Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Yunusça

Yine Yunus ölümü anlatırken onu ha bire, “Yel esip geçmiş gibi, göz açıp yummuş gibi, yere tohum saçmış gibi, kafesten kuş uçmuş gibi, göğ ekini biçmiş gibi” diyerek, benzetme yapa yapa,  benzeyenle benzetilen arasındaki dağları, yine kelimelerden oluşturduğu matkapla dele dele “mücerret”in kalbine kadar inebiliyor. Bunu yaparken o kadar rahat, o kadar mutmain ki, mücerret olan ölümü müşahhas olarak yaşıyor ve yaşatıyor. “Sırtında benek benek öte dünya çizgileri”, uzak yolculuğa çıkıyormuş gibi insan ruhuna yakıt ikmali yapabiliyor.

EKLENDİ

:

Fransız şair Rembo “Bir teşbih daha yapsam çıldıracağım” diyor.

Bu söz üzerine Necip Fazıl şöyle der:

“(Rembo) mücerret fikri o hâle getirmiş ki, ilahi azameti her noktada görür olmuştu. En küçük bir teşbih yapsam çıldıracağım; o hâle geldim diye bir notu vardır. Bırakıyor edebiyatı, bir coğrafya cemiyetine aza oluyor, Afrika’ya geçiyor. Bir tek kelime mecaz, teşbih, istiare kullanmadan kuru kuru raporlar veriyor.”

Hakikat neyse onu olduğu gibi söyle. Mecaz yapmadan, tevilin dipsiz kuyusuna düşmeden, tenzihe sapmadan, teşbihe bulaşmadan, hatta mümkünse söze bürümeden(?) (ki, söz de kabuktur) anlat.

“Mutlak hakikat nedir?” mesela onu söyle.

Kasırga gibi, şimşek gibi (Celal), gül gibi, asude bahar gibi (Cemal) sıfatlarından hareketle O’nun Zat’ını anlatma bana.

O neyse sadece O’nu söyle. “Ne ki, O’nu O sandın, O, O’na perdedir.” denilmiştir. “Zuhurunun şiddetinden dolayı Gaip’tir” de denilmiştir. Gaiptir, kayıp değildir;

Görünmeyen O değil, göremeyen biziz. O hâlde bizdeki akıl kıtlığı, görme kusuru yüzünden “Hakikati bilinemez” deyip bilmek ve aramaktan vaz mı geçelim?

Ne yapalım, “Çeşme başında suya hasret” mi çekelim?” Yoksa Mevlana gibi, “Suyun varlığını unutursan yüzücünün hareketleri sana gülünç gelir” deyip, gülünç duruma düşmemek için varlık denizine mi dalalım? Nasıl?

Nasılı yok.

Bu mevzuda akıl yalpa yapar.

Akıl Mutlak Hakikati kuşatamaz.

Çünkü kıyısı, köşesi, çerçevesi olmayan Mutlak hakikatin varlığını “et göz” tam saha göremez. Aslında “iç göz” de göremez. Bu konuda aklı kurban etmeye de yanaşmayız hiç birimiz işin doğrusu. Bildiğimizi zannettiğimiz şeyin hakikati örttüğünü bilmeden, “akıl vadisinde” yol almaya çalışırız aslında. Bu dahi sınamaya değer ama biz bildiğimiz yoldan gidelim, bilmediğimiz yoldan yürümenin dayanılmaz cazibesine rağmen.

Ölümden mesela.

***

Varlığımızı gölgeden alıp güne çıkaran, bizi “uykudan uyandıran” ölümü nasıl edelim de benzetme yapmadan anlaşılır hâle getirelim.

Mesela ölüm ne? Onu söyle.

Hakikatini akla yakınlaştıracağım diye benzetme yapma. ‘Saf gerçek’lik hâlini bozmadan, “ölüm” kelimesinin kabuğunu del, zarını soy, kalbine in, “Öz”ü neyse onu çıkar ortaya, sonra kalanı söyle bana. Söylediğin “ölümün kendisi” olur mu, bu mümkün müdür?

Mümkün olan bir yol var gibi görünüyor. O zaman o yola girelim ve ilerleyelim. Bunu yaparken yine kelimelerle, dilin imkânlarını zorlayarak, benzeyenle kendisine benzetilen arasındaki mesafeleri kısaltarak, varlığın ve fıtratın olanca saffetiyle işin içine insanı da katarak mesafe almaya çalışalım.

Benzeyenle kendisine benzetilen arasındaki mesafeler kısalır, ikisi arasındaki makas daral(tıl)ırsa ve de daha çok daraltılırsa hakikatin kendisi ve özüyle aşinalık o nispette aşikâr olur. Kim bilir? Benzeyenle kendisine benzetilen arasındaki mesafeleri kısaltmak için aklın, “dır-dır”larına teslim olmak, “balı kavanozun dışından yalamak” gibi bir şeydir.

Bu iş akıl ve kelimelerle mümkün olsaydı şayet, Akif, “Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzârım!” diye sızlanmaz, Aragon “kelimeler kanatır yüreğimi” demez,  Şekspir Hamlet’e “Kelimeler.. Kelimeler.. Kelimeler..” (hep kelime, hep kabuk. Nerde öz, hakikat nerede?) dedirtmez, Necip Fazıl “Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden!” diye serzenişte bulunmazdı.

Hâlbuki bu vadide aşkla yürünür. Onun için aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Haddizatında Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi “aşk diyarında dil hükmünü yitirir.”

Evet aşk dilsiz olur ama belki gönül sarayında oturan, fıtratın saffetine boyanan, cân ocağında pişen, deruna elmas keskiyle yara açan her kelime, “öz”e giydirilen çelikten gömleği eritebilir, hakikatini aşikar eyleyebilir. Tıpkı Yunusta olduğu gibi.

Saf ürperti, saf gerçek ve mücerret bir hakikat olan ölümü, kelimelere bezeyerek ve benzeterek anlatan Yunus, bu vadide sürekli “teşbih” yapmış ama yaptığı teşbihlerden müşteki olmamış, “çıldırma”yı aklı şöyle dursun hele gönlüne bile hiç düşürmemiştir.

Yunus ölümü “ecel şerbetiyle” tatlandırmış, dünyanın yuvarlak oluşundan ve sürekli dönmesinden dolayı onu değirmene benzetmiş,  can alan melek Azrail’i,  buğday tanelerini öğüten değirmenci olarak betimlemiştir:

Değirmene varırsın, değirmenci sorarsın,
Azrail derler imiş o unu öğütene.

Yunus’un şiirinde, insanın öldükten sonra istirahatgâhı anlamındaki “ev” sözcüğünü kullanması güzel bir örtmece örneğidir:

Kanı mülke benüm diyen köşk ü sarây beğenmeyen,
Şimdi bir evde yaturlar taşlar olmış üstünleri.

Yunus tabutun soğuk yüzünü çocukluk neşesi olan “ağaçtan ata” benzeterek ölümü munis hâle getiriyor:

Su getireler yumaya, kefen saralar komaya,
Ağaç ata bindireler, teneşire düştü gönül.

Yunus dünya nimetlerine dalan, Sezai KARAKOÇ’un ifadesiyle “aşırı dünya yoğunlaşması” yaşayan, nefsin esiri olup “zifaf-ı nefs” edenlere de,

“Ne beslersin bu teni

Sinde kurt kuş yer giderdiyerek ölümün “teni” ortadan kaldıran kuvvetine dikkatlerimizi çekiyor.

Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi           

Hele bana şöyle geldi şol göz yumup açmış gibi” derken benzetmenin en alasını yapıyor ama ne okuyan, ne de dinleyende bir telaş, kaygı, çıldırma ya da hayattan kopmanın yoğun acısının oluşturacağı kozmik cinnet hâli yaşanmıyor. Sadece O’ndan gelip, O’na varmanın sükûnet ve sekinet hâli galebe çalıyor.

Yine Yunus ölümü anlatırken onu ha bire, “Yel esip geçmiş gibi, göz açıp yummuş gibi, yere tohum saçmış gibi, kafesten kuş uçmuş gibi, göğ ekini biçmiş gibi” diyerek, benzetme yapa yapa,  benzeyenle benzetilen arasındaki dağları, yine kelimelerden oluşturduğu matkapla dele dele “mücerret”in kalbine kadar inebiliyor. Bunu yaparken o kadar rahat, o kadar mutmain ki, mücerret olan ölümü müşahhas olarak yaşıyor ve yaşatıyor. “Sırtında benek benek öte dünya çizgileri”, uzak yolculuğa çıkıyormuş gibi insan ruhuna yakıt ikmali yapabiliyor.

Ölümün O’na dönüş kapısı, dosta kavuşma günü, mukadder ve mücerret bir hadise olduğu kadar da müşahhas bir akıbet olduğu, bu akıbetten sonradan yaratılan her şeyin ve herkesin mutlaka pay sahibi olacağı fikrini ihsas eden Yunus, kendisi bizzat “ölmeden evvel ölmek” hâlini deneyimleyerek,  insanların psikolojilerini örselemeden, tereyağından kıl çeker gibi bizi, ölüme karşı ünsiyet kurdurarak,  ölümün “asude bir bahar ülkesi”  olduğuna inandırabiliyor.

Heidegger felsefesinde ölüm, “buradaki varlığın yıkımından başka bir şey değilken” Yunus’un inancında ölüm, ötelerde imar edilmiş yeni bir hayata dirilmektir. Ölüme “soğuk saçma” diyen Albert Camus’un aksine, Yunus bize eceli, şerbet gibi yudum yudum içirebiliyor. “İnsanın her gün yaptığı en önemli şey, o gün intihar etmemeye karar vermesidir. Ölümün bir başka yaşama açıldığına inanmak hoşuma gitmiyor. Ölüm benim için kapalı bir kapıdır” diyen Camus, Yunusla tanışsaydı “bir kapının kapanıp, başka bir kapının nasıl açıldığını” idrak edebilirdi.

Yeri gelmişken burada bir parantez açıp, ilahiyatçıların konuyu ifade etme tarzlarına da dikkat çekmek gerekiyor. Yunus ölümü ecel şerbetiyle tatlandırıyor. Ruhun bedenden ayrılmasını “ten kafesinden uçan, can kuşuna” benzetiyor. Yunus önce gönlümüzü “ağaçtan ata” benzettiği tabutun içine sığdırıyor, sonra ağıt bile yaktırmadan kapının önüne getirip bırakıyor. O biliyor ki, gönlün sığdığı yere gövde de sığar.

Yunus’un dilinde Azrail, elinde tırpan, karalar giymiş, her an bir şah damar kesecekmiş gibi duran korkunç bir figür olarak değil, un öğüten değirmenci olarak tecessüm ettiriliyor. Onun derviş gönlünde kabir azabının detaylarını, gözleri oyan akrepleri, ruhu kemiren yılanları, çıyanları, ucu çivili balyozları bulamazsınız.

Din dili bu şekilde insanlara sunulursa, bu tablonun ağırlığı altında ezilen çocuk ya da ergen psikolojisi, pompalanan korku büyüklüğünde hazza yönelerek korkunun üzerine perde çekmeye çalışır. Ya da “haddini aşan zıddına inkılap eder” fehvasınca, aşırı korku ile yanlış yükleme yapılan insan idraki, sonunda aşırı zevk ve aşırı hazza yönelerek açığı kapatmak ister.

Ölüm gerçeği İsmet ÖZEL’in söylediği gibi “hepimizin gizli mesleğidir.”

Ve biz bu gerçeğe kayıtsız kalamıyoruz.

Kalamıyoruz ama Müslüman idrakinde ölümün fazlaca abartılması, ölümü kutsamak, ölümün hayatın üstüne var gücüyle abanması, hayatın çekilemez hâle getirilmesi, Albert Camus’un Doğrular adlı tiyatro oyununda Dora karakterine söylettiği, “Tek çıkar yol ölümse, biz doğru yolda değiliz.” yargısını da haklı çıkarır gibi gözüküyor.

Yunus’un dilinde ölüm, “Testi olur da kırılmamazlık mı edermiş?” gerçeğini “ete-kemiğe” söyletmektir aslında. İnsanın “aynada iskeletini” görme ferasetidir. “Aşırı dünya yoğunlaşmasını” tadında bırakmak ve kararınca neşe tahsil etmek, dünyadan usulünce kâm almak demektir.

Martin Heidegger’e göre “başkasına devredilemeyen özelliğe sahip olan ölüm, yaşama anlam kazandırmaktadır.” Yunusta olduğu gibi “Heidegger ve Jaspers yaşamın asıl manasının ölüm vasıtasıyla keşfedileceğini söylerler. Aksi takdirde “Yaşam bu kadar boş bir yolculuk olacaksa, intihar mantıklı bir çıkış yolu olamaz mı?” diye soran Camus haklı çıkardı.

Niyetimiz koca Yunus’u, Batının deve dişi adamlarıyla kapıştırmak değildir.

Yunus, ölüm gerçeğini çok yalın, bize “benzeterek” anlatırken, bu mevzuda düşünce üreten “yanık beyinlerle” karşılaşmak kaçınılmaz olmuştur.

Ölümün bütün ağırlığı ile yaşamın üzerine çullandığı, öle öle dirilmenin kutsandığı Doğu toplumlarında “hayata yer açmak” hiç te kolay olmasa gerek. Aynen yaşamı putlaştıran, öldüre öldüre ömrünü uzatacağını düşünen (burada Musa’dır diyerek doğan her çocuğu iktidarını uzatmak için öldüren Firavun hatırlansa iyi olur) Batı toplumlarının da ölüm gerçeğini hayatın kıyısına attığı gibi.

Bizim Yunus’un ölüm gerçeğini, ürkütmeden ama “metafizik ürpertiyi” de ruh trafosuna bağlayarak hayatı aydınlattığını söylemek fazla iddialı bir yorum olmasa gerek. Yunus’un içine doğduğu toplum, “Yasin okuyup rahat ölmeye” ayarlanmış bir toplumdur.

Birisinin;

“Mezarımı yol üstüne kazsınlar

Yar geçende belki bana can gelir…”

Diğerinin,

“Mezarımı yüksek yapın,

Yar gelende gölgelene”

Bir diğerinin de,

“Mezarımı derinde kazın dar olsun

Ben ölürsem sevdiceğim sağ olsun.” diyerek türküler yaktığı bir toplumu hangi filozof ve hangi felsefe hayata yabancılaştırabilir?

Ve hangi filozof ölümü Yunus’ca anlatabilir?

Not: Tüm araştırmacıların ve akademik hassasiyetin hemfikir olduğu bir kanaate ayak uyduramadım. Yani kaynak ve dipnot gösteremedim. Bu yazıda Gülmira OSPANOVA’NIN “Yunus Emre Divan’ında Ölümü Güzelleştiren İfadeler” adlı çalışmasından istifade ettim.

 

Edebiyat

Hastahane Günlüğü (Van Araştırma Hastahanesinde 7 gün)

Ziyaret saatinde kalabalık var. Tanıdıklar, arkadaşlar, aile efradı yavaş yavaş sökün ediyor. Hakkını yememek lazım, beni ilk ziyaret edenler arasında Mehmet Feyat ve Ersin Bayram, iki mesai arkadaşım geldiler. Duyanlar hastaneye damlıyor. Gerçekten insanın kıymeti kaybolduktan sonra anlaşılacak, mı acaba?

EKLENDİ

:

6 Aralık 2000 Çarşamba

(1. gün)

saat 22:00

Beyaz çarşaflar içine yatalı henüz bir saat bile olmadı. Koğuşumuzda bir adam, iki de genç var. Biri asker…

Kardeşlerim yanımdan ayrıldıktan sonra yapayalnız kaldım. Düşündüm, uzun uzun yıllardan sonra hastane koğuşlarında bir başıma kalmanın burukluğu var. İşin aslı kardeşim Feridun Araştırma Hastanesinin personeli olmasaydı bu kadar kısa bir zaman diliminde zor yatardım.

Bugün Ramazan’ın onuncu günü.

Uzun süredir hiç bu kadar iki hüznü bir arada yaşamamıştım. Apar topar getirildiğim için cebimde ne tütünüm ne sigaram ne de çakmağım var. Canım müthiş sigara çekiyor. Nöbetçi hemşiremiz esmer ve sempatik. Henüz bir diyalog geliştirememişim. Dönüp duruyor. O da bir ayrıcalık olduğunu seziyor ama üzerinde durmuyor galiba… Doktorların biri geliyor biri gidiyor.

Yarına çok var…

Müthiş bir can sıkıntısı yaşıyorum bu saatlerde. Keder her yanımı sarmış. Geçmiş ve gelecek arasında bocalıyorum ama kendime bir türlü kızamıyorum. Hep suç benim biliyorum. Her işin bir dünü olduğu gibi bir yarını da olması muhakkak.

Acil servisin veznesinde bu gece nöbetçi olan Feridun’un arkadaşı Lokman’a indim. Geç saatlere kadar çaylı, sigaralı bir sohbet yaptık.

7 Aralık 2020 Perşembe

(2. gün)

saat 12:00

Nurcan hemşireyle teste çıktık. Sonra Doç. Dr. Ahmet Kutluhan geldi. Takıldı bana. Eninde sonunda seni buraya yatırdık, dedi.

Serum… iğne… derken… orucumu bozmuyorum…

Bir tartışmadır alıp başını gidiyor. Böyle konuşmak beni sıkıyor. Gözlerim pencereden dışarı kayıyor. Gökyüzünde pırıl pırıl bir kış güneşi var.

Ziyaret saatinde kalabalık var. Tanıdıklar, arkadaşlar, aile efradı yavaş yavaş sökün ediyor. Hakkını yememek lazım, beni ilk ziyaret edenler arasında Mehmet Feyat ve Ersin Bayram, iki mesai arkadaşım geldiler. Duyanlar hastaneye damlıyor. Gerçekten insanın kıymeti kaybolduktan sonra anlaşılacak, mı acaba?

saat 20:30

Sessizlik hâkim. Evden öteberi, yiyecek, içecek gelmiş. İştahım yok. Sahura saklayacağım.

Bugün yoğun bir gündü…

Kim bilir, nasılım, nerelerdeyim?

Gök şimdi nasıl?

Evlerin, odaların köşelerinde ne konuşuluyor şimdi? Benim ismim geçer mi her karede?

Odam, bilgisayarım, raflarda duran kitaplarım, benim yokluğumda hüzünlendiler mi?

Kime ne anlatıyor hayat sayfasının müdavimleri?

Ya ay ve yıldızlar, beni özleyecekler mi?

Her yanımdan hazan akıyor. Dışarısı kış. Ölümü ve hayatı beraber yaşıyor hastane koridorları. Her aşkın içindeki ayrılık, her kimyanın ötesindeki simya ve her zaman dilimine ayrılmış beklenti; beklemeyi öğrenememiş insanlara bir şey ifade etmiyorsa, hayatın kendisi artık “hayat” değildir…

Öyleyse ben niçin akıyorum insancıklardan yana!

Bunu düşünüyorum…Düşünüyor ve yoruluyorum.

8 Aralık 2020 Cuma

(3. gün)

Hayat devam ediyor…

Burnundan ameliyat olan genç öğretmenin iniltisi var kulaklarımda. Koğuştakilerle iyice haşır-neşir olmuşuz. En renkli sima 23 gündür yatan sevimli asker. Ben ona “badi asker” diyorum. Hem burnundan hem de kulağından ameliyat olmuş. Maskotumuz. İstanbul’da oturuyormuş ama aslen Kastamonulu. Ona İbrahim Tenekeci’yi tanıyor musun, diyorum. Başını sallıyor. Bu taraklarda bezim yok der gibi…Ama her işimize koşuyor. Hizmetimizi yapıyor, koğuşlar arası işlerimizi, hemşirelerle olan diyaloğumuzu o sağlıyor.

Oktay şuraya!

Oktay buraya!

Dünya hâlâ dönüyor mu?

Dışarıda pırıl pırıl bir dünya.

En çok, ölüm oruçlarını düşünüyorum, merak ediyorum. Ben hastaneye balıklama düşmeden 48. günlerini doldurdular. Ölüm sınırına dayandılar… (Ölüm oruçlarının 61. gününde devlet cezaevlerine müdahale etti, en az 30 kişi öldü. Bu gündem de maalesef diğer gündemler gibi uzun sürmedi Türkiye’de…)

Dün geceye dönüyorum…

Dr. Oğuz Bey’le güzel bir sohbet gerçekleşti. Ehli beyte muhabbetim devam ediyor böyle güzel insanları gördükçe, tanıdıkça…

Dr. Oğuz Bey, sen bin yaşa…

“Yalnız bir ağacın meyve vermesi düşünülemez” demiş bir düşünür. Hangi makamda söylemiş, tartışılır.

saat 18:00

Av. Ahmet Husrev sağ olsun her gün geliyor. Bugün de bana süt getirmiş. Karşılıklı sohbet ediyoruz. Acılarımı o dindiriyor. Üç tane de kitap … Yarama tuz-biber…

Koğuşumuzdaki yaşlı ağa değerli bir insan… Koğuş adeta bir dergâh. Her saat yemek var, her saat çay pişiyor… Oruçlu olmayanlar yeme içmede bir zorluk çekmiyorlar. Doğrusu hastahanenin bu bölümünde pek ses çıkmıyor. Ramazan’dan mıdır, nedir?

Malazgirtli ağanın tahlilleri geldi. Kansermiş… Üzüldüm…İki gün sonra da İstanbul’a göndereceklerini söylüyorlar. Bir yeğeni var, adı İbrahim.  Van’da öğretmen. İbrahim Hoca hergün ziyaretine geliyor. Doğrusu oğlunu da yâd etmek lazım. Arkadaşları arasında Kâmil olarak çağrılan Kemal, dört-dörtlük bir oğul olduğunu gösteriyor…

saat 22:00

Gazeteden bir haber yok, hâlâ…

saat 23:45

Bir gece kelebeği, iri mi iri, dönüp dolanıyor koğuşun içinde. Yanan parlak ışıklara ulaşmaya çalışıyor. Nerden girmiş olabilir? Bu saatte, bu ortamda işi ne?

Onu da kendime benzetiyorum. Gariban, nereden geldiği belli olmayan, bu ortama hiç de yakışmayan bir aksesuar gibi…

Birdenbire pat diye düşmüyor muyuz uluorta yerlere…

Şem u pervane… Şem yanıp kendini tüketmeden önce etrafında deli-divane dönen pervaneyi yiyip bitirecek…

9 Aralık 2020 Cumartesi

(4. gün)

Şark cephesinde vukuat yok.

Bugünü nedense yazmak istemiyor canım.

10 Aralık 2020 Pazar

(5. gün)

Evdeyim. İzinli çıktım. Aynen askerden veya hapishaneden biri olur ya, tıpkı onun gibi…

Yaşamın nankör bir yanı vardır. Ne kadar iyilik yaparsan o kadar sana çektirir…

Gece iki şair ziyarete geldi.

Melih Erzen ve Nurullah Ulutaş… Nurullah’ın bir erkek evladı doğmuş. Bu sevindirici bir haber… Seni artık tamamen kaybettik, diyerek dalaşıyoruz, gecemizi şamata ile geçirmeye çalışıyoruz.

Olağandışı tek şey mahallede düğün var. Ramazan’da düğün neyin nesi diyeceksiniz ama…

Feridun bize çay pişirip veriyor.

11 Aralık 2020 Pazartesi

(6. gün)

Sabahın erken vaktinde geldim yattım, hastaneye, hastane koğuşuma, beyaz çarşaflı yatağıma. Yine koluma serumu taktılar. Hemşireye incitmemesi için ricada bulunuyorum yine. Yine yalnızlık çekeceğim bu koğuşun kalabalığına rağmen… Orucumu yemeyeceğim yine esaslı tartışmalardan sonra…

saat 14:00

Daha önce çekilen tomografi filmlerim geldi. Buna kısaca ‘tomo’ diyorlar. Aklıma muziplikler geliyor. Ha tomo, ha homo diyorum… Doktor beni taburcu etmek istiyor. Sen çok yattın diyor. Yok ya, diyorum doktora. Bırak biraz şu hastanede yatıp kafamı dinleyeyim. Evdn daha rahat. Bana bakıyorlar. Ziyaretime geliyorlar. İstediğim her şeyi alıyorlar. Nazlanabiliyorum. Dışarda ne rahat yüzü gördüm ki. Hastalardan hiçbir şikâyetim yok. Dedikodudan uzak. Kötülüklerden uzak. Zulüm ve pisliklerden uzak…

Yalandan ve ikiyüzlülükten uzak…

Sizi bırakıp gitmeyeceğim diyorum şakayla karışık. Gülüşmeler… Hoşnut tavırlar… Hemşirenin gözbebekleri yanıp sönüyor…

Doktorum; Seni salacağım ama karşılıksız olmaz, diye takılıyor.

Teşekkür ilanı yazacağım gazeteye, diyorum. Bana biraz daha istirahat ver…

-Teşekkür metni için bir hafta…

-Bir hafta yetmez, iki hafta…

-Bir teşekküre bir hafta olur ancak. O da senin için yoksa hastalarıma istirahat yazmıyorum normalde.

-O zaman iki haftaya iki teşekkür…

Koğuş gülmekten kırılıyor.

Yardımlarını esirgemeyen değerli Doç. Dr. Ahmet Kutluhan’a teşekkür ediyorum. (Parantez: Ama yine de bir haftadan fazla istirahat vermedi.)

saat 16:00

İftarda menüm zengin. Tas kebap-çorba-salata-çiğköfte-otlu peynir-meyve…

saat 18:00

Yeni bir olay yok.

Yeni bir gelişme yok.

Yeni bir değişiklik yok.

Yüzüme mütemadiyen gülen ve bana ismini bir türlü söylemek istemeyen hemşirenin nöbeti başlamış. 6 kişilik koğuş tamamen dolmuş. Yeni hastalar gelmiş. Onlarla tanışma faslı. Kanser olan ağa İstanbul’a gidecek. Badi asker Oktay hâlâ taburcu olamamış.

Şimdi İstanbul’da olmak vardı! diyor. Ben de katılıyorum bu temenniye… Duygulanıyor Oktay. Dokunsan gözlerinden pınarlar gibi yaş akacak… Ufak-tefek ama gelişmiş kasları ve pazuları var. Ne iş yapıyormuş sivillikte: Demir döküm fabrikasında…

Aydınlı

Tatvanlı, dört yıldır Saray ilçesinde öğretmenlik yapan Memduh Hoca burnundan ameliyatlı. Tatvanlı Nevzat artık buranın demirbaşı olmuş. Bu üçüncü gelip yatışı. Yine kulağından ameliyat olacak…

saat 22:30

Nihayet Dr. Murat aradı.

O da geçmiş olsun için değil. Matbaada çalışanlardan dolayı, sorun varmış…Onu haber vermek istemiş…

(Parantez: Daha sonraki günlerde sitemimi dinlerken bunun böyle olmadığını, el altından sürekli benden haberdar olduğunu, önemli bir iş olmadığı için, doktorluğun gerekliliğini yerine getirdiğini söyledi.)

12 Aralık 2020 Salı

(7. gün)

saat 7:30

Önce lapa lapa, usul usul inen kar, şiddetini arttırmış. Gökyüzünün gri karanlığını görüyorum yattığım yerden.

Kar yağışının ne zaman başladığını bilmiyorum. Şafak vaktinde dalmışım. Uyandığımda kar yağıyordu. Aklımda yıllardan kalan bir iz: Adamo’nun ‘Her Yerde Kar Var’ şarkısı…

Aman doktor vurma beni,

Ve öğlen sonrası…

Taburcu oldum.

“Oh be!” mi demeliyim? Diyemiyorum. Sanki evde çok rahat edeceğim. işyerinde… gazetede…

Başımdaki vaveyla yeni başlayacak desene…

Ve ben, her günümün bir dert olduğunu yeni yeni anlamıyorum…

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Ramazan Şehri

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

EKLENDİ

:

Yazar:

Ramazan ne öğretmeye gelir her sene bize? Biz orucu tutarken oruç da bizi tutar mı? Hangi kapalı kapıyı açar? Açar mı ruhun tıkanmış damarlarını?

Ramazan şehrinde dolaşan çocuk hayaletleri vardır. Dumandan, isten, anasızlıktan arta kalmış yüzler… Dolmuşların arasında koşar gibi görünüp kaybolan kırgın çocuk yüzleri…

Ramazan kolilerinin köşesinden tutarken görebiliriz onları. Kirli elleriyle ekmeğin kenarını dişlerken bir an yansıyıp kaybolan ve arkasında yıkık görüntüler sürükleyen, açlıktan uyuyamayan çocuklar… Orucun bazı tenha günlerinde iftar vakti boşalan sokaklarda kayda geçer onu asfalt birkaç saniye. Ramazan davulcusunun ardından yürür bakarsanız, karanlıkta kaldırım kenarlarına düşmüş ezik dutları toplaya toplaya…

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar