Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Yürüyüş Çıkıştır

Yürüyüşe karar veren ve yürüyenler çıkış arayanlardır. Mevcut hale razı olmayanlardır. Yeni yollar, mekânlar, dünyalar için uğraşanlardır, soranlar ve sorgulayanlardır. Ve yürüdükçe sınıra dayanırlar. Sınır onları korkuttukça yeniden kuşanırlar umudu ve aşkı. Zorlandıkça sabırla tekrar tekrar yürürler, düşerek kalkarak yürürler. Sınırı ve ışığı fark ettikten sonra ya körelmişliğe,  daralmışlığa mahkûmiyeti kabul edecekler ya da güneşe yolculuğu devam ettireceklerdir.

EKLENDİ

:

Hepimizin sınırları var. Doğuştan gelen sınırlar, sonradan çizdiğimiz sınırlar, dayatılan sınırlar, fark edemediğimiz sınırlar…

Yürümediğimizde sınırlarımızın farkına da varamayız. Aynı yerde dönüp dolaşırız. Çok daha hareketsiz isek dönüp dolaştığımızı bile fark edemeyiz. Ancak yürüyenler sınırlarının farkında olurlar, sınırlara dayanır ve onlarla yüzleşirler.

Her yürüyüş risk barındırır. Risk deyince hemen aklımıza korkulacak hususlar gelir ama aslında risk barındırmadığını zannettiğimiz yürüyüşsüzlük hali ise zaten bir tür yokluk ve ölüm halidir. Yürüyüş için harekete geçtiğimizde yüzleştiğimiz sınırlar da risk barındırır hem de azımsanmayacak riskler. Değil mi ki “hayatın kendisi risktir” demiş eskiler. Çünkü hayat her anlamıyla canlılık halidir, adeta her an yürüyüşe çağırır bizi.

Sınırlar çoğunlukla kendi ellerimizle çizdiğimiz sınırlardır. Bizi daraltan, insan olmamıza mugayir sınırlar. Yürüyerek dayandığımız sınırların çoğu aynı zamanda aşılması gereken sınırlardır. Bu yönüyle sınırları aşmak aslında çok güzeldir.

Sınırları zorlayanlar ancak çıkışa yol bulurlar. Tersinden cümleyi kurarsak, çıkış arayışında olanlar ancak sınırları zorlar. Hannibal’e atfedilen “ya bir yol bulacağız, ya bir yol açacağız” sözünü de bu çerçevede anlayabiliriz.

Yürüyüşe karar veren ve yürüyenler çıkış arayanlardır. Mevcut hale razı olmayanlardır. Yeni yollar, mekânlar, dünyalar için uğraşanlardır, soranlar ve sorgulayanlardır. Ve yürüdükçe sınıra dayanırlar. Sınır onları korkuttukça yeniden kuşanırlar umudu ve aşkı. Zorlandıkça sabırla tekrar tekrar yürürler, düşerek kalkarak yürürler. Sınırı ve ışığı fark ettikten sonra ya körelmişliğe,  daralmışlığa mahkûmiyeti kabul edecekler ya da güneşe yolculuğu devam ettireceklerdir.

Kuşatılmışlığı yarıp çıkışa yönelmek için her adım atıldığında, risk de umut da artacaktır. Çıkışa yürüdükçe daha çok ter ve gözyaşı dökülecektir. Acılar ve yorgunluklar olacaktır. Ama her adım, çıkışa bir adım daha yaklaşmak demektir. Ve çıkışa yaklaşan her adım, arkadan yüzbinlerce adımın gelmesine müjde olacaktır.

O kadar çok sınırlarımız var ki! Dolayısıyla o kadar çok çıkışa ihtiyacımız var ki! Hangi birini sayayım bilmiyorum. Zihinsel sınırlarımız, bedensel ve ruhsal sınırlarımız, siyasal ve toplumsal sınırlarımız, hatta kutsal zannettiğimiz sınırlarımız… Bu kadar sınırı hangi arada çizdik kendimize? Bu kadar sınırı nasıl aşabiliriz?

Yürüyüşle tüm sınırlarımızı aşmanın startını vermiş oluruz. Her bir adım bizi yeni çıkışlara sürükleyecektir. Ummadığımız kapılar açılacak, aşılmaz zannettiğimiz engeller aşılacak, korku duvarları peyderpey yıkılacaktır. Bir tür “huruç harekatı” gibi tüm karanlıklar yarılıp ışık fark edilecektir. Işığı, güneşi fark edenler gerçek yürüyüşçülerdir. Kimse tutamaz onları, hiçbir barikat engelleyemez onları. Truman Show’daki gibi adeta.

Teknolojinin gelişimiyle birlikte her zamankinden daha fazla gerçeklikten uzaklaşma riski yaşıyoruz. Küresel ölçekte yaşanan sağlık, iklim, savaş, göç, ekonomi vb birçok, tek merkezli ve tek tip gelişme bizi daha çok edilgen yapıyor, daha çok sınırlıyor. Tüm bu engeller karşısında çıkış yapabilmek ve yapay sınırları aşabilmek için yürüyüşe ihtiyacımız var. Sabırla, kararlılıkla, yılmadan ve usanmadan yürüyemeye ihtiyacımız var. Tek merkezli ve tek tip sınırlara karşı çokça ve çok yönlü yürüyüşe ihtiyacımız var.

Ve yürüdükçe fark edeceğiz, fark ettikçe çıkış bulacağız, çıkış buldukça umutlanacağız, umutlandıkça da kazanacağız…

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar