Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Yahyalılı Hacı Hasan Efendi ve Gençlik

“Hacı Hasan Efendimiz gençlerle yakından ilgilenir, gençleri şeytana ve nefse yem olmaktan kurtarmanın kaygısını çekerdi. “Allah Teâlâ, gençliğini Allâh’a itaat yolunda geçiren genci sever.” hadisini çok okur, genç sahabeleri; özellikle Mus’ab bin Umeyr’in hayatını, onun dünyanın süslerini ve zevkini terk ederek Allah yolunda ettiği mücadeleyi ve şehadetini anlatır, gençleri Allah yolunda mücadeleye davet ederdi. 

EKLENDİ

:

-Yahyalılı Hacı Hasan Efendi’nin vefatının 34. Sene-i devriyesi münasebetiyle

Annem ve babamın yakın hizmetinde bulunması vesilesiyle çocukluğum dedem Yahyalılı Hacı Hasan Efendi hazretlerinin etrafında geçti.

Ailedeki herkes gibi ‘baba’ ya da ‘dede’ yerine ‘Hacıbaba’ derdik, hatta mahalledeki tüm çocuklar da ‘Hacıbaba’ veya ‘Büyük Hacıbaba’ derdi ona. ‘Hacıbabalarının’ gıcır gıcır kâğıt harçlıklarından alabilmek için bayramları iple çekerdi mahallenin çocukları.

Anneciğim daha genç kızken, gıyabında vasfını duyduğu Hacıbabamı rüyasında görüp mânen ona gönül bağı ile bağlanmış, “beni efendime hizmetkâr eyle ya Rab!”  duaları kabul olmuş, vesileler zinciri ile Hacıbabamın gelini olmak nasip olmuş.

Sohbetlerin, dini faaliyetlerin yasaklı olduğu, baskı ve takiplerin yoğun olduğu zamanlarda bile ziyaretçisi eksik olmayan mütevâzi bir dergâhtı onun hanesi. Annem de bu dergâhta 21 yıl hizmet etmiş, her gün sohbete gelen onlarca misafire ikramlar hazırlamıştı. Babam ise Hacıbabamın yakın hizmetinde bulunmak amacıyla Kuran Kursu öğretmenliği vazifesini yerine ticaretle meşgul olmuştu.

Hacıbabam dar-ı bekâya irtihal ettiğinde orta ikinci sınıftaydım.

İlkokul yıllarından itibaren hafta sonu ve yaz tatillerinde Hacıbabamın her sabah yaptığı sohbetlerde misafire hizmet etmeye başladım. Yaşım gereği misafire kapı açmak, ayakkabıları çevirmek, sohbetin bitiminde şeker tutmak gibi hizmetlerdi benimkisi…

Hacıbabam tüm işlerini bir tertip ve düzenle yapmaya önem verirdi. Sohbet saatleri konusunda da çok titiz ve planlıydı. Sohbetler yazları saat 10:00 kışları ise saat 9:00’da başlardı. Evin iki kapısı vardı birisi erkek misafirlerin girdiği bahçe kapısı diğeri de ailenin ve hanımların girip çıktığı kapı idi.

Gelen misafirler belirlenen saatten önce kapıda hazır olur, kapı açılıncaya kadar sessizce istiğfar ve zikirle meşgul olurlardı. Biz de tam saatinde kapıyı açar, misafirleri içeri buyur ederdik.

Sohbete hangi gün, hangi grupların geleceği de belliydi. Hafta içi Yahyalı ve civarındaki ihvan  ve muhibbân için,  cumartesi İmam Hatip Lisesi talebeleri için, pazar günü de şehir dışından gelecek misafirler için tahsis edilmişti.

O yıllarda imam hatip öğrencisi olan bir abimiz diyor ki: “İmam Hatipte okurken cumartesileri iple çeker, üstadımızın sohbetine giderdik. Ama haftada bir görmek bize yetmezdi, başka günlerde de dinlemeyi arzu ederdik.  Bir gün sohbette üstadımız birkaç arkadaşımla bana ‘oğlum siz istediğiniz zaman gelin emi!’ deyince dünyalar benim olmuştu.” Normalde belirlenen günlerde gelmeyenler Hacıbabam tarafından tatlı sert uyarılırdı ama gençlere büyük önem veren Hacıbabam onların yetişmesi için yaşlılardan çok onlara zaman ayırmayı arzu ediyordu.

Annem anlatıyor: “Hacıbabamın rahatsız olduğu bir gündü, o gün sohbete tam 90 kişi gelmişti. Gelenler de imam hatip öğrencileriydi. Hacıbabam bir saat kadar sohbet ettikten sonra biz onun yorulduğunu düşündük ve sohbeti bitirip dinlenmesini arzu ettik. Adet, sohbet bitiminde çay ikram edilmesiydi. Biz de ‘artık yoruldu sohbeti bitirsin’ düşüncesiyle çayları doldurup gönderince “yemeden yumuşayasıcalar, çayınız sizin olsun, beni yavrularımla başbaşa bırakın!” diye azarladı bizi. Gençleri çok sever onları yetiştirmeye gayret ederdi.”

Hacıbabamın gençler üzerindeki tesirini anlatmak üzere o dönem Yahyalı İmam Hatip Lisesinde öğretmenlik, müdürlük görevlerinde bulunan Ömer Erdoğdu hocamız şöyle bir hatıra nakletmişti:

“Biz okulda gençlere fıkıh, hadis, tefsir anlatır namaza çağırırdık, ama bazı çocuklar bir türlü namaza yaklaşmazdı. Aynı çocuklar Hacı Hasan Efendimizin sohbetlerine gidince o “Namazlarınızı kılın emi yavrularım!” dese çocuklar namaza başlarlardı. Biz de hayret ederdik. Sonra anladık ki evliyaullahın sözü gönülden çıkıp gönüle tesir ediyor, mermere kazınan yazı gibi silinmiyordu. Gençlerin şuurlanmasında Üstadımızın tesiri çok büyüktü.”

İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım Ağabeyden dinlemiştim:

“Babam polisti tayini Yahyalı’ya çıkmıştı.  Liseyi Yahyalı’da okumuştum. İmam hatip lisesinde okuyan mahalleden arkadaşım Bilal, benimle diyolog kurmaya çalışıyordu. Meğer Hacı Hasan Efendi ona “Oğlum Bilal şu polisin oğlu’yla bir ilgilen evladım” demiş. Onun vesilesiyle Hacı Hasan Efendinin sohbetlerine katılmaya başladım. Yahyalı benim İslamî şuuru aldığım yer oldu. Hacı Hasan Efendi bana Asr-ı saadeti hatırlatır, Asr-ı saadetten esintiler sunardı. Cihat şuuru olan, siyasi şuuru olan bir velî idi. Sohbetlerinde Filistin’den, İsrail’in zulmünden, Afganistan cihadından bahseder, Yahyalı gibi bir yerde bizi dünyaya açardı.”

Hacıbabamın ilgilendiği gençlerden biri de bu anlamda şöyle söylüyor; “12 eylül döneminde herkes köşe bucak kaçarken Hacı Hasan Efendimiz bizlere sohbetlerinde  Dırar bin Ezver’i, Musab bin Umeyr’i, Halid bin Velidi, kısacası cihadı, Allah için canından ve malından vazgeçebilmeyi anlatırdı. “Allah yolunda malını harcayamayan canını da veremez” diye Hz. Ebubekir, Hz. Osman cömertliğini örnek verirdi. Evlatlarını sokağa dökmez ilm-i siyaseti öğretirdi. Bir de Üstadımızın bir özelliği vardı, yanına gamla kasavetle, dertli giden dönerken neşeli ve o günkü problemini çözmüş olarak dönerdi.”

Bilal Sağır Ağabey anlatıyor; “Hacı Hasan Efendimiz gençlerle yakından ilgilenir, gençleri şeytana ve nefse yem olmaktan kurtarmanın kaygısını çekerdi. “Allah Teâlâ, gençliğini Allâh’a itaat yolunda geçiren genci sever.” hadisini çok okur, genç sahabeleri; özellikle Mus’ab bin Umeyr’in hayatını, onun dünyanın süslerini ve zevkini terk ederek Allah yolunda ettiği mücadeleyi ve şehadetini anlatır, bizleri Allah yolunda mücadeleye davet ederdi.

Üniversiteye gittiğimizde yanımıza Şeytan ve şeytan sıfatlı insanların yaklaşabileceğini söylerdi. “Varma münkirin yanına/ Kokusu siner tenine” diyerek  özellikle münkirle oturup kalkmamamızı, bilmediğimiz ortamlara takılmamamızı, Kur’an ve Sünnet ölçüsü içerisinde iyilerle bir ve beraber olmamızı söyler; Pazartesi Perşembe oruçlarına ve zikrullaha devam etmemizi öğütler; diktiği fidanların solmaması için gayret eden bir bahçıvan gibiydi.”

Dr. Hasan Bey anlatıyor; “Hacı Hasan Efendimizin hizmetinde bulunmak nasip oldu. Kalabalık bir ailede zor şartlarda büyümüştük, maddi durumumuz iyi değildi. Tıp fakültesini kazanınca üstadımız benim için kaygıya düştü, okumamız için elinden geleni yaptı. Tatillerde ziyaretine gelince “Vay oğlum gelmiş!” diye karşılardı, bizim yanlış yollara gitmememiz için sürekli ilgilenirdi.

Bir öğle vakti, arzusu olup olmadığını sormak için huzuruna varmıştım.  Üstadımız sohbet odasında elinde kitap olduğu halde uyuyakalmıştı. Üzerine bir örtü örtmek için uğraşırken kaza ile lambayı kırdım, Üstadımız uyanıp kızacak sandım ama uyanmadı. Üstünü örttüm, ortalığı temizledim ve çıktım. Ertesi gün vardığımda bana ‘dün lamba kırıldığında uyuyor zannettin değil mi?! Uyumuyordum, bak evladım dünyada ufacık bir hatamızdan dolayı nasıl utanıyoruz. Mahşer gününde bütün suçlarımız ortaya dökülecek, aman dikkat edin!’ diyerek unutamayacağım bir ders verdi.

Üniversitede okurken bir günaha meyledecek olsam bu sözü aklıma gelirdi. Efendimin yüzüne nasıl bakarım diyerek dikkat ederdim hal ve hareketlerime. Bizde bu kontrolü oluşturmuştu. Manevi gölgesi sürekli üzerimizde olurdu.”

Prof. Mehmet Emin AY hocamız da küçük yaşlarından itibaren Van’dan Yahyalı’ya Hacı Hasan Efendimizi ziyarete gelen muhabbetli gençlerden biriydi. Hacıbabam onunla yakından ilgilenir, “yavrum, kuzum” gibi ifadelerle ona sevgisini izhar eder, güzel sesini İslam’a hizmet yolunda kullanmasını arzu eder, aşr-ı şerif ve kasideler okuturdu.

Mehmet Emin AY Ağabey’e Hacıbabamla ilgili bir hatıranızı anlatır mısınız diye sorduğumda şöyle söylemişti;

“Öğrencilik yıllarımda Rabbimiz Teala kendisiyle tanışma imkânını lütfetti bendenize… O zamanlar derslerimizde Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin, etrafındaki çocuklar, gençler ve yaşlılarla kurduğu diyalogları ilgili eserlerden okurduk. Özellikle yetiştirdiği gençler ve onlara gösterdiği anlayış, nezaket ve yumuşak muamele bizi hayran bırakırdı.

İşte bendeniz daha 15-16 yaşlarında İmam Hatip Lisesi’ne giden bir öğrenci olarak kendisini tanıma imkanı bulduğum, o ilk tanışma anlarından itibaren her defasında merhum Hacı Hasan Efendi rahmetullahi aleyhi, adeta okuduklarımın canlı bir örneği olarak gördüm. Gençlerin dersleriyle, okullarıyla, sınavlarıyla ilgilenen, onlara değer veren bir şahsiyet olarak sanki Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin, Sünnet-i Seniyesini bizzat yaşayan, onu üzerine güzel bir elbise gibi giyip de vefatına kadar hiç çıkarmayan bir müstesna kişiliğin sahibiydi…

Kanaatimce çok önemli olan bir hususu ifade ederek bitirmek isterim sözlerimi. Siz, gül yüzünü görüp, tatlı sesini duyan, onun güzel muamelesine muhatap olan hangi gence sorsaydınız “acaba o, en çok kimi seviyor” diye… Bütün o gençlerin her birinden aynı cevabı alırdınız: “Galiba en çok beni seviyor!” İşte bu, Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin, etrafındaki gençlere ve ashabına uygulamış olduğu güzel muamelenin, asırlar sonra yaşanan ve yaşatılan sünnet-i seniyyesidir. Mevlamız Teâlâ’dan niyazımız, bize bu dünyada onun yüzünü görmek ve sesini duymakla lütuf ve ihsanda bulunduğu gibi mahşer gününde de onlarla birlikte cümlemizi Resulullah Efendimizin Livâü-hamd sancağı altında buluştursun…”

Sohbetlerinde cemaatin arasında gençler varsa daha çok onları taltif eder ve onlara hitap ederek konuşurdu. Bir sohbetinde dinleyenler arasında dört genç vardı da onlara dört maddeli bir hadisi şerifi madde madde paylaştırarak ezberlettiğini hatırlıyorum. Sonra da demişti ki ‘yavrularım haftaya gelip bu maddeleri bana sayacaksınız.’ Sohbetten çıktıklarında Kavacık’tan Yahyalıya yürürken bu abilerin yolda bu hadisi tekrar edip ezberlemeye çalıştıklarını görmüştüm.

