlâ, asla kullarına güçlerinin üstünde bir mesuliyet yüklemez (el-Bakara 2/286; et-Talâk 65/7).

EKLENDİ

:

Sahip olduğu içgüdülerin insanı hayvanlaştırmasının önündeki en büyük engel, insanın yaratılıştan getirdiği, kendi fikir ve hareketlerini kontrol edebilme ve dizginleyebilme yeteneğidir. Bu yetenek, insanda doğuştan mevcuttur ve ondan ayrı düşünülemez. Buna rağmen doğuştan itibaren birdenbire ortaya çıkmaz. İnsanın yaşı ilerleyip vücutça ve akılca olgunluğa doğru adım attıkça kendini kontrol mekanizması da gelişip olgunlaşır.

İnsan, içgüdülerinin kendisini zorladığı hususları asla yok edemez fakat onları dizginleyip dinen ve ahlâken uygun bir düzeye çekebilir. İman edip sâlih ameller işlemek, insandaki olumsuz duyguları bütünüyle yok etmez, sadece onların üstünü örter, zararsız bir çizgiye çekmeye veya iyiye yönlendirmeye çalışır.

İnsan fıtratında bulunmayan bir şey, dış baskılarla nasıl meydana getirilemezse fiilen var olan bir şey de aynı yolla yok edilemez. Bu açıdan Allah Teâlâ, kullarından kötü fiil ve düşüncelerden tamamen kurtulmalarını değil güçleri nispetinde (et-Tegâbün 64/16) onları kontrol etmelerini ve eğer yanılıp günaha düşerlerse af dileyip tövbe etmelerini istemektedir. Çünkü Allah Teâlâ, asla kullarına güçlerinin üstünde bir mesuliyet yüklemez (el-Bakara 2/286; et-Talâk 65/7).

İnsana fıtraten verilmiş olan kendini kontrol mekanizması, onda var olan canlılık enerjisinin, şehevî ve içgüdüsel güçlerin emrine girmesini engeller ve insanı ulvî seviyelere çıkarır. İnsanın sahip olduğu bu güç, hayvanlarda olduğu gibi ihtiyaçlarla sınırlı değildir bilakis ihtiyaçlarının çok üstündedir. Bu enerjiyi boş yere israf etmeyip ihtiyaç ve zaruret sınırları içinde kontrol ederek yüce hedeflere yönlendirebilen insan, sahip olduğu kontrol mekanizması sayesinde yeryüzünde Allah’ın halifeliği görevini bihakkın ifa etmiş olur (Muhammed Kutub, İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, 236).

Müslüman, namaz ve oruç gibi tekrar eden ibadetlerin de yardımıyla olumsuz hasletlerini ve davranışlarını sürekli kontrol altında tutar (el-Bakara 2/183; el-Ankebût 29/45; Buhârî, “Savm”, 2; Müslim, “Sıyâm”, 162). Ayrıca Kur’an’daki afâkî deliller, tergîb ve terhîb (iyiliklere teşvik ve kötülüklerden sakındırma) âyetleri onun bu yeteneğini geliştirip doğru kararlar vermesine yardımcı olur. Bu yollarla güçlenen kendini kontrol yetisi sayesinde insan, nefsinin arzu ve dürtülerine, şeytanın süsleme ve telkinlerine karşı koyabilecek ve bunlara karşı her daim uyanık olma yetkinliğine kavuşacaktır (Hayati Aydın, Kur’an’da Psikolojik İkna, 52).

İnsan yaratılırken kendisine faydalı şeyleri elde etmesi için şehvet ve tutku, zararlı şeyleri kendinden uzaklaştırabilmesi için gazap, bu iki durumda dengeli olabilmesi için de danışacağı akıl verilmiştir. Bu noktada kişiye düşen görev; aklın doğru çalışabilmesi için etki altında kalmaması ve kişinin kendini kontrol sürecinde üzerine düşen görevleri yapabilmesi için ona ortam hazırlamaktır. Bunun için de en önemli şey aklı, kitle psikolojisinin etkisinden korumaktır. Çünkü tek başına bir insanın maruz kaldığı tahrikler karşısında akıl, bu tahriklere boyun eğmenin sakıncalarını göstereceğinden kişi, bunlara kapılmaz. Fakat kitle içinde bulunan kişinin bu yeteneği kitlenin sahip olduğu his atmosferi içinde kaybolacağından akıl, ona doğruyu gösteremez.

İnsan, kendi gayret ve uyanıklığı, aklının ve vahyin yardımıyla kendini kontrol ederek arzuları ile sakınması gereken hususlar arasındaki dengeyi sağlayabilir. Allah’ın insana bahşettiği bu yetenek, insanın içgüdülerinin veya duygularının esiri olup da çeşitli yanılgılara düşmesini engeller.

Bu; vahiy, akıl, düşünme, hatırlama, irade, gelecek hakkında öngörüde bulunma, vicdan, pişmanlık ve hatalardan ders çıkarma gibi nimetlerin insana kazandırdığı bir frenleme mekanizmasıdır. Zaten insanı hayvandan ayıran ve ona üstün olmasını sağlayan şey, irade gücü sayesinde bir işi iyice düşündükten sonra yapmasıdır.

İnsan, sahip olduğu temsil ve aklî kıyas yeteneği sayesinde çoğu zaman olaylar olmadan önce onların sonucunu adeta gerçekleşmiş gibi tasavvur edebilir. Böylece zararlı gördüklerinden uzaklaşır, yararlı olanlara yönelir; doğasından kaynaklanan nefsani isteklere karşı koyar, onları bastırır ve sonuçta nefsini tedrici olarak buna alıştırır. Bu yolla kendini kontrol ederek yanılgılara düşmekten kurtulur. (İbrahim Yıldız, Kur’an, İnsan ve Yanılgı, Emin Yayınları, Bursa 2019, 76-78).

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar