Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Yürüyüş Koşmaktır

42 K denemesi ile doğal yolculuğun kıymetini de far kettik. Yolun doğallığı, yolculuğun doğallığı, dostların ve niyetlerin saflığı. Bir dostumuz hasbihal esnasında ‘Niçin yürüyoruz/koşuyoruz?’ diye sormuştu da çok anlam yüklemek istememiştim ve gayriihtiyari ‘Keyfimiz için koşuyoruz.’ demiştim. Sonra bir slogan bulmuştu bize; ‘Keyfe keder koşuyoruz!’ diye. Güzeldi ama etrafımızda ve yanı başımızda acılar yaşanırken bu sloganı kullanmak istemedik.

EKLENDİ

:

“Ruhumuzun içinde kar yağar

Anamızdan doğduğumuz geceden beri

Heybemizi emektar makinelere yükleriz

Fikirlerimizi tifil vinçlere

İri buğday tanelerinin trenleri yürüttüğünü bilmeyiz

Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız

Biz kirli ve temiz çamaşırları

Aynı zaman aynı minval üzere katlarız

Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız”

Farklı noktalarda menzillerimiz var, merhale merhale menzillere ulaşacağız. Biri bitince diğeri başlayacak. Hep deriz ya ‘uzun bir yol’ bizimkisi, dur durak bilmeyen upuzun bir yol. Bir o kadar ince, bir o kadar zor ve ama bir o kadar güzel bir yol.

Özbekçe de ‘zor’ kelimesi iyiliğin/güzelliğin karşılığı olarak kullanılır. Olumlu neticelere zorluktan sonra ulaşılıyor. Kolay ulaşılanlar zaten geçici oluyor. Maddi ya da manevi, iyiye güzele ulaşma çabası, merhaleler aştıktan sonra gerçekleşiyor. Ama hiçbir merhalede süreç bütünüyle tamamlanmış olmuyor; yeni bir başlangıç, diriliş, uyanış, toparlanış gerekiyor.

Yürüyüşler beni kendiliğinden koşu merhalesine taşıdı. 2019’da önce 1km, 2km, derken 5-10 km koşmaya başladım.

Yol yoldaşlarla yürünür. Bu yürüyüşlerde, koşmalarda, dinlenmelerde, düşünmelerde, birlikte olduğum çok güzel dostlarım oldu. Onlara teşekkür etmekten çok, minnettarım. Çünkü yoldaşlık yola daha bir anlam katıyor. Klişe olacak ama eskilerin dediği gibi “önce refik, sonra tarik”. Yani yoldaş olmadan yol eksik oluyor, yok oluyor.

Aslında yol ve yoldaşın bütünleşik olduğunu da söyleyebiliriz. Biri diğerinden bağımsız değil, birbirini tamamlıyor. Bazen yola çıktığınızda yoldaş ediniyorsunuz ya da yoldaş elinizi tutuyor, bazen de yoldaş elinizden tutup sizi yola çıkarıyor.

5-10 km’ye varınca geçen yıl bugünlerde, dostlarla 15K denemesi yapalım dedik. Kazasız belasız tamamladık hamdolsun. Bir menzile ulaşınca diğer menziller ufukta görünmeye başlıyor. Çünkü yolculuk devam ediyor, yol devam ediyor. Akabinde 21K, yani ‘yarı maraton’ denedik dostlarla ve bu menzil sonrası 42K maratonuna karar verdik.

Anlayacağınız dostlar, bir durak bizi diğer durağa yönlendirdi. Yolculuğumuz devam etti ve ediyor. Şükür ki güzel insanlarla ve içtenlikle devam ediyor. Kırmadan, dökmeden, kasmadan, abartmadan, yarışmadan, kapışmadan, samimiyetle yolumuza devam ediyoruz.

42 K denemesi ile doğal yolculuğun kıymetini de far kettik. Yolun doğallığı, yolculuğun doğallığı, dostların ve niyetlerin saflığı. Bir dostumuz hasbihal esnasında ‘Niçin yürüyoruz/koşuyoruz?’ diye sormuştu da çok anlam yüklemek istememiştim ve gayriihtiyari ‘Keyfimiz için koşuyoruz.’ demiştim. Sonra bir slogan bulmuştu bize; ‘Keyfe keder koşuyoruz!’ diye. Güzeldi ama etrafımızda ve yanı başımızda acılar yaşanırken bu sloganı kullanmak istemedik.

Diğer bir dostum bu yürüyüşler için “Hayata koşuyoruz.” sloganını önerdi, çok hoşumuza gitti. Evet doğru, hayata koşuyoruz biz. Yaşamaya ve yaşatmaya koşuyoruz. Hayy olana vardığımızda belki mahcubiyetle ama utanç yüklerini taşımadan huzura varmak istiyoruz. Ki asıl menzil o. Son durak o. Ultra maraton o. Asıl madalya orda. Orada boynumuza madalya taktırabilirsek bizden daha iyisi var mı!

Hayata koşuyoruz çünkü Azerbeycan’daki şehidin yaşadığını da inanıyoruz, İzmir’deki şehitlerimizin yaşadıklarına da. Tüm parkuru turlarken, bizlerin bugünlere gelmesinde emeği olan şehitlerimizi yad ederek koştuk. Çünkü şehitler hayatın savunucularıdır. Yaşatanlardır. Yaşatmak uğruna candan vazgeçenlerdir ama ölmeyenlerdir, ölümsüzlerdir. Her bir şehidimiz yol gösterenlerimizdir. Önden giden atlılarımız, en önde yürüyen ve koşanlarımızdır. Yol bulan ve yol açanlarımızdır.

Sonra Hareket Grubu’ndaki dostlarımız “Umut Hayattır!” sloganına karar verdiler ve kıyafetlerimizde yer alacak şekilde “Umut hayattır!” şiarıyla koştuk. Umuda, aşka, hayata, yaşamaya ve yaşatmaya koştuk. Her km’de “selam” gönderdik selamı hak edenlere, selama ihtiyacı olanlara, selamın uğraması gerekenlere.

15. km’de 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’ne varırken zihnimden o kadar şey geçti ki anlatamam. Halil Kantarcı’yı düşündüm, ‘Güzel bir şey olsa da yüksek sesle tekbir getirsek.’ deyişini hatırladım, Allahu Ekber dedim. Bir şeye tepki olsun diye değil, birilerine kızgın, küskün olduğum için değil, savunmacılıktan da değil. Neyi kime karşı savunuyoruz ki!

Bu vatan bizim, bu din bizim, hepimizin yani. Eksiğiyle gediğiyle birlikte yaşıyoruz, birlikte yürüyor ve koşuyoruz. Allah’ın en yüce olduğuna inanarak insan olduğumuzu, en şerefli mahluk olduğumuzu hatırlıyoruz. Yaşamamıza vesile olan gencecik Abdullahların kanlarının aktığı zeminde ağlayarak değil, umutla koşuyoruz. Çünkü şehitler umudun kamçılayıcılarıdır. Bizi kısır döngüden çıkartıp yenide hayata tutunduranlardır.

İşte bunun için hayata ve umuda koştuk Usta! Bir bitkiyi daha canlandırmaya, bir canlıyı daha korumaya, bir ayrımcılığı daha söndürmeye koştuk Usta! Bir ihtilafı gidermeye, bir küçük hesabı teğet geçmeye, büyük bir hesabı bozmaya koştuk. Selam verdik tüm şehitlerimize, güzel Boğaz’a selam verdik, Şehr-i İstanbul’a, erenlere, gazilere, yiğit erkek ve kadınlara selamlar gönderdik. Yoksullara, yoksunlara, mazlumlara, unutulanlara, kaybolanlara selam gönderdik. Nice güzel insanları, işleri, kurumları selamladık.

Büyük laflardan bıktık be Usta! Küçük ama kararlı adımlarla yürüyoruz. Bazen koşuyor, bazen dalıyor, bazen tırmanıyoruz. Bazen sürüyoruz hayatı. Aslında kendimizi sürüyoruz Usta, kendimizi diriltmeye, yaşatmaya çalışıyoruz. Kendimiz olmak için çabalıyoruz. Bütün hesapların, kavgaların, çıkarların üstünde Büyük Usta’nın dediği gibi, ‘Yürü, ayağına Kudüs gücü gelsin’i yaşamak istiyoruz.

Hamdolsun, koştuk. Bir menzile daha vardık. Bundan sonrasını planlamadık. Rabbim neye koşturursa oraya koşacağız. Yolculuğumuza devam edeceğiz. Yolu ve yoldaşları seveceğiz. Küçücük adımlarla başladığımız yürüyüşümüzle hayata ve umuda koşmaya devam edeceğiz.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar