Bizimle İletişime Geçin

Söyleşi

Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödüllü Yazar Belkıs İbrahimhakkıoğlu ile Sohbet – 3. Bölüm  

Okumalarım sistematik bir araştırmaya, bir hedefe yönelik okumalar değillerdi. Onun için “şımarık okumalar” diyorum. Daha ileriki yaşlarda da içeriğinden bir şeyler alabilmek için değil, merak konusu olarak okuduğumuz kitaplar çoğunluktaydı. Kendi adıma bu dağınık okumalarıma şımarık okumalarım diyorum.

EKLENDİ

:

Bir konuşmanızda “şımarık okumalar”dan bahsetmişsiniz, bunu biraz açabilir misiniz?

Kitap okumaya çok erken yaşlarda, yoğun şekilde ilkokul dördüncü sınıfta başlamıştım. Yaşımın kaldırmayacağı romanlarla başladım. Babam kütüphane memuru idi, yanına gidip raflardan kitaplar seçerdim ama hâlâ hayret ederim babamın niçin “kızım dur, ben seçeyim” demediğine. Belki zaten okul kütüphanesi olduğu için yani mahsurlu olabilecek bir kitap olmadığını düşünebilir ama o yaştaki bir çocuğun da Anna Karenina okuması pek normal görünmüyor. Bunlar çok sistematik bir araştırmaya, bir hedefe yönelik okumalar değillerdi. Onun için “şımarık okumalar” diyorum. Elime aldığım kitaba bakıyorum daha ileriki yaşlarda da içeriğinden bir şeyler alabilmek için değil, merak konusu olarak okuduğumuz kitaplar çoğunluktaydı. Kendi adıma bu dağınık okumalarıma şımarık okumalarım diyorum. Eğer metodik bir şekilde okuyabilirsek bir kitap da bize bir mektep olabilir. İyi kötü yanlarıyla mektep olabilir. Şimdilerde okumaya meraklı olan çocuklar görüyorum, hemen bitiriyor kitabı ve bir yenisine başlıyor.

Bazı kitapları yeni baştan bakmaya çalışıyorum. Bir kitap içerik olarak beni bir adım daha ileriye nasıl götürebilir anlayışıyla okumaya çalışıyorum. Çok da iyi ediyorum, keşke çok erken yaşlarda böyle başlasaymışım.

Bazen ebeveynlerin seçimlerinde sıkıntı görüyorum. Merak ettiğim için çocukların ellerindeki kitaplara bakıyorum. Özellikle Türkçe tercüme edilmiş kitaplarda baskıya hazırlansın diye mi, sürüme girsin diye midir, kullanılan dil o kadar kötü ve ayrıca bizim kültürel değerlerimize de o kadar uzak ki… Yazarı bize ait olmasa da çok seçici kelimelerle, cümlelerle, hassasiyetle tercüme yapılabilir. Yani kitaplar özensiz.

Kitap seçimi nasıl olmalı bilemiyorum ama en azından okullarda kitapların diline, anlatım seviyesine çok önem verilmeli. Bir insanı yukarıya çeken, onu zenginleştiren bir üslupla kitaplar yazılmalı. “Ben yaptım, oldu” anlayışıyla, hemen bir kitap hazırlamakla, acelecilikle bu olmaz. Bundan dolayı kitap seçimlerini çok önemli görüyorum.

“Şımarık okumalar”ıma bu bakımdan öyle bir nitelemeyi yakıştırdım. Bazı kitapları yeni baştan bakmaya çalışıyorum. Bir kitap içerik olarak beni bir adım daha ileriye nasıl götürebilir anlayışıyla okumaya çalışıyorum. Çok da iyi ediyorum, keşke çok erken yaşlarda böyle başlasaymışım. Hakikaten o anlayışla bakınca kitap sizin için daha kalıcı, içerik bakımından daha iyi değerlendirebileceğiniz bir mahiyet kazanıyor. Dağınık okumaların insanın hayat tarzına da olumsuz etkilerinin olabileceğini düşünüyorum. Mesela aileler çocukları iyi yetişsin diye özel ders aldırıyorlar. Aile çocuğun kendi istidadına uygun olanı seçebilme yolunu açmalı ki, çocuk içinde piyano çalmak varsa kendisi buna eğilsin. Ailelerin zoruyla şunu bunu yapmaya koştururken çocukları darmaduman ediyoruz, farkında değiliz. Onları da bu şımarık okumalardan, “alanlara dağıtmaktan” kurtarmalıyız diye düşünüyorum.

“İnsan insanla beslenir” sözü size ait, bununla ne kastettiniz biraz açabilir misiniz?

 Günümüzde maalesef dijital bir bombardımanın içinde kaldığımız zamanlara şahitlik ediyoruz. Bu da bilgi olarak, belki beyni tefekkür olarak değil ama bir bilgi deposu olarak çok çalıştırıyor olabilir. Bunlar bizi yanıltıyor, insan ancak gönül diliyle hâlleşebilir, insan insanla gönül diliyle anlaşabilir. Bilgi bir araçtır, hikmetsiz bilginin zaten insana kazandırdığı hiçbir şey yoktur. Bu dijital dünya insanın insanla olan iletişimine çok büyük bir sekte vuruyor, bu da ruh dünyamızı dar kalıplar içine sıkıştırıyor. Dediğim gibi belki beynimize yüklenen bu kadar fazla bilgi insan için gerekli mi, bunu iyi düşünmemiz lazım. Zaten bu dünya insan için yaratılmış, insan insanla hâlleşemiyorsa, insan insandan bir şeyler öğrenemiyorsa, insan insana etki edemiyorsa, orada artık insani değerlerden, bir ruh atılımından, bir ufuk genişliğinden bahsetmek mümkün değildir.

İnsan ancak gönül diliyle hâlleşebilir, insan insanla gönül diliyle anlaşabilir. Bilgi bir araçtır, hikmetsiz bilginin zaten insana kazandırdığı hiçbir şey yoktur. Bu dijital dünya insanın insanla olan iletişimine çok büyük bir sekte vuruyor, bu da ruh dünyamızı dar kalıplar içine sıkıştırıyor.

Ahmet Kabaklı ve Tahsin Banguoğlu ile…

Öncesi, sonrası, eni, boyu, derinliği, âdeta üçüncü boyutu olmayan görüntüler dünyasının sel gibi akışına tabiyiz. Dolayısıyla bu durum davranışlara da etki ediyor, bir “mış” gibi hayatları çoğaltan dünyada kendimizi buluyoruz.

Dijital dünya aslında ruh dünyamızın ufuklarını daraltan bir dünyadır. Duyu organlarımız görsel ve işitsel olarak çok yoğun çalışıyor ama diğer hassasiyetlerimizi gölgede bırakan, körelten bir etki yapıyor ister istemez. Kendimizi bir hız dünyasının içinde buluyoruz. Öncesi, sonrası, eni, boyu, derinliği, âdeta üçüncü boyutu olmayan görüntüler dünyasının sel gibi akışına tabiyiz. Dolayısıyla bu durum davranışlara da etki ediyor, bir “mış” gibi hayatları çoğaltan dünyada kendimizi buluyoruz. Bunun çok büyük mahzurları var. Aslında insanlık bunu şimdiden idrak ediyor çünkü yalnızlaşıyor, bunalıyor, bunalımlar artıyor, intiharlar artıyor, insanın insandan kopmuşu çoğalıyor, bencillikler artıyor, ego artıyor… Bu durumu bebeğin anneyle beslenmesi gibi düşünebiliriz.

Bebeğin yetişmesi, büyümesi için anne sütünü emmesi gibi, annenin tenine dokunması, kucağına sokulması da elzemdir. Bizim için de böyle. Ancak insanla bir arada iken var oluşumuzun şuuruna erişebiliriz diye düşünüyorum. Bu dijital dünyanın esareti bizi insanlığımızdan uzaklaştırıyor. İnsan nedir? Evvela bunu düşünmek lazım ve sanırım hayat tarzımızda da odak noktasına bunu koyup insanlarla daha çok bir arada olmanın yollarını aramak lazım, yoksa gidişat gerçekten çok vahim. Zaten bu akımlar çok tehlikeli ve yakında robot insanlar dünyasında yaşayacağımızın da bir işaretidir.

Çok yakın bir zamanda tabii insan fiziğini arar olacağız yani burnu büyük olsun, kulağı büyük olsun, gözü şöyle olsun önemli değil, yeter ki Cenabıhakk’ın yarattığı şekliyle, dokunulmamış olsun. İşte insanoğlunun da böyle bir çıkmazı var, önce bozuyor sonra aslını aramaya yöneliyor.

Her şeye rağmen ümitsiz değilim. Yeryüzünde Cenabıhakk’ın nuru elbette sönmez ve insanın olduğu yerde her zaman ümit vardır. Bu geçici bir dönemdir, ne kadar süreceğini Allah bilir. Sizler de Batı dünyasındaki durumu hatırlar mısınız bilmiyorum, yakın zamanlarda da olan standartlaşma konusu: Güzelim topraklarda yetişmiş portakalları, domatesleri, sebzeleri denizlere döktüler. İnsanoğlu neyin peşinde? Organik diye tutturuyoruz, bozduğumuz toprağın peşinde koşturuyoruz.  Mesela şimdilerde özellikle genç nesilde estetik ameliyat hastalığı var. Çok yakın bir zamanda tabii insan fiziğini arar olacağız yani burnu büyük olsun, kulağı büyük olsun, gözü şöyle olsun önemli değil, yeter ki Cenabıhakk’ın yarattığı şekliyle, dokunulmamış olsun. İşte insanoğlunun da böyle bir çıkmazı var, önce bozuyor sonra aslını aramaya yöneliyor. İş işten geçmiş midir, geçmemiş midir, onu bilemeyiz.

Biz insanız ve insan insanla beslenir, insanın rûberû sözleri etki yapar. Ancak insanın olduğu meclislerde kendimizi bulabiliyoruz, kendimize geliyoruz. O bakımdan biz insan kaynağını çok ciddiye almak durumundayız, bunun için çalışmalar yapmak zorundayız diye düşünüyorum.

Tabii ki bu dünyanın da bir sonu var. Yoksa burası cennet olurdu, ebedi âlem burası olurdu. Ama kul olarak insan olarak bizim bir görevimiz var. Cenabıhakk’ın rızasına uymayan bütün bu şeylerin karşısında ne kadar gayret ediyoruz? En azından kendimizi kurtarmak için bu heveslere, insandan uzak düzenin püskürttüğü moda akımlara direnerek kendimize düşen vazifeyi yerine getirmek ile mükellefiz. Biz insanız ve insan insanla beslenir, insanın rûberû sözleri etki yapar. İnanın televizyonlar, dijital, sosyal medya dediğimiz şey ancak bize yeni bilgiler verir ki bunlar bazen kirli bilgiler de oluyor. Onların bombardımanına maruz kalıyoruz ve bunlar ruhen bizi içten içe kemiriyor ve bunun farkında değiliz. Ancak insanın olduğu meclislerde kendimizi bulabiliyoruz, kendimize geliyoruz. O bakımdan biz insan kaynağını çok ciddiye almak durumundayız, bunun için çalışmalar yapmak zorundayız diye düşünüyorum.

 “Kendi mahallemizden olmayan” veya “öteki” olarak adlandırdığımız kişilerle ilişkilerimiz nasıl olmalı?

Öncelikle Cenabıhakk’ın bütün kullarının Cenabıhak’tan bir “esma” taşıdığının şuurunda olmak lazım, sadece Müslümanların değil. Biz insana insan olmanın değerini veremiyorsak yaratıcımıza karşı da hadsizlik ediyoruz demektir. Bundan dolayı insanı insan olarak gördüğümüz zaman zaten davranışlarımız ona göre kendinden bir güzellik kazanacaktır. Kur’an-ı Kerim bizim için tüm bunların örneklerini veriyor, Kur’an-ı Kerim’in yolunda giden mübarek insanların davranışları da bize örnek teşkil ediyor. Bu konuda hiç sıkıntı çekmeyiz. Evvela Peygamber Efendimiz var. Kaynak, örnek alacağımız insan çok fazla. Bir de Rabbim güzel konuşmanın altını çiziyor. O bakımdan biz kendi hükümlerimizle, kendi biçtiğimiz elbiseleri insanlara giydirmeye çalıştığımız zaman en başta Cenabıhakk’a karşı hadsizlik yapmış oluruz. Allah, kavimlere biz sizi tanışasınız, anlaşasınız diye yarattık diyor.

İşte bunu bireylere de indirgeyebiliriz. Herkes aynı mizaçta, düşüncede olmayabilir. Zaten değişik yerlerde, ailelerde doğuyoruz. Farklı ortamlarda büyüyoruz, farklı düşüncelerin içinde yoğruluyoruz, anlamaya çalışıyoruz. Bazen etki altında kalıyoruz, zaman geçiyor, yok bu değil diyoruz. İnsan her an değişim halinde, Cenabıhak her an yaratmada. Bu noktalardan bakarsak zaten bizim “öteki” demeye hakkımız yok, bunu diyemeyiz. Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Allah’ın rızasına aykırı düşünüyorsa, davranıyorsa, gelecekte o kınadığımız insan hak katında öyle mertebeler kat eder ki biz kınadığımızla, olduğumuz yerde sayarız.

İnsanları muhakeme etmede Tanrı kesilmemek lazım, insanın hükmü Allah’a bağlıdır bize değil. Biz ancak yanlış eylemlere buğz ederiz, yanlış eylemlere sahip çıkmayız, yanlış eylemlerle mücadele ederiz, kişilerle değil.

Bununla beraber biz zaten bir hüküm veremeyiz. Orada da imdadımıza yetişen bir ayet var: İnsanı kınamayın diyor Allah. Peşin hükümleri bırakmak lazım, haşa tırnak içinde ben de diyorum, insanları muhakeme etmede Tanrı kesilmemek lazım, insanın hükmü Allah’a bağlıdır bize değil. Biz ancak yanlış eylemlere buğz ederiz, yanlış eylemlere sahip çıkmayız, yanlış eylemlerle mücadele ederiz, kişilerle değil. Eskiler “faile değil fiile buğz edin” derlerdi, faile buğz edersek Cenabıhakk’a dokunur. Bu şuurla insana bakarsak, onu suçlamaya değil, anlamaya çalışırız. Bize suçlamak daha kolay geliyor, çünkü “sen benim düşündüğüm gibi değilsin, ben senin böyle olmanı istiyorum ama sen böylesin” diyoruz. Biz onu hiç anlamaya çalışmıyoruz. Belki onun anlatmak istediği, benim bildiğim doğrudan daha doğru ama buna kapalıyız maalesef. Ya müdafaa ya suçlama. İkisi arasında hakla hemhâl olma alışkanlığımızı, hasletimizi kaybetmişiz. Onun için ötekileştirmekten, öteki lafından hassasiyetle vazgeçmek lazım. Allah’tan gani gani rahmet etsin Oktay Sinanoğlu’nun vurguladığı gibi, kültür emperyalizminin bazı ülkelerde fikirlerini yerleştirmesi için Batı ajanları bir laf ortaya atar, gazeteciler de bunların bazıları bilerek bazılarını bilmeyerek, gönüllü askerleri olarak hemen kullanmaya başlarlarmış. Günümüzün böyle yakıştırmalarını da hemen sahiplenip çok dile getirmemek lazım.

Biz kendi hükümlerimizle, kendi biçtiğimiz elbiseleri insanlara giydirmeye çalıştığımız zaman en başta Cenabıhakk’a karşı hadsizlik yapmış oluruz. Bizim “öteki” demeye hakkımız yok, bunu diyemeyiz.

İnsanı insan olarak göreceğiz, Cenabıhakk’ın yarattığı bir kul olarak ve Allah’tan bir esma taşıdığını asla göz ardı etmeyerek bakacağız. Bu, yanlışa kucak aç, yanlışına ortak ol demek değildir. Bunları çok iyi ayırmak lazım. Sen dosdoğru ol, müstakim ol, Hazreti Allah utandırmaz seni. İnsan ilişkilerimizde de kendimizi üst bir makamda, karşımızdakini aşağı bir makamda görmeye, davranmaya, düşünmeye de hakkımız yok.

Gündemimiz artık Filistin/Gazze, bu konuda neler yapmamızı tavsiye edersiniz?

Filistin elbette ki yeni bir dava değil, şu anda Gazze’de zulümlerin çok yoğunlaştığı bir dönem yaşandığı için biz öyle görüyoruz. İsrail’in, Siyonistlerin Filistin’e yerleşmesi Balfour Deklarasyonundan sonra Theodor Herzl’in ideallerini ve dayatmalarını gerçekleştirmek için küçük manevralarla Filistin’e Yahudi cemaatlerinin yerleştirilmesiyle başlamıştır. Siyonist bir devlet kurmak için orada yaşayan Filistinli insanlara çok ciddi zulümler yapılmıştır. Geçmişte bu insanlar çok ciddi terör hadiseleriyle karşı karşıya kalmıştır.

Filistinli Katolik Rahip Manuel Musellem’ın Zeytin Dağı Barış Ödülü’nü vermek için Ramallah’a bir ziyaret…

Filistinli Katolik Rahip Manuel Musellem’ın Zeytin Dağı Barış Ödülü’nü vermek için Ramallah’a bir ziyaret…

Yıllardır Filistin’de sürekli bir şeyler oluyor, Filistin toprakları her an zulümlere sahne oluyor. İnsanlar durduk yere hapislere atılıyor, çoluk çocuk ayırt etmeksizin öldürülüyor, şehit ediliyor ama bunun hesabı sorulmuyor.

Filistin elbette ki yeni bir dava değil, şu anda Gazze’de zulümlerin çok yoğunlaştığı bir dönem yaşandığı için biz öyle görüyoruz.

Siyonistler adım adım haritayı kendilerinden yana genişleterek yerli halka büyük bir zulüm yaşatmaktadırlar. Her an saldırmak için bir fırsat kollarlar. Bayramları, kandilleri veya başka bir etkinliği bahane edip saldırırlar. Haliyle buna karşılık ayaklanmalar oluyor ve ayaklanmalar en ağır şekilde bastırılıyor. Hülasa bu yeni bir şey değil, yıllardır Filistin’de sürekli bir şeyler oluyor.

Yıllardır Filistin’de sürekli bir şeyler oluyor, Filistin toprakları her an zulümlere sahne oluyor. İnsanlar durduk yere hapislere atılıyor, çoluk çocuk ayırt etmeksizin öldürülüyor, şehit ediliyor ama bunun hesabı sorulmuyor.

Filistin toprakları her an zulümlere sahne oluyor. İnsanlar durduk yere hapislere atılıyor, çoluk çocuk ayırt etmeksizin öldürülüyor, şehit ediliyor ama bunun hesabı sorulmuyor. Bu zulümleri yapanlar cezalandırılmak yerine mükafatlandırılmaktadır. Orada “nihai amaca” erişmek için devam eden bir zulüm var. İsrail o amaca erişebilmek için masum insanlara, kadınlara ve çocuklara eskiden yapageldikleri vahşetin boyutunu Gazze’de daha da artırmıştır. Yüz senedir yapılan işlemlerin neredeyse iki katına çıktığı bir zulümle karşı karşıyayız ve maalesef bütün dünya her zamanki gibi bu zulme sessiz kalmaktadır.

Evet, çok ağır bedeller ödeniyor ama Gazze halkı gerçek anlamda bir destan yazıyor. Bu, dünyanın bir kırılma noktasıdır. Vicdani anlamda bir kırılma başlatıldı ve her tarafta destanlar yazılıyor. Gidenler Rabbimin katında kim bilir nasıl karşılanıyor.

Göstermelik Birleşmiş Milletler Teşkilatı da her zamanki gibi “kem küm” laflar edip herhangi bir yaptırım uygulamamaktadır. Fakat bu sene biraz farklı oldu. Dijital dünyanın hayırlı tarafı devreye girdi. Bütün dünya oradaki zulümden doğrudan ve canlı bir şekilde haberdar oldu. Dünya halkları uyandı, bu halkların yöneticileri sessiz kalırken, halkları inanılmaz bir şekilde kınama ve protestolar yaptı ve dünyanın her yerinden farklı sesler yükselmeye başladı. Evet, çok ağır bedeller ödeniyor ama Gazze halkı gerçek anlamda bir destan yazıyor. Bu, dünyanın bir kırılma noktasıdır. Vicdani anlamda bir kırılma başlatıldı ve her tarafta destanlar yazılıyor. Gidenler Rabbimin katında kim bilir nasıl karşılanıyor. Allah ufacık bir perdesini bize gösterse hiçbirimiz yerimizde durmak istemeyiz. Gidip orada, o mukadder savaşının içinde yer alıp şehit olmak isteriz. Gidenlere bir şey olmuyor, kalanların durumu çok ağır, kalanlar bütün bu acıları her anlamda çok derinden yaşıyor. Nereden baksanız canları gidiyor, canları gibi sevdikleri aileleri, çocukları gidiyor, evleri ve tüm varlıkları gidiyor, her şeyleri gidiyor. Her şeylerini kaybeden bu insanlar ne diyorlar: “Rabbim sensin” diyorlar.

Ellerinde inanç ve ahlaklarından başka hiçbir imkânı olmayan Filistinliler, karşılarındaki bütün teçhizat, fiziki güç ve malzeme imkânına sahip düşmanlarına galip geleceklerdir. Siyonistler bütün imkânlara sahip oldukları halde, karşılarında hiçbir imkâna sahip olmayan ama kendilerini sindiren bir güç vardır.

İşte bütün dünya buna çok hayret ediyor. O şartlar içinde bunu diyebilmek süzme bir imanın işaretidir. Bu nasıl bir inanç diye insanlar hayretler içinde kalıyorlar. Her şerde bir hayır vardır. Bu durum İslamofobi’yi yıkacak. Gazze şu anda bir destan yazıyor. Siyonizm’e karşı hiçbir yaptırım yok, İsrail acımasızca zulmüne devam ediyor ama eninde sonunda şunu görecekler: Ellerinde inanç ve ahlaklarından başka hiçbir imkânı olmayan Filistinliler, karşılarındaki bütün teçhizat, fiziki güç ve malzeme imkânına sahip düşmanlarına galip geleceklerdir. Siyonistler bütün imkânlara sahip oldukları halde, karşılarında hiçbir imkâna sahip olmayan ama kendilerini sindiren bir güç vardır. Bu nasıl bir güçtür ki, onların teçhizatıyla kıyaslansa karşı koymaya güç yetmez ama karşı konuluyor ve direniliyor. Bugün bence Cenabıhak, Gazze ve üzerinden dünyaya bir ışık yaydı. Aydınlanma ve gafletten uyanma konusunda çok büyük etkisi oldu. Eskiden olup bittiğini zannettiğimiz olaylar bugün âdeta yeniden tekerrür ediyor.

Kudüs Platformu gönüllüleri ile Mescidi Aksa ziyareti…

Bugün Saadet Devri’ndeki Hz. Peygamberin yanı başında gözünü kırpmadan savaşan yiğitleri görüyoruz. Yani Hazreti Peygamberin etrafında çepeçevre kenetlenmiş Müslümanları görüyoruz. Rabbim o devirden bu devire onların maneviyatını Gazzeliler üzerinden bize gösteriyor. Hadiseye bir de bu gözle bakmamız lazım. Biz ne yapabiliriz, bu olaylar karşısında ne durumdayız, kendimizi vicdanımızı kendi imanımızı sorgulamalıyız.

Bir de boykot meselesi var. Bu boykota gerçekten yüreğimiz yanarak ne kadar uyuyoruz? Yani boykot malları içinde olanları almayıp direnç gösterirsek ölmeyiz değil mi? Eğer biz bu hassasiyeti gösteremiyorsak şu anda ne yapabiliriz? Gidemiyoruz, edemiyoruz, elimiz kolumuz bağlı diyorsak hiç olmazsa meydanlara çıkabiliriz, o protestolara katılabiliriz, boykota uyabiliriz, dualarımızda yoğunlaşabiliriz.

Bence günümüzde de artık “Gazze çağı” olmalı; yani “iman çağı”, “inanç çağı”, dünyada bir değişim yapan bir çağ, tek tek insanlar arasında hatta Siyonistlerin arasında, Yahudilerde bile ciddi uyanışlara sebep olan bir hadise olmalı.

Hani şu tarihi çağlar var ya, bence günümüzde de artık “Gazze çağı” olmalı; yani “iman çağı”, “inanç çağı”, dünyada bir değişim yapan bir çağ, tek tek insanlar arasında hatta Siyonistlerin arasında, Yahudilerde bile ciddi uyanışlara sebep olan bir hadise olmalı. Bu Gazze hadisesinin “insanlığın vicdani uyanış çağı” diye nitelenebileceğini düşünüyorum.

 

 Filistin bize hangi konularda örnek oluyor? Bize hangi erdemlerimizi öğretiyor?

Bu sorunun cevabı da bir önceki soruyla bağlantılı olarak bize kendi iç muhasebemizi yapma fırsatı tanıyor. Neye ne kadar samimiyetle inanıyoruz, Gazze bunu düşündürüyor ve kendimize bu anlamda bir gerçekliği olmayan inançlardan, düşüncelerden veya etkilerden kurtulma fırsatı tanıyor. Bir Müslümanın nasıl olması gerektiğini yeniden vurguluyor ve bu hadise karşısında saf tutmayı, saf belirlemeyi bize öğretiyor Filistin. Bir de tabii gevşememeyi, rehavete, gaflete düşmemeyi bize gösteriyor. Ayrıca vatan duygusunun, vatan sevgisinin çok somut bir örneğini veriyorlar çünkü gitmek istemiyorlar. Bu topraklar bizim vatanımız diyorlar, bunu sık sık vurguluyorlar. Başka gidecek yerimiz yok, bizim vatanımız burası diyorlar. Haklı olarak gidip mülteci durumuna düşmek istemiyorlar. Aynen bizim kendi tarihimizde olduğu gibi vatan için Filistinlilerin Gazzelilerin orada yaptıkları da budur.

 

Mescidi Aksa

 

 Sayın Belkıs Hocam, Türkiye Yazarlar Birliği 2023 Yılı Üstün Hizmet Ödülü’ne değer görüldünüz. Bunun için öncellikle çok mutlu olduğumuzu dile getirmek isterim. Rabbim kaleminizi güçlendirsin, çalışmalarınızı, hizmetinizi bereketlendirsin. Efendim, bu ödülle ilgili duygu ve düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

 Güzel düşünceleriniz için çok teşekkür ederim. Dostlarımız sağ olsun teveccüh etmişler, böyle bir ödülü layık görmüşler. Ama samimiyetle ifade edeyim ki ben ödül almayı hak edecek bir şey yaptığımı zannetmiyorum. Keşke memleketimiz için, milletimiz için, dinimiz için kayda değer büyük şeyler yapmış olabilseydim. Ancak bu ödüle layık gören dostların görüşlerini, Allah indinde benim için hüsnü zanlarıyla ettikleri bir şahitlik olarak kabul ediyorum, Rabbim de öyle kabul eder inşallah. Bir fani için asıl ödülün Cenabıhakk’ın katındaki durumunun olacağına inanıyorum. Rabbim bizim kusurlarımızı affetsin, kendi indinde makbul olan insanların safına bizi de dâhil etsin inşallah. Bu ödülü verenlere de ayrıca teşekkür ediyorum.

 

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar