Yitiksöz 36 Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’taki “Giydikleri âfitâb-ı temmûz/ İçdikleri şu’le-i cihân-sûz” (Hüsn ü Aşk-245) beytinde olduğu gibi havanın oldukça sıcak olduğu günlerde okurunu selamlıyor. Aynı zamanda bugünlerde Ankara’da düzenlenen NATO toplantısı Ankara’dakiler için şehir hayatını yaşanmaz kıldı. O zaman buyursunlar Yitiksöz okumaya. NATO vb. yapılanmalar maalesef Siyonizm’in güdümünde hareket etmeyi bir marifet sayıyorlar. BM ve NATO bunu en üst düzeyde gerçekleştiriyor ne yazık ki!
Yitiksöz 36, 26 Haziran 2003’te Balıkesir’de Hakk’ın rahmetine kavuşan Alaattin Özdenören’in “Göğsümü yalayan gül alevinden / Silinmez izler kalır” ikiliğini ön kapağa taşıyarak yaz mevsiminin sıcaklığına işaret ediyor. Arka kapaktaysa Yasin Mortaş’ın Kuşlardan Bir Harita şiirine yer verilmiş.
Genel Yayın Yönetmeni Sayın Duran Boz, Büyük Hikâyeye Açılan Kapı adlı yazısında bu kapının konumunu ve önemini işaret ediyor:
İnsan ancak genel gidişata bilinçli bir itiraz geliştirdiğinde hikâyesiyle varoluş boyutuna ulaşır. Bu nedenle yürüyüşünün başlangıcından sonuna kadar istikametini kendisi belirleyemediğinde varoluş nedenini kavrayamaz.
Bu anlamıyla her hikâye, bir hâlin anlatılışına karşılık gelir. Sesten, harften, heceden, kelimeden hız alıp istikamet kazanan yazar, kalbine danışarak dünya hâllerinin dolaşımını okur. Anlatacak sözü olanların sesiyle şekillenir yeryüzü.
Her yüz bir hikâye anlatır. Önemli olan yüzlerin anlattığı hikâyenin okuru olmak ve onu okuyabilmektir. Zamanın insanlar üzerinde bıraktığı izleri dikkatle okumak, yüzlerin anlattığı hikâyeleri anlamayı kolaylaştırır.
Yitiksöz, kelamın izini süren seçimiyle kalemini kalbe döndürenlerin ciddiyetinden sağdığı kelime sağanaklarından şiirler, öyküler ve yazılarla seslenişler biriktiriyor. Başlangıçtan bugüne bir birikime ulaşmayı amaçlayan tavrıyla yürüyüşüne devam ediyor. Her yeni sayısıyla farklı bir konuyu gündem konusu yaparak yayın hayatına devam ediyor. Yazarından okuruna mektup olan her sayısıyla serinlikler estiriyor içimizde.
Sözün dünyasında dalgıçlıklar öğreten nice sayılara…
Yitiksöz 36’da Hüseyin Akın, Mehmet Sümer, Bünyamin K., Vural Kaya, Cafer Keklikçi, Yunus Emre Altuntaş, Suavi Kemal Yazgıç, Adem Turan, A. Barış Ağır, Mehmet Aycı, Kadir Ünal, Abdülhamit Tokgöz, Vahdettin Oktay Beyazlı, Baha Polat, Ahmet Koçakoğlu, Guzal Ismatova, Sinem Sevgili, Asiye Ceyhan, Kazım Gök, Ekrem Elmas, Metin Mert, Ahmet Tepe, Murat Engizek, Hüseyin Çolak, Bünyamin Vırıt, Tayyib Atmaca, Recep Şen, Mahmud Musab Önder, İbrahim Ay, Gazi Taş, İbrahim Gökburun, Burhan Sakallı, Mehmet Hakan Türkçapar, Nurettin Durman, ve Yasin Mortaş’ın şiirleri okuru şiir vadisinde yolculuğa çıkarıyor. Ayrıca Mahmud Derviş ile Robert Frost’un çeviri şiirleri dikkatleri üzerine topluyor. Buyurun Yitiksöz 36’dan birkaç şiir sizlere arz-ı endam eylesin:
Her gidenin uykusu yarım kaldı bende
Bu kırık dökük envanter
Sayım döküm defteri dendikçe resmileşen velime
Bu, bedenime uymayan puhu kuşu efekti
Ne Sansaryan Hanı ne tabutluk, burası mahsus mahal
Yağmur da ıslanır
Yağmurluğunu unuttuğu zaman
Yaşamak üstümüze sinmiştir pişmanlık kadar
İnsan fazladan yorgundur dünyaya göre
Üveylik gibidir kayıt dışı ahlar
Ah bu evham öldürecek beni
Daha kurumadı dilimdeki dua avucumdaki ter
Provasız ağrıları var kalbimin her biri bir tuluat
Razıysan başlasın bu ayinicem
Senin sözün geçer her yazgıya
Adınla başlar çünkü bütün matbuat (Kıyasımukassem / Hüseyin Çolak)
Yaşamaya hevesli karıncalar görüyorum
Bir çocuğun gülümsemesi kadar güzel
Bir kadının sesi gibi şuh
Aşık olan bir adamın yüzü kadar parlak
Çiçekler görüyorum açmaya can atan
Bulutların ihtişamı gibi beyaz
Renklerin cümbüşü gibi yoğun
Sahiplenmiş bir kedi kadar mutlu
İşlemeli sandıklar görüyorum, düğünlere hazır
Aziz kalabalıklar gibi coşkulu
Türküler kadar duygulu, dinliyorum
Muradına ermiş güveyi gibi umutlu
(Çiçeğe Durmuş Hayat / Asiye Ceyhan)
Çocukları vurdular
Güllerin gözü önünde
Renkler soldu yavaş yavaş
Cansız avuçlar, külden hayaller
Yerlere saçılmış bayram şekerleri
(…)
Önce masumiyeti öldürdüler
Zeytin ağacının kovuğunda tüyleri
Yer gök lal oldu
Sonra dut yedi bülbüller…
Kumruların ağzında buğday taneleri
(…)
Serin bir rüzgâr geliyor
Gazze’nin dağlarından
Usul usul ve şefkatle esiyor
Limon ağaçlarının arasından
Usul usul ve şefkatle
Kız çocuklarının saçını
Rüzgâr tarıyor… (Uzaklara Hikâye / Ahmet Koçakoğlu)
yolumuz engebelidir ama bunu bilirsin
gelirsin yanıma savaştan çıkmış gibi akşama
kırık bir kalp taşırsın içinde mazi saklı
içinde aziz hatıralar bir pencerede bulut
yağmurlu bir bayram sabahı
anıları yanına alıp yanına alıp kahkahaları
sevinçleri koyduğumuz yerden bulup
bulup bulup getiriyorsun mezar taşını
her mevsim âşık olur istanbul’u dolaşırdık
istiklal’de yüksek sesle türkü söylediğimde
akşamın eşiğinde akşamın beşiğinde akşamın damında
kanımda şiirden başka bir şey akmaz
yakmaz bizi cehennem doya doya yandık dünyada
parasız pulsuz makamsız maskesiz dibine kadar yoksun
boğulsun karanlıklar ayaklarımın altında
çatı katında karda kışta harfine kadar kimsesiz
harfine kadar nasıldır yattığın yer sevgili dostum
(Dosta Doğru / Cafer Keklikçi)
Fırtına hattında paramparça savrulur bulutlar, hızla,
Yol gün boyu ıssızdır.
Sayısız ak kuvars taşının kabardığı yerde,
Toynak izleri silinir, kaybolur.
Yol kenarında çiçekler, arılar için fazla ıslak,
Çiçeklenir boş yere.
Aş tepeleri, gel benimle uzaklara;
Yağmurda sevgilim ol.
Şairin “A Boy’s Will / Bir Çocuğun Yönelimi” (1913) adlı kitabından. Türkçesi: Faruk Uysal
(Bir Fırtına Hattının Şarkısı / Robert Frost)
Yitiksöz 36’da doyurucu bir şekilde Yıldız Ramazanoğlu dosyası hazırlanmış. Ayşegül Sözen Dağ, Yıldız Ramazanoğlu ile Çocukluk, Yazmak ve Yaşamak Üzerine Bir Söyleşi gerçekleştirmiş. Yıldız Ramazanoğlu bu söyleşide Ayşegül Sözen Dağ’ın
– Yazarlık yolculuğunuza çok küçük yaşlarda ilkokul öğretmeninize şiir yazarak başlamışsınız. Anlaşılan şiirin gücünü çok küçük yaşlarda keşfetmişsiniz. Öyle ki ilkokuldayken “Kara Tahtanın Hikâyesi” adlı şiiriniz Doğan Kardeş dergisinde yayınlanıp derece alıyor. Yüreğinizi gönendiren bu güzel başlangıçlar yazın hayatınıza nasıl bir yön verdi? Yazma yolculuğunuzda ve bir öykücü olmanızda bu çocukluk hatıranızı nasıl konumlandırırsınız? sorusunu şöyle cevaplıyor:
– Yazdıklarınızın öteki bilinçlerde yankı bulması çok etkileyici. Sonra yazmak için üniversitede edebiyat okumak gerekmediğini düşünmeye başladım. İnsanın varoluşunu yazmakla kuracağına, inanması, elinde kelimelerin akıl almaz bir gücü olduğunu fark etmesi tuhaf bir duygu. Fen bölümündeydim lisede, doğal olarak o yönde seçim yaptım ama pozitif bilimlerden oluşan Eczacılık derslerime başladığımda, şiir felsefe ve edebiyatla da yakından ilgileniyordum. Şifa meselesi sadece analitik değildi ki, önümüzde metafizik bir dünya da açılıyordu. Matematik, fizik, kimya, anatomi, biyoloji ve farmakoloji sonraları sibernetik ve histoloji gibi nice okumalar olmasaydı, varlığın mahiyetini, sebep sonuç ilişkilerini bilemezdim. Kimya derslerinde gördüğümüz tepkimeler, patlamalar, içten içe kaynamalar ve mikroskopta gördüğüm muazzam evren, yazarken yolumu açmaya devam ediyor. Edebiyat ve sanatla astronomi, fizik, kimya ve nice bilimler arasında derin bir ilişki var. Felsefeden beslenmeyen bir edebiyat düşünmek de imkânsız; akıl, zaman, mekân, özgürlük, medeniyet, tasavvuf toplum ve siyaset hakkında düşünmemizi sağlayan kitaplar benliğimizin oluşumunda çok etkili. Düşünce olmadan, kavrama, karşılaştırma, ayırma, birleştirme yetisini kazanmadan kendimizi yazarlık alanında geliştiremeyiz. Edebiyat ve sanat soyutlama yetisidir, düşünceyi içerirken yanına sezgi ve muhayyileyi de alır. Hayal gücü bilgiden daha fazlasına talip olmakla ilgili. İnsanın ve ilişkilerin esrarına dair verili çeperleri, sınırları zorlamakla. Düşünce sağlam bir altyapı kazandırsa da, insanın varoluş sızısı edebiyat ve sanatta beliriyor. Günümüzde yolu sinema, resim, şiir, roman ve hikâye gibi sanatlardan geçmeyen bir âlimin mütekamil bir Kur’an tefsiri yazabilmesi mümkün müdür, bana göre bunu konuşmak lazım. Din katı bir fıkıhtan ibaret değil.
Yıldız Ramazanoğlu dosyasına Münire Kevser Baş, Alpay Doğan Yıldız, Nesime Ceyhan, Mehmet Özger, Mustafa Uçurum, Ahmet Koçakoğlu, Betül Ünlü Kocakoç, Nida Merve Öztürk Fatih Demirdöğen ve Fatma Işık Yıldız Hanım’ın eserleri üzerine değerlendirmeler yapıyor. Bu dosyadan birkaç alıntı sizleri bekliyor:
İnsanı Merkeze Alan Bir Bakış ve Mesuliyet Duygusu
Ramazanoğlu özellikle metropol hayatındaki koşullar içerisinde ayakta kalmaya çalışan insan tipolojisini her zaman merkezde tutar. Yazarın poetik hissiyatını şekillendiren unsurların başında vicdan, merhamet ve sorumluluk duygusu gelir. Dolayısıyla modern şehirde kırılgan, sessiz, arada kalmış insanın sorunları daima onun güncel meselelerindendir. Gündelik hayatın içindeki gerilimler, çatışmalar, iç dünyada yaşanan sessiz sarsıntılar sıklıkla karşımıza çıkar. “Yol Hikâyesi”ndeki öznenin iç sesinden şunları duyarız:
“Alınan ekonomik kararlar, tasarruf tedbirleri, diye başlamışken, bisiklet hayalini bu yıl da kalbine gömmesi gerektiği söylenen çocuğun içinin göçmesine getiriyordum lafı. Zindanlarda çürüyen üniversiteli gençlere verilen sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesinden söz ederken ocağın üstündeki tavanın sapına takılıp kızgın yağlarla yanan kadına kayıyordu yazı. Çünkü yarın görüş günüdür.
Acaba gösterirler mi? Mazgaldan gökyüzüne bakmak hala yasak mı? Melamin bardakları kabul etmişler mi. Bu bardakla çayın tadını tam alabiliyor mu.”
Görüldüğü üzere sosyal, kültürel veya siyasi bir tutumdan ziyade insânî bir duyarlılıkla konulara yaklaşım esas alınır.
Yıldız Ramazanoğlu’nun tüm metinlerinde yalnızca kimlik meseleleri çerçevesinde sıkışmış insanlar değil pek çok sosyal ve siyasi sebep neticesinde zayıf kalmış, mağduriyet yaşamış insanlara odaklanıldığı görülür. Göçmenler, işsizler, yoksullar, haksızlığa uğrayanlar herhangi bir sosyal veya siyasi angajmanla filtre edilmeden metinlerde kendilerine yer bulurlar.
(Kendi Ritmini Aramak: Yıldız Ramazanoğlu’nun “Yol Hikâyesi” / Münire Kevser Baş)
Hikâye ve romanlarıyla bilinen Yıldız Ramazanoğlu, İkna Odası adlı romanında 28 Şubat döneminin sorunlarını kadın kimliği üzerinden ve kadınların bakış açısıyla ele almıştır. 28 Şubat romanları, aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen hakkıyla ele alınmadı. Bu tarz romanlarla yani toplumsal kırılma dönemlerinden hareketle yazılan edebî ürünlerle olay zamanı arasında bir mesafe olması doğaldır. 28 Şubat’tan hareketle ortaya çıkan eserler üzerine yeterince akademik çalışmaların yapıldığı da söylenemez. Darbenin öncesi ve sonrasını ele alan otuza yakın 28 Şubat romanının olduğu söylenebilir. Bu romanların çoğunda başörtüsü bir mesele olarak ele alınmıştır. Erkek romancılar kadar kadın romancıların eserlerinde de başörtüsü meselesi temel bir sorunsal olarak karşımıza çıkar. Özellikle mezkûr dönemin üniversitelerinde okuyan başörtülü kızların başlarını açmaları için kurulan ikna odaları 28 Şubat romanlarının temel meselelerinden biridir. Ramazanoğlu, başörtüsünü ve ikna odalarını üç ayrı kadının bakışından ele alır. Yazarın konuya bakış açısı bakımından diğer romancılardan farkı, özellikle bu olayları kadını, kadın duyarlığını merkeze alan bir yaklaşımla değerlendirmesidir.
28 Şubat baskısı karşısında başörtülü üç kadın ve üç ayrı tercihin ele alındığı romanda dönem, kadın bakış açısından değerlendirilmiştir. Nermin, Seher ve Nuray’ın her birinin ayrı bir hikâyesi vardır.
(İkna Odası / Mehmet Özger)
Ramazanoğlu’nun dokuz hikâye kitabının tamamında gelenek; özellikle cenaze merasimlerinde kültürel değerlerin ve uygulamaların yaşatılması şeklinde okurun karşısına çıkar. Ayrıca aile bağları, komşuluk ilişkileri, yemek ve sofra kültürü, klasik edebiyata yapılan atıflar, günlük hayatta dinî terminolojinin kullanılması gibi desteklerle geleneğin hikâyelere zenginlik kattığı söylenebilir. Geleneğin hikâyelerde yüklendiği duygular ise çoğunlukla aidiyet hissi, özlem, bağlılık, sorumluluk üzerinden karakterler aracılığıyla okura aktarılır. Sonuç olarak denilebilir ki, Yıldız Ramazanoğlu’nun hikâyelerinde gelenek oldukça canlı olup çağ içindeki karakterlerin kişilik inşasının bir parçası şeklinde gün yüzüne çıkar.
(Yıldız Ramazanoğlu’nun Hikâyelerinde Gelenek / Betül Ünlü Kocakoç)
Perdedeki Hikâyeler: Film Okumaları
Yıldız Ramazanoğlu, güncel filmleri takip eder ve bu filmler üzerine de bazı yazılar yazar. Denemeye yakın bu yazılarda “Edebiyat ve sinema birbirini besleyen iki ana nehir” olarak akar. İki sanat türünün ortak noktası ise hikâyedir. Hikâyesiz anlatı bilincin iç akışını ancak bir yere kadar aktarabilir. Yıldız Ramazanoğlu’nun bakışıyla, sinema ve edebiyatın birleştiği yerde, hikâye her şeye rağmen bütünlüklü bir kavramdır. Her ikisi de ancak iyi bir hikâye ile anlam kazanır. İkisinde de güçlü bir hikâye üzerinden iç bakış kurulur. İnsan ve toplum meseleleri içerden bir bakışla okunur. Bir yanı ile filme konu olan meselede toplumsal bir doku kurulurken bir başka yanıyla da meselenin insani çatısı kurulur. Yazarın film yazıları, okurun sinema görgüsünü çoğaltan hikâyeler üzerinden insan manzaraları sunan metinlerdir. Bu metinlerde yazar, hayatın membaına yabancılaşan insanı bize gösterir. Nihayetinde, kendine yabancılaşan bu insan hakkında kurulan cümlelerde, öze dokunan bir anlam ve kavrayış zuhur eder. Bu mana ile insan anlatılmaya/anlaşılmaya çalışılır. Böylece insana ilişkin bir bilinç haritası da kurulmuş olur.
(Öykücü Bakış ile Hikâyenin Sineması / Fatih Demirdöğen)
Bu sayıda da kitap değerlendirmeleri dikkat çekiyor. Anıl Ersoy, Yunus Develi’nin Yokuş Sokak’ını; Mustafa Zahid Ergün, Cihan Aktaş’ın Kamerun’da Durmuştu Zaman’ını; Atilla Yaramış, Recep Ayık’ın Rahatsız Tuğla’sını; Derya Gezgin, Ümit Savaş Taşkesen’in Beş Yıl Bir Ada Londra Günlükleri’ni; Ekrem Elmas, Byung Chul Han’ın Anlatının Krizi’ni; Feyza Nur Emiroğlu, A. Ali Ural’ın Yazarlığa Giriş’ini; İbrahim Eryiğit, İhsan Deniz’in Çok’unu; Merve Şener, Sercan Ceylan’ın Metni (D)okumak: Modern Türk Edebiyatı Üzerine Eleştirel Okumalar’ını değerlendiriyor.
36. sayının öykücüleri ve öyküleri de göz dolduruyor. Birkaç öyküden birkaç paragrafa buyurun:
İyi oldu, iyi. Pek çok şey yarım kaldı ama en azından kendi çağlarımı tamamlayabildim. Masumiyet Çağı, Fetihlere Hazırlık Çağı, Sorgulama Çağı… Bunlar neyse de Pişmanlıklar Çağı çekilecek gibi değildi. Doğrusu böyle bir çağın geleceğini hiç hesap etmemiştim. Güya dikkat ediyordum. Hayatımı ilmek ilmek örüyor, kendime mukayyet olmaya çalışıyordum. Beceremedim. Avcumun içindeki hayat, heder olup gitti…
Adını bile anmak istemediğim o son çağ, izle izle, bitmeyen bir film gibiydi âdeta. Kendinden önceki çağların ne kadar kötü, karanlık, nedamete teşne sahnesi varsa dönüp duruyordu sürekli. Yalnızca kötü sahneler değil, en masum bölümler bile yeni hâlleriyle bir ucundan katılıyordu gösteriye. En çok da bunlar içimi acıtıyordu. Acının içindeki acı neyse de masumiyetin pişmanlığa dönüşmesi çok yakıcı… Sadece gözümün önünde olsa yine iyi -belki gözlerimi yumarak birazcık olsun kaçabilirim- beynimin içinde dönüp duruyordu. Onu nasıl kapatayım? Beynimi nasıl susturayım? Oradan mütemadiyen fırlayan sahneler -bazan birinden ötekine atlayarak- gözümün önüne düşüyordu. Gözüm perişan, beynim perişan, ben… Çaresizce, apansız içine düştüğüm bu çağın çarkları arasında boğuşup duruyordum. Lanet olası öteki çağa karşı -oysa tüm hazırlıklarımı onun için yapmıştım- kılımı bile kıpırdatamıyordum. Alay edip duruyordu benimle… Her sabah yine kendine uyanmak ve hayata, dün bıraktığın yerden devam etmek… Dünya Güneş’in etrafında, benim beynim kendi ekseninde dönüp duruyordu. Umurunda mı senin neler çektiğin! Doğan günün, yeni bir anlamla, heyecanla, umutla gelmemesi kötü bir şey. En acısı da kokladığın güllerin birer dikene dönüşmesi… Oysa ne çok emek vermiştim o gülleri yetiştirmek için…
Kim kapatacak bu çağı? (Sarmaşıklar / Yunus Develi)
İsmail sokak kapısının kapandığını duyunca serap gibi bir görünüp bir kaybolan, kafası dünya dolu adama yetişmek için hızla giyinmeye başladı. Her zamanki gibi çoraplarını ayrı çiftlerden giydi, epeydir modaydı böylesi. Saçlarını eliyle düzeltti koridorda koşarken. Kolları uzamış, bedeni ona yetişememiş olduğundan vücudu biraz orantısız görünse de kızlar onu beğenmeye başlamıştı bile. Orta bire geçtiğinden beri erkek olmanın incelikleri ruhuna nakış gibi işleniyordu. Arkadaşlarının çakı taşıdığını görünce, o da el altından çocuklara fahiş fiyattan en keskin bıçakları satan bakkal dükkânlarını, kırtasiyecileri öğrenmeye başlamıştı. Geceleri el ayak çekilince hızlıca kayıt yaptığı bir küfür defteri de vardı, anlamlarını tam bilemese de, büyümenin olmazsa olmazlarından sayılan, yarım yamalak her cümlenin arasına sıkıştırılması zorunlu olan en galiz lafları kimseye göstermeden bir deftere yazıp ezberliyordu. Henüz kendini bu necis sözleri sarf ederken hiç duymamış olsa da, elbet gün gelecekti ve bu yüzden hafızasının en temiz kuytularından birine istiflenmiş, etrafa ateş açmak üzere öylece bekliyorlardı.
(Garson Boy Bir Adam / Yıldız Ramazanoğlu)
Hata yapmak, günah işlemek insanın yaratılışıyla birlikte var olmuştu. Henüz kibriyle imtihana sokulmamış şeytan yahut yanlış yollara düşebilme tercihinden yoksun melekler açısından hatanın da günahın da hiçbir anlamı yoktu nasılsa. İlk insan doğmak için düşünce cennetin rahmine, eksiklik ve kusurlar da hayata karışacak olmanın heyecanıyla kıvranmaya, sabırsız sabırsız homurdanmaya başlamışlardı. Ama Yaratıcı, biraz da melekler itirazlarını dillendirdiklerinde arkasında durduğu ve şeytanın kibri karşısında -yarattığı bu aciz varlığın değişkenliğini, unutkanlığını, nankörlüğünü bilmesine rağmen güven duyduğu insanı; hata ve günaha saptığında hepten silmek istememiş; bir umudun, bir bağışlanma ihtimalinin daima bulunduğunu göstermek istercesine tövbe kapısını açık tutmuştu. Her şey samimi bir itirafa, içten bir dilemeye, dürüst bir özre bakardı. Bir başka adam, ömrünü belki de hiç işlemeyecek olduğu günahlardan bile tövbe etmekle geçirmiş; değil günahın kendisinden, o mendeburun davetkâr fakat tehlikeli sularına düşme ihtimalinin bulunduğu kimi insanlık hâllerinden de uzak durmuştu. Mesela şarkıların olağanüstü ikna kabiliyeti olabilirdi. İnançlı bir kalbi hiç beklemediği bir yerden yakalayabilirler, şeytanın hükümranlık alanına çekebilirlerdi. En iyisi o nağmelere kulak tıkamak ve maalesef diğer gözü kör olmaktan kurtulmuş iblisin -avuçlarını okşayarak bekleyen kibrinin- hevesini kursağında bırakmaktı. Ama işte… Şimdi bir şarkıyı dinliyorken yanıldığını anladı bir başka adam. Annelerin sesinde merhamet kılığına bürünüp dünyanın kirleriyle henüz tanışmamış yeryüzü meleklerini uykunun ve tertemiz rüyaların koynuna uğurlayan ninniler de bir tür şarkı sayılmazlar mıydı? Demek ki kimi şarkılarda meleklere, günahsızlığa ve masumiyete dair bir nişane gizliydi. Mesele, koca bir ömrü şeytanın sınırlarından kaçmaya çalışarak geçirmek olmamalıydı. Mesele, sonu yaratıcıya varacak kapıları aramak için bahaneler bulmaya çalışmaktı. Ve kimi zaman bir şarkı, insana pekâlâ yaratıcıyı ve cenneti hatırlatabiliyordu. (Bir Şarkının Yakınında / Yavuz Ahmet)
Tersine Bütün işleri ters giden bir adamdı. Sonra tersine yaşamayı öğrendi. İşleri düzeldi. (Küçürek Öyküler / Vural Kaya)
Yitiksöz insani bir duyarlılık taşıyan nadir dergilerden biri. Her sayısında bu duyarlılıkların bir yansımasını görürsünüz. Çünkü o, fıtrata bağlı bir hayat sürmeyi, düşünce ve sanat üretmeyi vazgeçilmez bir prensip kılmıştır kendine. Bu çerçevede kayıplara karışan-karıştırılan hikmet merkezli yitik sözü arayıp durmaktadır.
Yitiksöz okumak, bizi özümüze davet eden bir eyleme katılmaktır. Yitiksöz okumak, dert ehli olmaktır aynı zamanda. Yitiksöz okumak, güzelden ve iyiden yana olmaktır. Yitiksöz okumak postmodern dünyanın gaflet girdabına düşmekten kendini korumaktır. Yitiksöz okumak gönüllerde yer almanın yollarını öğrenmektir.
Yitiksöz 36’yı şu sitelerde elektronik olarak okuyabilirsiniz:
https://yitiksoz.com.tr/sayilar
