Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Yunusça

Yine Yunus ölümü anlatırken onu ha bire, “Yel esip geçmiş gibi, göz açıp yummuş gibi, yere tohum saçmış gibi, kafesten kuş uçmuş gibi, göğ ekini biçmiş gibi” diyerek, benzetme yapa yapa,  benzeyenle benzetilen arasındaki dağları, yine kelimelerden oluşturduğu matkapla dele dele “mücerret”in kalbine kadar inebiliyor. Bunu yaparken o kadar rahat, o kadar mutmain ki, mücerret olan ölümü müşahhas olarak yaşıyor ve yaşatıyor. “Sırtında benek benek öte dünya çizgileri”, uzak yolculuğa çıkıyormuş gibi insan ruhuna yakıt ikmali yapabiliyor.

EKLENDİ

:

Fransız şair Rembo “Bir teşbih daha yapsam çıldıracağım” diyor.

Bu söz üzerine Necip Fazıl şöyle der:

“(Rembo) mücerret fikri o hâle getirmiş ki, ilahi azameti her noktada görür olmuştu. En küçük bir teşbih yapsam çıldıracağım; o hâle geldim diye bir notu vardır. Bırakıyor edebiyatı, bir coğrafya cemiyetine aza oluyor, Afrika’ya geçiyor. Bir tek kelime mecaz, teşbih, istiare kullanmadan kuru kuru raporlar veriyor.”

Hakikat neyse onu olduğu gibi söyle. Mecaz yapmadan, tevilin dipsiz kuyusuna düşmeden, tenzihe sapmadan, teşbihe bulaşmadan, hatta mümkünse söze bürümeden(?) (ki, söz de kabuktur) anlat.

“Mutlak hakikat nedir?” mesela onu söyle.

Kasırga gibi, şimşek gibi (Celal), gül gibi, asude bahar gibi (Cemal) sıfatlarından hareketle O’nun Zat’ını anlatma bana.

O neyse sadece O’nu söyle. “Ne ki, O’nu O sandın, O, O’na perdedir.” denilmiştir. “Zuhurunun şiddetinden dolayı Gaip’tir” de denilmiştir. Gaiptir, kayıp değildir;

Görünmeyen O değil, göremeyen biziz. O hâlde bizdeki akıl kıtlığı, görme kusuru yüzünden “Hakikati bilinemez” deyip bilmek ve aramaktan vaz mı geçelim?

Ne yapalım, “Çeşme başında suya hasret” mi çekelim?” Yoksa Mevlana gibi, “Suyun varlığını unutursan yüzücünün hareketleri sana gülünç gelir” deyip, gülünç duruma düşmemek için varlık denizine mi dalalım? Nasıl?

Nasılı yok.

Bu mevzuda akıl yalpa yapar.

Akıl Mutlak Hakikati kuşatamaz.

Çünkü kıyısı, köşesi, çerçevesi olmayan Mutlak hakikatin varlığını “et göz” tam saha göremez. Aslında “iç göz” de göremez. Bu konuda aklı kurban etmeye de yanaşmayız hiç birimiz işin doğrusu. Bildiğimizi zannettiğimiz şeyin hakikati örttüğünü bilmeden, “akıl vadisinde” yol almaya çalışırız aslında. Bu dahi sınamaya değer ama biz bildiğimiz yoldan gidelim, bilmediğimiz yoldan yürümenin dayanılmaz cazibesine rağmen.

Ölümden mesela.

***

Varlığımızı gölgeden alıp güne çıkaran, bizi “uykudan uyandıran” ölümü nasıl edelim de benzetme yapmadan anlaşılır hâle getirelim.

Mesela ölüm ne? Onu söyle.

Hakikatini akla yakınlaştıracağım diye benzetme yapma. ‘Saf gerçek’lik hâlini bozmadan, “ölüm” kelimesinin kabuğunu del, zarını soy, kalbine in, “Öz”ü neyse onu çıkar ortaya, sonra kalanı söyle bana. Söylediğin “ölümün kendisi” olur mu, bu mümkün müdür?

Mümkün olan bir yol var gibi görünüyor. O zaman o yola girelim ve ilerleyelim. Bunu yaparken yine kelimelerle, dilin imkânlarını zorlayarak, benzeyenle kendisine benzetilen arasındaki mesafeleri kısaltarak, varlığın ve fıtratın olanca saffetiyle işin içine insanı da katarak mesafe almaya çalışalım.

Benzeyenle kendisine benzetilen arasındaki mesafeler kısalır, ikisi arasındaki makas daral(tıl)ırsa ve de daha çok daraltılırsa hakikatin kendisi ve özüyle aşinalık o nispette aşikâr olur. Kim bilir? Benzeyenle kendisine benzetilen arasındaki mesafeleri kısaltmak için aklın, “dır-dır”larına teslim olmak, “balı kavanozun dışından yalamak” gibi bir şeydir.

Bu iş akıl ve kelimelerle mümkün olsaydı şayet, Akif, “Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzârım!” diye sızlanmaz, Aragon “kelimeler kanatır yüreğimi” demez,  Şekspir Hamlet’e “Kelimeler.. Kelimeler.. Kelimeler..” (hep kelime, hep kabuk. Nerde öz, hakikat nerede?) dedirtmez, Necip Fazıl “Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden!” diye serzenişte bulunmazdı.

Hâlbuki bu vadide aşkla yürünür. Onun için aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Haddizatında Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi “aşk diyarında dil hükmünü yitirir.”

Evet aşk dilsiz olur ama belki gönül sarayında oturan, fıtratın saffetine boyanan, cân ocağında pişen, deruna elmas keskiyle yara açan her kelime, “öz”e giydirilen çelikten gömleği eritebilir, hakikatini aşikar eyleyebilir. Tıpkı Yunusta olduğu gibi.

Saf ürperti, saf gerçek ve mücerret bir hakikat olan ölümü, kelimelere bezeyerek ve benzeterek anlatan Yunus, bu vadide sürekli “teşbih” yapmış ama yaptığı teşbihlerden müşteki olmamış, “çıldırma”yı aklı şöyle dursun hele gönlüne bile hiç düşürmemiştir.

Yunus ölümü “ecel şerbetiyle” tatlandırmış, dünyanın yuvarlak oluşundan ve sürekli dönmesinden dolayı onu değirmene benzetmiş,  can alan melek Azrail’i,  buğday tanelerini öğüten değirmenci olarak betimlemiştir:

Değirmene varırsın, değirmenci sorarsın,
Azrail derler imiş o unu öğütene.

Yunus’un şiirinde, insanın öldükten sonra istirahatgâhı anlamındaki “ev” sözcüğünü kullanması güzel bir örtmece örneğidir:

Kanı mülke benüm diyen köşk ü sarây beğenmeyen,
Şimdi bir evde yaturlar taşlar olmış üstünleri.

Yunus tabutun soğuk yüzünü çocukluk neşesi olan “ağaçtan ata” benzeterek ölümü munis hâle getiriyor:

Su getireler yumaya, kefen saralar komaya,
Ağaç ata bindireler, teneşire düştü gönül.

Yunus dünya nimetlerine dalan, Sezai KARAKOÇ’un ifadesiyle “aşırı dünya yoğunlaşması” yaşayan, nefsin esiri olup “zifaf-ı nefs” edenlere de,

“Ne beslersin bu teni

Sinde kurt kuş yer giderdiyerek ölümün “teni” ortadan kaldıran kuvvetine dikkatlerimizi çekiyor.

Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi           

Hele bana şöyle geldi şol göz yumup açmış gibi” derken benzetmenin en alasını yapıyor ama ne okuyan, ne de dinleyende bir telaş, kaygı, çıldırma ya da hayattan kopmanın yoğun acısının oluşturacağı kozmik cinnet hâli yaşanmıyor. Sadece O’ndan gelip, O’na varmanın sükûnet ve sekinet hâli galebe çalıyor.

Yine Yunus ölümü anlatırken onu ha bire, “Yel esip geçmiş gibi, göz açıp yummuş gibi, yere tohum saçmış gibi, kafesten kuş uçmuş gibi, göğ ekini biçmiş gibi” diyerek, benzetme yapa yapa,  benzeyenle benzetilen arasındaki dağları, yine kelimelerden oluşturduğu matkapla dele dele “mücerret”in kalbine kadar inebiliyor. Bunu yaparken o kadar rahat, o kadar mutmain ki, mücerret olan ölümü müşahhas olarak yaşıyor ve yaşatıyor. “Sırtında benek benek öte dünya çizgileri”, uzak yolculuğa çıkıyormuş gibi insan ruhuna yakıt ikmali yapabiliyor.

Ölümün O’na dönüş kapısı, dosta kavuşma günü, mukadder ve mücerret bir hadise olduğu kadar da müşahhas bir akıbet olduğu, bu akıbetten sonradan yaratılan her şeyin ve herkesin mutlaka pay sahibi olacağı fikrini ihsas eden Yunus, kendisi bizzat “ölmeden evvel ölmek” hâlini deneyimleyerek,  insanların psikolojilerini örselemeden, tereyağından kıl çeker gibi bizi, ölüme karşı ünsiyet kurdurarak,  ölümün “asude bir bahar ülkesi”  olduğuna inandırabiliyor.

Heidegger felsefesinde ölüm, “buradaki varlığın yıkımından başka bir şey değilken” Yunus’un inancında ölüm, ötelerde imar edilmiş yeni bir hayata dirilmektir. Ölüme “soğuk saçma” diyen Albert Camus’un aksine, Yunus bize eceli, şerbet gibi yudum yudum içirebiliyor. “İnsanın her gün yaptığı en önemli şey, o gün intihar etmemeye karar vermesidir. Ölümün bir başka yaşama açıldığına inanmak hoşuma gitmiyor. Ölüm benim için kapalı bir kapıdır” diyen Camus, Yunusla tanışsaydı “bir kapının kapanıp, başka bir kapının nasıl açıldığını” idrak edebilirdi.

Yeri gelmişken burada bir parantez açıp, ilahiyatçıların konuyu ifade etme tarzlarına da dikkat çekmek gerekiyor. Yunus ölümü ecel şerbetiyle tatlandırıyor. Ruhun bedenden ayrılmasını “ten kafesinden uçan, can kuşuna” benzetiyor. Yunus önce gönlümüzü “ağaçtan ata” benzettiği tabutun içine sığdırıyor, sonra ağıt bile yaktırmadan kapının önüne getirip bırakıyor. O biliyor ki, gönlün sığdığı yere gövde de sığar.

Yunus’un dilinde Azrail, elinde tırpan, karalar giymiş, her an bir şah damar kesecekmiş gibi duran korkunç bir figür olarak değil, un öğüten değirmenci olarak tecessüm ettiriliyor. Onun derviş gönlünde kabir azabının detaylarını, gözleri oyan akrepleri, ruhu kemiren yılanları, çıyanları, ucu çivili balyozları bulamazsınız.

Din dili bu şekilde insanlara sunulursa, bu tablonun ağırlığı altında ezilen çocuk ya da ergen psikolojisi, pompalanan korku büyüklüğünde hazza yönelerek korkunun üzerine perde çekmeye çalışır. Ya da “haddini aşan zıddına inkılap eder” fehvasınca, aşırı korku ile yanlış yükleme yapılan insan idraki, sonunda aşırı zevk ve aşırı hazza yönelerek açığı kapatmak ister.

Ölüm gerçeği İsmet ÖZEL’in söylediği gibi “hepimizin gizli mesleğidir.”

Ve biz bu gerçeğe kayıtsız kalamıyoruz.

Kalamıyoruz ama Müslüman idrakinde ölümün fazlaca abartılması, ölümü kutsamak, ölümün hayatın üstüne var gücüyle abanması, hayatın çekilemez hâle getirilmesi, Albert Camus’un Doğrular adlı tiyatro oyununda Dora karakterine söylettiği, “Tek çıkar yol ölümse, biz doğru yolda değiliz.” yargısını da haklı çıkarır gibi gözüküyor.

Yunus’un dilinde ölüm, “Testi olur da kırılmamazlık mı edermiş?” gerçeğini “ete-kemiğe” söyletmektir aslında. İnsanın “aynada iskeletini” görme ferasetidir. “Aşırı dünya yoğunlaşmasını” tadında bırakmak ve kararınca neşe tahsil etmek, dünyadan usulünce kâm almak demektir.

Martin Heidegger’e göre “başkasına devredilemeyen özelliğe sahip olan ölüm, yaşama anlam kazandırmaktadır.” Yunusta olduğu gibi “Heidegger ve Jaspers yaşamın asıl manasının ölüm vasıtasıyla keşfedileceğini söylerler. Aksi takdirde “Yaşam bu kadar boş bir yolculuk olacaksa, intihar mantıklı bir çıkış yolu olamaz mı?” diye soran Camus haklı çıkardı.

Niyetimiz koca Yunus’u, Batının deve dişi adamlarıyla kapıştırmak değildir.

Yunus, ölüm gerçeğini çok yalın, bize “benzeterek” anlatırken, bu mevzuda düşünce üreten “yanık beyinlerle” karşılaşmak kaçınılmaz olmuştur.

Ölümün bütün ağırlığı ile yaşamın üzerine çullandığı, öle öle dirilmenin kutsandığı Doğu toplumlarında “hayata yer açmak” hiç te kolay olmasa gerek. Aynen yaşamı putlaştıran, öldüre öldüre ömrünü uzatacağını düşünen (burada Musa’dır diyerek doğan her çocuğu iktidarını uzatmak için öldüren Firavun hatırlansa iyi olur) Batı toplumlarının da ölüm gerçeğini hayatın kıyısına attığı gibi.

Bizim Yunus’un ölüm gerçeğini, ürkütmeden ama “metafizik ürpertiyi” de ruh trafosuna bağlayarak hayatı aydınlattığını söylemek fazla iddialı bir yorum olmasa gerek. Yunus’un içine doğduğu toplum, “Yasin okuyup rahat ölmeye” ayarlanmış bir toplumdur.

Birisinin;

“Mezarımı yol üstüne kazsınlar

Yar geçende belki bana can gelir…”

Diğerinin,

“Mezarımı yüksek yapın,

Yar gelende gölgelene”

Bir diğerinin de,

“Mezarımı derinde kazın dar olsun

Ben ölürsem sevdiceğim sağ olsun.” diyerek türküler yaktığı bir toplumu hangi filozof ve hangi felsefe hayata yabancılaştırabilir?

Ve hangi filozof ölümü Yunus’ca anlatabilir?

Not: Tüm araştırmacıların ve akademik hassasiyetin hemfikir olduğu bir kanaate ayak uyduramadım. Yani kaynak ve dipnot gösteremedim. Bu yazıda Gülmira OSPANOVA’NIN “Yunus Emre Divan’ında Ölümü Güzelleştiren İfadeler” adlı çalışmasından istifade ettim.

 

Çok Okunanlar