Hacıbabam sohbete başlamadan cemaatteki Hoca veya Hafız olanları taltif eder, yanına veya karsısındaki kanepeye oturturdu. Sohbete başlamadan mutlaka Kuran-ı Kerim okuturdu. Üstadı Mahmud Sami Ramazanoğlu’na hürmeten genellikle sohbetlerinde onun kitaplarından bir miktar okutur sonrasında izahata başlar, konuyu ayet, hadis ve kıssalarla tatlandırarak devam ettirirdi. Saatlerce diz bükerek oturur yine de sohbetin bitmesini istemezdi cemaat.

Sohbetlerinde o dönemin teknolojik aletlerini de kullanırdı. Radyosunda Ajans Saatini kaçırmazdı. Türkiye’deki ve dünyadaki gelişmeleri radyodan; İslam âleminin durumunu Milli Gazete’den takip eder, sohbetlerinde birkaç cümle ile de olsa gündeme dair konuşmalar yaparak siyasi şuur ve Müslümanca bakış hususunda güzel örnek olurdu. Bazen sohbetlerinde teypten bir şeyler dinlettiğini ve aralarda durdurup izah ettiğini de hatırlıyorum.

İlme ve âlime çok değer verir gençleri ilme teşvik ederken ihlasa dikkat çeker, amelsiz ve ihlassız ilmin kişiye faydası olmayacağını ifade ederdi.

Evvela ilim olmalı

Amel nehrinden dolmalı

İhlas bahrine dalmalı

Bu işe ihtimam lazım

Üniversite hocaları ve öğrenciler sık sık ziyaretine gelirlerdi. Ön yargıyla gelen hocalar onun sadece gönül ilmine değil Şeriat ilmine de olan vukûfiyeti karşısında hayran kalırlardı.

Babam anlatıyor:

“Bir defasında sohbete on sekiz kadar ilahiyat talebesi gelmişti. Meğer bu gençlerin her biri Hacıbabamı imtihan etmek amacıyla birer soru hazırlamışlar ve sohbette sormayı planlamışlar. Hacıbabam sohbete başlayınca, Allah’ın dilemesiyle, tam da onların sormayı düşündüğü soruları, onlar daha sormaya fırsat bulmadan birer birer cevaplandırmış. Sohbetini bitirince ‘Sizin de sormak istedikleriniz varsa buyurun sorun!’ deyince, gençler mahcubiyetle “efendim bizim sormak için hazırladığımız tüm soruları cevaplandırdınız.” diye itirafta bulunmuşlardı.”

Onun bir şiirinde dörtlükler ilme teşvik eden şu ifadelerle başlıyor;

İlim, edep, takva olsun

Kalbinize feyiz dolsun

Sünnete temessük edin

Cami cemaate gidin

Hadis ile Fıkıh öğren

Nefsini yıkmaya davran

Şöhreti talep eyleme

Sakın, cahîmi boylama

Şeriatsız tarikatı reddederdi. Sohbetlerinde sık sık “Şeriattan iğne ucu kadar ayrılan, tarikattan mağrip ile maşrık arası kadar uzaklaşır” ifadesini kullanırdı. Bir dörtlüğünde bunu şu şekilde ifade ediyor:

Şeriatsız tarik olmaz

Cahil sofu dinin bilmez

Belki camiye de gelmez

Bu kavimden kaçmak lazım

Sohbetlerinde kuru anlatımdan kaçınır, Kısas-ı enbiya ve Evliyaullahın hayatlarından çokça bahsederdi. Bazen ayet ve hadisleri şiirsel ifadelerle, kendi beyitleriyle tercüme ederdi. Mesela münafığın özelliklerinin anlatıldığı hadisi şerifin tercümesini şöyle ifade ederdi:

Münafıkta üç alamet

Herkes bundan eder nefret

Boşa çekilmesini zahmet

Kendini vezne etmek gerek

 

Söylerse ol yalan söyler

Vaadeylese hulf eder

Emanete ihanet eder

Bu fiilden uzak gerek

 

Güzel ahlakı anlatırken Efendimiz’in hadisi şerifinden hareketle şöyle söylerdi:

 

Dört alamet akıllıda

Feyizden alır ol gıda

Allah için ağlar dîde

Gözden yaşlar dökmek gerek

 

Evvel gelmeyene gider

Zulmedenleri affeder

Vermeyene î’tâ eder

Kötülüğe iyilik gerek

 

Sözlerinin arasına kelam-ı kibarlar, beyitler serpiştirirdi. Çocukluğumda mânasını dahi anlamadan duyup ezberlediğim şu söz onlardan biriydi:

“Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecelli ede Hakk,

Padişah konmaz saraya hane mâ’mur olmadan”

 

Onun çok kullandığı Ali Ulvi KURUCU’ya ait ifadelerden birisiyle bu yazıma virgül koymak istiyorum;

“Bitmez güzelin vasfı ağaçlar kalem olsa

Hilkatde bütün şi’r ile baştan başa dolsa!..”

 

Gençlerle münasebetinden bahsettiğim bu yazımın sonunda  Hacıbabamın İki farklı genç tipini konu aldığı GENÇ VAR Kİ… şiirinden iki dörtlüğü  istifadelerinize sunuyorum.

 

Genç var ki imanı kuvvetli,

Din-i âli’ye hizmetli,

Büyüklerine hürmetli,

Adam olacağı belli…

 

Genç var ki insafa gelmiyor,

Öğüt versen tesiri olmuyor,

Büyük, küçüğü bilmiyor,

İnsan olmayacağı belli…

Yahyalı Hacı Hasan Efendi Hakkında Bkz: TDV İslam Ansiklopedisi Cilt 16 Sayfa 318 (https://islamansiklopedisi.org.tr/hasan-efendi-yahyalili)

Şahsiyet

Bosna’lı Bir Âlim: Muhammed Tayyib Okiç

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

EKLENDİ

:

 

İnsanoğlunun ilk muallimi Allah’tır. İkincisi peygamberlerdir, üçüncüsü âlimlerdir. Allah, her şeyi bütün boyutlarıyla, peygamberler Allah’ın bildirdiği kadarıyla bilir. Âlimler ise bu iki kaynaktan istifade ederek, alın teriyle birlikte hakikatin peşine düşerler.

Bu hakikat arayışı bazen bir evin, bir medresenin içinde bazen bir kulübenin, bir manastırın köşesinde bazen da uzun ve yorucu seyahatler eşliğinde gerçekleşir. “Eşyanın hakikatini görmek, anlamak ve kavramak” için girişilen bu çileli yolculukların tatlı mevhibeleri, sonsuz armağanları da vardır. Bunların delili, “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer, 39/9) sorusunu soran İlk Muallim’in, o çilekeşlerle ilgili övgüleridir. Fâtır suresinin 27. ayetinde tabiat olaylarından, yağmurdan, kâinattaki rengârenk hayvanlardan insanlardan bahsettikten sonra 28. ayette şu müjdeli tespit yer alır: “Kulları içinde Allah’a gerçek anlamda saygı ve bağlılık gösterenler bütün bu hakikatleri hakkıyla anlayıp kavrayan âlimlerdir.”

İlim, genel anlamda  “Allah’ın ayetleri”ni arayıp bulma, anlama faaliyetidir. Bu ayetler de Zâriyât suresinin 20 ve 21. ayetlerine göre, iki yerde; yeryüzünde ve insandadır. Dolayısıyla tabiatla ve insanla ilgili bütün ilimler mühimdir ve saygıdeğerdir. Bu tespitten hareketle bazı ilimleri değerli, bazılarını değersiz gibi görmek doğru değildir. Fakat insanın gücü hepsini anlamaya ve anlatmaya yetmeyeceğinden adeta görev taksimi yapılmış, sonsuz derecede zengin olan Allah’ın alîm isminin tecellilerini herkes, kabiliyeti/imkânları/ilgisi ve zamanı oranında arayıp bulmaya sonsuz muammayı çözmeye çalışmıştır.

Hangi dönem ve hangi medeniyete mensup olursa olsun her devletin kendine göre bir ilim irfan ve sanat çizgisi vardır. Bunun için kurumlar kurmuş, yatırımlar yapmış, söz konusu sahanın ustalarını yetiştirmenin yollarını aramıştır. Bu ustaların arayıp buldukları gerçekler bazen ülke sınırlarını aşamamış bazen da komşu ülkelerdeki meslektaşlara ışık tutmuştur. Bu uluslararası yarışta bazı üst yöneticiler fiilen işin içine girerek bütün imkânlarını seferber etmiş, farklı alanların “usta”larını ülkesine davet etmiş bazı liderler de bu “hakikat âşık”larını sürgüne göndermiştir. Söz konusu talihsiz uygulamanın baş aktörleri ve teşvikçileri arasında, Keçecizâdenin tabiriyle “müdâhane-i âlimân”ı yeni tabirle “kifayetsiz muhteris”leri ilk sıraya koymak gerekir.

Osmanlı Sonrası

Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un, düşman kuvvetlerince yüz yıl önce 15 Mart 1920’de işgal edilmesiyle birlikte bu topraklarda yeni bir dönem başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM, üç yıl sonra Cumhuriyet’i ilân etmiş ve bir dizi kanunlarla yolunu çizmiştir. Bu kanunların bir kısmı ilim ve irfan hayatıyla ilgili idi. İlmi temsil eden medrese, ”yetersizdir” gerekçesiyle 1924’te, irfanı temsil eden tekke, “zararlıdır” mülahazasıyla 1925’te kapatıldı. Üç sene sonra da harfler değişti. Çizilen rotaya göre açılan yeni mektep ve fakültelerde diğer ilim dalları belli bir seviyede ilgi görürken 1930’lu yıllarda ülkemizde bir tane imam hatip okulu, bir tane ilâhiyat fakültesi yoktur. Uzun yıllar sonra bu yanlıştan kısmen dönülmüş, 1949’da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1951 yılında yedi ilde İmam Hatip Okulu, 1959’da ise İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü açılmıştır. Bu sefer başka bir problem, aradaki inkıta sebebiyle bu orta dereceli ve yüksek okullara öğretmen bulma zorluğu ortaya çıkmıştır. Bu açığın bir kısmı -Ferid Kam’ın kendisi için kullandığı- “köhne müderris”lerle kapatılmış, bazı dersler için ise hoca bulunamamıştır.

İşte rahmetle anmak için dikkatinize sunmak istediğim  “Üç Muhammed” tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır: Asya’dan Muhammed Hamidullah, Afrika’dan Muhammed Tavit Tanci ve Avrupa’dan Muhammed Tayyib Okiç.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında dünyanın farklı ülkelerinden ülkemizdeki dinî eğitim ve öğretime omuz vermek için birçok insan gelip geçmiştir. Kimi Kazan’dan Kahire’den, kimi Bağdat’tan, Bosna’dan.. Hepsine müteşekkiriz, öz evlatları gibi onlara duacıyız.

Vefat yıldönümü vesilesiyle şimdilik size “üçler”den tanıtmak istediğim zat Muhammed Tayyib Okiç’tir.

  1. Tayyib Okiç

Bosna’nın Tuzla sancağının Graçanitsa kasabasında 1 Aralık 1902 tarihinde doğdu. Babası yüksek tahsilini İstanbul medreselerinde tamamlayan Reisululema muavini Mehmet Tevfik Efendi’dir. Saraybosna’da İlahiyat, Belgrad Üniversitesinde Hukuk tahsilinden sonra Sorbon Üniversitesinde doktorasını tamamladı (1931). İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye’nin Belgrat elçiliğinde sekreterlik ve mütercimlik yaptı. Savaş bittikten sonra 1945’de Türkiye’ye geldi ve Başbakanlık arşivinde araştırmalar yaptı. 1950’de yeni açılan Ankara Üniversitesi İlâhiyat fakültesine sözleşmeli profesör olarak atandı. 1964-1971 yılları arasında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü, 1973-1977 yılları arasında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde hocalık yaptı. Tito rejimi tarafından Yugoslavya’ya girişi yasaklanan Okiç’in, değişik sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olamayınca -Muhammed Hamidullah gibi- “vatansız” olarak ülkemizde -zaman zaman da maddi sıkıntılarla birlikte- yaşadı.

9 Mart 1977’de Ankara’da vefat etti.

Vasiyeti gereği ülkesine götürülüp defnedildi. O tarihte talebesi Süleyman Ateş, Diyanet İşleri Başkanı idi. Okiç’in hayatı ve eserlerini konu alan Armağan kitap 1978’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tarafından yayınlanmıştır: Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı

Ankara İlâhiyat Fakültesinin Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi temel derslerini okutan Okiç, daha sonraki yıllarda söz konusu Fakültenin hocaları olacak olan asistanların yetişmesinde büyük emekleri vardır. Özellikle Tefsirde İsmail Cerrahoğlu, Süleyman Ateş, Hadiste Talat Koçyiğit, Mehmet Hatiboğlu, Fıkıh’ta Abdülkadir Şener’i saymak gerekir. Hocamızla ilgili olarak topladığım bütün bilgi, makale ve belgeleri, hakkında Uludağ Üniversitesinde doktora tezi hazırlayan hemşehrisi Behlul Kanaqı’ya verdim. O da tezini 2017’de tamamladı.

Ülkemizde yayınlanan bazı eserleri şunlardır:

1.Bazı Hadis Meseleleri Üzerine Tetkikler, İstanbul 1959, Ankara 2017 (Atlas Yayınları)

2.Kur’ân-ı Kerim’in Uslûb ve Kıraati, Ankara 1963

3.İslâmiyet’te Kadın Öğretimi, Ankara,1981/2021 (Atlas Yayınları)

4.Sarı Saltuk Meselesi, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)

5.Tefsir ve Hadis Ders Notları, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)6

6.Makaleler I Ankara 2021

7.Makaleler II Ankara 2021

Makaleleri

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

Talebesi Mustafa Ateş’in Arapça’dan tercüme ettiği Tasavvuf ve Hayat isimli esere (İstanbul 1966) takriz yazdığı gibi 1969 yılında yayınlanan Mahir İz’in Tasavvuf isimli eseri için de tanıtım yazısı yazmıştır. (İslâm Medeniyeti, sy. 22 Ağustos 1969)

On kadar yabancı dil bilen hocamızın kütüphanesi Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine intikal etmiştir. Mehmet Mahfuz Söylemez’in kütüphane ile ilgili yazısı Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.

28-29 Haziran 2010 tarihinde Türkiye-Bosna Hersek makamları ortaklaşa Saraybosna’da Prof. M. Tayyib Okiç Sempozyumu tertiplemiştir.

İstanbul Pendik’te Prof.Dr. Muhammed Tayyib Okiç Anadolu İmam Hatip Lisesi eğitim ve öğretimine devam etmektedir. Hocamızın hayatı, ahlâkı ve eserleri için Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesine de bakılabilir.

Makaleleri bir araya toplayarak neşreden Şenol Korkut ve Osman Özbahçe’ye teşekkür borcumuz vardır.

Netice

Hz. Muhammed Mustafa’nın getirdiği esasları insanlığa sunmak için bir ömür gece gündüz çalışan Üç Muhammed’e borcumuz çoktur. Onlar hizmetlerini ilim aşkıyla ve Hz. Allah’ın rızası için yaptıklarından bizden sadece dua istemektedirler. Fakat gurbet hayatının çileleri içinde, kendi ülkelerine girememe ıstırabını unutarak bizleri/bir nesli besleyip büyüten bu insanların hiç biri hatasız ve kusursuz olduğunu iddia etmemiştir. Hiç bir âlim de böyle bir kirli çukura düşmez. Aksine onlar hatalarını gösterenlere gönülden teşekkür ederler. Fakat bu zatlar için ülkemizde yaşayan bazı kimselerin reva gördüğü, tenkit sınırlarını aşan ölçüsüz lafların altından nasıl kalkacaklardır?  Büyük Mahkeme’de bunun hesabını nasıl vereceklerdir? Bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Abdülhak Hamid Tarhan ve Evlilikleri

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

EKLENDİ

:

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan yolda, karizmatik kişiliği ve yazdığı eserlerle, dostunun da düşmanının da övdüğü Abdülhak Hamid, fenomen bir şairdir. Şairliği yanında, kadınlara karşı olan zaafları ve evlilikleriyle hep gündemde kalır. Bizim bu yazıyı yazmaktan amacımız, belli sınırları koruyarak ve titizlikle hareket ederek büyük insanların aile hayatına, aşklarına, vefa ve duygularına neşter vurarak dersler çıkarma amacına yöneliktir. Bu yazıda, ne şair Abdülhak Hamid’i yerin dibine batırmak ne de şu veya bu şekilde onun kişiliğini lekeleyerek vitrine dizmektir gayemiz.

Tanzimat’tan Cumhuriyete geçişte büyük devlet adamı ve şairlerin, oluş veya bir türlü olamayış buhranı içinde kıvranan toplumun, aile hayatının ve kişilerin gelip geçen ve akıp giden dalgacıklarına, çalkantı ve çırpıntı unsurlarına egemen olan anafor ve yabancı kadınlarla evlilik olayı, incelenmeye değer bir konudur… Abdülhak Hamid, bunlar içinde bir prototip olduğu için onu gündeme taşıyıp paylaşmak istedim.

Abdülhak Hamid, 1852’de İstanbul’da Bebek’teki Hekimbaşı Yalısı’nda, köklü ve eski bir ulema ailesinin bireyi olarak dünyaya gelir. Babası, tarihçi ve diplomat Müverrih Hayrullah Bey, annesi Kafkasya’dan kaçırılmış bir cariye olan Münteha Hanım’dır.

Düzgün bir eğitim hayatı görmeyen Abdülhak Hamid, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelinen kertede, kendisine saygıdan öte hayranlık duyulan ve yüceltilen başka bir şair, hemen hemen yok gibidir edebiyat camiasında…

Süleyman Nazif, onu göklere çıkarır ve kendisine “Şair-i Azam” lakabını takar. Bu yakıştırma ve patent, Süleyman Nazife aittir. Celal Nuri: “Shakespeare bile bazen Hamid’e yaklaşıyor” der. Birbiriyle kanlı bıçaklı olan Tevfik Fikret ve Mehmet Akif, Hamid hayranlığında birleşirler. Yahya Kemal, sırf Hamid’i görebilmek için Paris’ten Londra’ya gider. Şair-i Azam”dır Hamid, birkaç nesil edebiyatçıyı büyüleyen bir sanatkârdır o…

Üstad Necip Fazıl: “Meselâ, en gülünç yaftaydı, o, Hamid’in kuyruğuna takılan “Şair-i Azam” tenekesi. Şairlik, masonluk muydu ki, “üstad-azam” dercesine “en büyük” manasına bir sıfatla ifade edilmiş olsun?… Eğer Süleyman Nazif bu tenekeyi Hamid’in kuyruğuna takmamış olsaydı, kim, neyin farkında olacaktı ve takıldıktan sonra da kim, neyin farkında oldu?…

Üstad, Hamid’in son demlerindeki hayat tarzını ve yaşadığı Nişantaşı’ındaki  evini şöyle tasvir eder. “Abdülhak Hamid’in evine, başında siyah satenden takkesi İbnül Emin Mahmud Kemal ile Ekrem Ve Cemal Reşid’in babaları, “Nazariyat-i edebiye” yazarı eski bakanlardan Reşid Rey de gelir ve bunlar Şair-i Azam ile “Yâd-i mazi (geçmişi anma) kılıklı, tatlı tatlı konuşurlardı. O zaman Hamid’in tiryakisi olduğu Genç Şair (Necip Fazıl’ın kendisi), bu muhterem adamların meclislerini bomba mizacıyla örselememek için bir kenara çekilir ve Lüsyen Hanımefendi (Abdüklhak Hamid’in dördüncü eşi) ve bazı kadın misafirleri arasında otururdu. Lüsyen Hanım, onu ecnebi ziyaretçilerine şöyle tanıtırdı:

-Otuzundan eksik şairlerin en üstünü!..

Bu “otuzundan eksik” sözü, o zamanlar moda, Fransızca bir tabir…

Hamid, resmi olarak dört defa evlenir. 1874 yılında Edirne’de ağabeyi Nasuhi Bey’in konağında Pirizâde ailesinden on üç yaşındaki Fatma Hanım ile evlenir ve onunla beraber İstanbul’a gelir. Çiftin, Abdülhak Hüseyin ve Hamide adında iki çocuğu olur. Abdülhak Hamit, evliliğinin bu yıllarında, ilk şiirlerini yazmaya, başlar.

1883’te Bombay konsolosluğuna atanır. Hasta olan hanımına, havasının yarayacağını düşünerek bu görevi memnuniyetle kabul eder. Üç yıl kaldığı Bombay’da (Hindistan) doğanın güzellikleri, kendisine coşkun şiirler için ilham kaynağı olur adeta. Ancak Fatma Hanım’ın durumu iyileşmeyip verem teşhisi konulunca, ailesi ile İstanbul’a doğru dönüş yoluna çıkar. Fatma Hanım, İstanbul’a varamadan Beyrut’ta vali olan Nasuhi Bey’in konağında hayatını kaybeder (1885).

Şair, Beyrut’ta kaldığı kırk gün boyunca, her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret eder ve ünlü şiiri “Makber ‘i” yazar. Makber’in yayımlanması ile ünü birden artar ve bu ünü imparatorluk sınırlarına taşar. O güne kadar düzyazı alanındaki eserleriyle tanına Hamid, eşinin ölümünden sonra şairliği ile anılır olur. Neden anılmasın ki o:

“Eyvâh! Ne yer ne yâr kaldı,

Gönlüm dolu ah ü zâr kaldı.

Şimdi buradaydı gitti elden,

Gitti ebede gelip ezelden.

 

Ben gittim o hâksâr kaldı,

Bir köşede târumâr kaldı.

Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!

Beyrût’ta bir mezâr kaldı.”

 

Üstad Necip Fazıl’a göre, onun bu ünlü şiirini “Lüsyen Hanım’a sorarsanız, şaheseri bilinen “Makber”i, ilk sevdiği ve evlendiği kadın, meşhur Fatma Hanım’ın ölümünden, onun ölmüş farzıyla yazılmıştır. Korkunç sanatkâr hokkabazlığı!..”

1890’da Bayan Nelly adlı İngiliz hanımla-ki Beyrut’ta hanımının vefat ettiği günlerde başlar bu duygusallık- evlenen Hamid, 1895’te Lahey elçiliğine atanır. İki yıl sonra Londra Elçiliği Müsteşarı olarak yeniden Londra’ya gider. Eşinin rahatsızlığı üzerine İstanbul’a dönen şair, 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirir. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine atanınca eşini, İskoçya’daki ailesinin yanında bırakarak Brüksel yolunu tutar Hamid.

Vereme yakalanan eşini, çok sevmesine rağmen başka kadınlarla birlikte olmaktan kendini alamayan Abdülhak Hamid, Florence Ashly ile birlikte yaşamaya başlar ve onu İstanbul’a getirir. Eşinin, durumu öğrenmesi üzerine, onun yanına dönmek zorunda kalır. Bayan Nelly’nin, 1911’de veremden ölmesinden sonra tekrar İstanbul’a döner. Ölen eşi için “Medfen” adını vereceği “Makber”’e benzer bir eser yazmayı düşündüyse de bu hayalini gerçekleştiremez. Ailesinin önerisiyle üçüncü evliliğini 1911 yazında Cemile Hanım ile yapan Hamid’in bu evliliği, ancak 20 gün sürer. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e dönmeyi tercih eder.

1912’de Hamid, 18 yaşındaki Belçikalı Bayan Lüsyen (Lucienne) ile dördüncü defa evlenir ve onunla İstanbul’a döner. Bu evliliğin ilginç yanları vardır kuşkusuz. 1908’de Brüksel ortaelçiliğine atanan Hamid, Lüsyen Hanım’la orada tanışır. Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen, 6 Mayıs 1912 günü Londra’da onunla evlenecek ve 6 ay sonra Sadrazam Kâmil Paşa Hükümeti’nin Dış İşleri Bakanı Noradungyan Efendi tarafından görevden alınır.

Hamid’in görevden alınışının, onun “zendostluğu”na (kadınlara aşırı düşkünlüğüne) bağlayanlar olmuştur. Büyük bir Hamid hayranı olan Ali Kemal, görevden alma olayını İkdam Gazetesi’ndeki bir başyazısında (7 Ocak 1913):  “Öyle bir sahib-i dehâyı, bi-perva azleden Hariciya Nazırı’nı (Dış İşleri Bakanı) eleştirerek şiddetle kınar ve güya Hamid’in gereğinden fazla kadınlara aşırı düşkün olduğu ve memuriyet rütbesine uygun düşmeyen bir kadınla beraber yaşadığı için” bu hareketin kendisine reva görüldüğünü iddia eder. Ali Kemal’ın, “göreviyle bağdaşmayan bir kadın” dediği, Lüsyen Hanım’dan başkası değildir.

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Gençlik ve Edebiyat Hatırları”nda, kendileri gibi gençler dururken bir bar kızının yaşlı Hamid’e niçin bağlandığını sorgulandığında, kızdan şu cevabı alır. “İl est un tigre” (O, bir kaplandır).

Kırk yıllık Hariciye Hatırları’nda Esat Cemal Paker, Hamid’in Londra günlerine, onun şu beytiyle atıfta bulunur.

“Şaribü’l-leyli ve’n-neharım ben

Karlar altında nevbaharım ben” (Ben, gece gündüz içen biriyim. Karlar altındaki bir İlkbahar gibiyim).

Hamid, Lüsyen’le ölünceye kadar ayrılmama yeminini ettiği halde, bu yeminini bozar ve 1920’de eşi Lüsyen Hanım’dan dostça ayrılır. Hamid, Lüsyen’i 1920 yılının Ekim ayında bir İtalyan asilzâdesiyle, Kont (Dük) ile Soranzo (Soranza) ile deyim yerinde ise, kendi eliyle evlendirir. Lüsyen Hanım (Kontes (Düşes) Soranzo (Soranza)’dır artık…

Ancak Lüsyen Hanım ile yazışmayı sürdürmekten geri kalmaz Abdülhak Hamid… Eski eşi Lüsyen Hanım, 1927’de İtalyan eşini ve kontes unvanını terk edip 7 yıl sonra kendisine, yani Hamid’e tekrar dönecektir. 1929 yılında gerçekleşen ara seçimde TBMM III. dönem İstanbul milletvekili olarak meclise giren Hamid, IV. ve V. dönemlerde de İstanbul milletvekilliği görevini sürdürür.

12 Nisan 1937’de devletin kendisine tahsis ettiği bir apartmanda, Maçka Palas’ta hayatını kaybeder. Ulusal cenaze töreniyle Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’na gömülür. Bu yeni mezarlığa gömülen ilk kişi o olur.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Mustafa Asım Köksal: Bir İslam Âlimi

1955 yılında yıllık iznini geçirdiği memleketi Develi’de Halk Partisi eski milletvekillerinden biriyle İtalyan müsteşrik Leone Caetani’nin İslam Tarihi üzerine bir tartışma yaparlar. İslam’a karşı büyük bir saldırı niteliği taşıyan kitaba muhabbet beslediği anlaşılan eski mebusa, 4 saati aşan  konuşması Köksal’da bu rezil kitaba karşı bir reddiye yazma isteği ve ihtiyacının uyandığı bir an olmuştur. Hemen kolları sıvar, büyük bir araştırma ve kaynak toplama evresinden sonra Reddiye’yi yazar. Reddiye’den sonra Peygamberimizin Hayatını ana kaynaklarına inerek yazmanın şart olduğuna kanaat getirir. Ancak bu, kurumdaki mesai ile birlikte yapılacak bir iş değildir. İşte yukarıdaki satırlarda bahsedilen emekliye ayrılışın sebebi budur.

EKLENDİ

:

Ankara Keçiören’de, İncirli Mahallesi’nden Tepebaşı’na inen caddenin adı Mustafa Asım Köksal Caddesidir. Onu dik kesen Sanatoryum Caddesi’nden bindiğiniz otobüsler sizi 20 dakika sonra Bağlum Mezarlığı’na götürecektir. Bağlum Mezarlığı’nda dolaşırsanız bazı aşina isimler göreceksiniz; Abdülhakim Arvasi, Ramazan Dikmen, Abdürrahim Karakoç… Bir de baba-kızın mezarı. Mustafa Asım Köksal ve kızı Hatice Güney’in…

İslam tarihi müellifi, âlim Mustafa Asım Köksal kızını kaybettiğinde 77 yaşındaydı. Torunu Asım Cüneyd Köksal’ın ifadesiyle bir yandan gözyaşı dökerken bir yandan da sağlığında evlat acısı gören Peygamberimize bu bakımdan benzediği için Allah’a şükrediyordu. Kızının mezar taşında yazan şu dizeler de ona aittir:

Gel bir Fatiha oku/Bulunmaz bunun toku/Değer bir gün herkese/Ecelin şaşmaz oku

Bor yolunda bir gece/Şehid düştü Hatice/Umarız Hak Cennetle/Müjdeler diriltince

Evlat acısında bile Peygambere benzemekle şükreden Köksal, 85 yıllık hayatının önemli bir bölümünü Peygamberimizi anlamaya ve anlatmaya adadı. 1913 yılında Kayseri’nin Develi ilçesinde başlayan hayat macerası 1998 yılında Ankara’da son bulduğunda ardında aşılması zor, hacimli eserler bıraktı. Daktiloda kendi elleriyle yazdığı hal tercemesinde “İlköğrenimi Develi Numune Mektebinde gördüm, maalesef hafızlığım yoktur” derken resmi olarak okullarda orta ve yüksek tahsil görmemesi ve uğraşmasına rağmen okullara kayıt yaptıramamasının kendisine ilim yolunda farklı kapılar açtığına işaret etmektedir.

Develi Müftüsü İzzettin Efendi’den bazı ilimleri tahsil ettikten sonra Kayseri’den ayrılarak Ankara’ya gelir. Burada Mısır’a gitmenin yollarını arar, ama ona da muvaffak olamaz. Allah’ın onu istihdam edeceği yer farklıdır, bu önceden kararlaştırılmıştır. Ankara’da 12 yıl boyunca İskilipli İbrahim Edhem Efendi’nin derslerine devam ederek icazet alır. Böylesi benim için daha iyi ve hayırlı oldu demektedir.

Mustafa Asım Köksal Camii Ankara/Keçiören

1933 yılında yirmi yaşındayken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı imtihanda başarılı olarak memuriyete intisap eder. 1964 yılına kadar 33 sene hizmet edecektir. Kanuni emekliliğine daha süre olmasına rağmen, Peygamber Efendimizin hayatına daha fazla yoğunlaşmak, mesaisini bu alana hasretmek adına emekliliğini talep eder. Sevilen bir memur olduğundan talep dilekçesi bir süre sümen altı edilse de, kararı kat’idir.

Memuriyet hayatında dairede vazifesinin dışındaki işlere de koşturmaktan geri durmayan, bir koltukta yedi sekiz karpuz taşıyan Köksal hep takdir görmüş, ancak zaman zaman yapılan haksızlıklar karşısında da metanetli ama izzetli bir duruş sergileyerek bir müslümanın iş yaşamında nasıl davranacağına dair bizlere örnekler sunmuştur. İlk görevi evrak kitabeti memurluğundan itibaren, Sicil Şefliği, Yazıişleri Müdürlüğü, Yayın Müdürlüğü, Hayrat Hademesi İşleri Müdürlüğü, Zatişleri Müdür Vekilliği, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu Aza Başmuavinliği görevlerinde bulunduktan sonra Siyer çalışmalarına yoğunlaşmak üzere emekliye ayrılır.

1955 yılında yıllık iznini geçirdiği memleketi Develi’de Halk Partisi eski milletvekillerinden biriyle İtalyan müsteşrik Leone Caetani’nin İslam Tarihi üzerine bir tartışma yaparlar. İslam’a karşı büyük bir saldırı niteliği taşıyan kitaba muhabbet beslediği anlaşılan eski mebusa, 4 saati aşan  konuşması Köksal’da bu rezil kitaba karşı bir reddiye yazma isteği ve ihtiyacının uyandığı bir an olmuştur. Hemen kolları sıvar, büyük bir araştırma ve kaynak toplama evresinden sonra Reddiye’yi yazar. Reddiye’den sonra Peygamberimizin Hayatını ana kaynaklarına inerek yazmanın şart olduğuna kanaat getirir. Ancak bu, kurumdaki mesai ile birlikte yapılacak bir iş değildir. İşte yukarıdaki satırlarda bahsedilen emekliye ayrılışın sebebi budur.

Başlangıçta Mekke ve Medine için birer cilt olmak üzere iki ciltlik bir düşüncesi vardır. Ayrıntılarını sonra yazarım diye düşünmüştür; ama Medine Dönemini yazarken derinleşmek, tafsilatlı bir şekilde ele almak gerektiğini görür ve bu dönemi 11 cilt boyunca yazar. Ardından dönüp Mekke Dönemini hacimli bir şekilde yazar ve 1986 senesinde büyük çalışmasını tamamlamış olur. Bu uzun, yoğun, zaman zaman hasta düşüren bir çalışma devresidir. Sabah namazından akşam namazına, hatta yatsı namazına kadar durup dinlenmeksizin, her gün, hatta bayramlarda bile çalışır. Zorunlu ihtiyaç halleri dışında dışarı bile çıkmadan  sürekli yazar. Bir ayrıntı üzerinde iki ay çalıştığı olmuştur.

1982 yılında Türkiye Yazarlar Birliği’nden bir yazı eline geçer. Yazıda Pakistan Hükümeti’nin Siret konusunda dünyadaki çeşitli ülkelerde yayımlanmış kitaplar için bir yarışma düzenlediği bildirilmekte, “Uygun gördüğünüz takdirde İslam Tarihi adlı eserinizi yarışma için aday göstereceğiz” denmektedir. Asım Köksal, böyle bir yarışmayı o zamana kadar duymuş, ya da kitabını bu tür dünyevi gerekçelerle yazmış değildir. Ancak yarışmanın maddi ödülünden çok, manevi getirisini düşünerek, kitabın İslam dünyasında okunarak Allah ve Peygamber sevgisini artıracağını umarak yarışmaya katılmaya olumlu yanıt verir. Eser gönderildikten sonra bir sene kadar ses çıkmaz, zaten Köksal da arayıp sormamış, soruşturmamıştır. Nihayet bir gün eserinin birincilik kazandığı haberi geldiğince çok şaşırmayacaktır. Bu kadar emeğin sonucunun bu olacağını az çok tahmin etmektedir. Ödülünü Pakistan’a giderek, bizzat Devlet Başkanı Ziya-ül Hak’tan alır. 4600 sayfa ve 12 ciltten oluşan Hz. Muhammed ve İslamiyet adlı eseri ile kendisine bir takdirname ve 5000 dolarlık bir ödül tevdi edilmiştir. Ödül tevdii esnasında Ziya-ül Hak, Köksal’ı kucaklar, o da alnından öperek muhatabına mukabele eder.

Bu en verimli yıllarıdır belki de… Yetmiş yaşına gelmesine rağmen daha on yıldan fazla bu çalışmalarını sürdürecektir. 1990 yılında, yazının başında ifade edilen elim kaza sonucu, kızını kaybeder. Artık yolun sonuna yaklaşmakta, ama gene de Peygamber sevgisiyle ve Allah rızasını gözeterek çalışmalarına devam etmeye gayret etmektedir. 1995 yılında Yazarlar Birliği’nce Yılın Kültür Adamı seçilir.

Dünyanın renkleri solmaya, hayatın tadı kaçmaya başlamıştır. Hastalıklar da iyice sökün eder artık. Şunları yazar defterine:

Sekseni aştı yaşım/Tükendi yazım kışım/Şu dünya ile hala/Ne diye bitmez işim!

1936 yılında kızı Hilal’i, 1937’de eşi Hürmüz Hanımı kaybeden Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı merhum da son zamanlarında

“Artık ne mavilik, ne pembe bahar,

Ne mehtap, ne sahil, ne sandal, hep kar,

Söyleyin benimle uçan ey kuşlar,

O yazlık dünyadan bu kış nereye?!”

mısralarını yazmıştı. Aynı duyarlılık, aynı acılar, aynı özlem duygusu…

Belki şu bilgiyi de vermek gerekir: Asım Köksal da 1935 yılında evlendiği ilk eşini 1951 yılında kaybetmiş, ardından yeni bir evlilik daha yapmıştı. İki evliliğinden üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi çocuğu dünyaya geldi.

İslam âlimi ve Peygamber aşığı Mustafa Asım Köksal 20 Kasım 1998 tarihinde, Cuma namazına giderken, cadde üzerinde beyin kanaması geçirmiş, hastalığının dokuzuncu günü, 28 Kasım 1998 Cumartesi günü saat 14 sularında Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. 29 Kasım 1998 Pazar günü Hacı Bayram Camii’nde öğle namazını müteakip kalabalık bir cemaatle kılınan namazın ardından Bağlum’da aile kabristanına defnedilmiştir.

Allah rahmet eylesin.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar