İsmini ilk olarak nerede duyduğumu hatırlamıyorum, net tarihini hatırlamıyorum yani. Ama 80’li yıllarda Cağaloğlu’nda Aney şiirini biliyordum. Beni etkilemiş, duygusal atmosfere çekmeyi başarmıştı. Ben de uzun yıllar annemden uzaktım ve uzun yıllar yine annemden uzak kalacaktım. Sanırım şiiri hamasi, sanattan uzak, imaj dünyasına girmemiş bir şiir olarak telakki etmiştim. Bunu arkadaş çevrelerinden de duyuyordum. Aney şiiri özel bir şiirdi, farklı bir duyguydu bu. Altında çapanoğlu aramaya gerek yoktu. Yalın, sade, hüzünlü, olduğu gibi…
Mehmet Atilla Maraş‘ın ilk şiir kitabına Ahmet Kot vasıtasıyla ulaştım. Yazı Yayıncılık adı altında birçok şiir kitabı bastı, graft kapaklarla, şairlere dikkat çekti bu basımlarla. İşte bu kitap “Zor Sözler“dir. Sonra diğer kitaplarını takibe koyuldum. “Merhaba Ey Hüzün“, “Doğudan Batıdan Ortadoğudan” gibi… Evet, Atilla Maraş şairdir, şiir gibi adamdır demiştim, Aney’le fazla uğraşmasam da…
Her şairin hayatında özel bir an -ki şairlerin her dönemi özel ve özneldir de- yine de bunların ötesinde farklı bir algılama ile özelin de özeli bir anı olabilir ve kendilerine özgü naif, etinden, kanından, canından, nereye gitse kendisiyle giden, nereye kaybolsa kendisiyle kaybolan, nerede zuhur etse zuhur eden bir sevgilisi olur. O şiir olur… Bazen olumlu bazen olumsuz…
M. Atilla Maraş ile ilk karşılaşmamız sanırım 1994 yılı, Suçıktı Şiir Günleri‘nde oldu. Artık o bizden bir kuşak önceki öncülerimiz arasına girdi.
Yine sık sık haberdar oldum kendisinden, karşılaştım etkinliklerde, şölenlerde, (yortularda), festivallerde… Van depremi esnasında da beni sık sık arayıp güven veren, telkinlerde bulunan, hal hatırımı soranlardan oldu, birçok büyüğüm gibi… Sesi sesime ulaşanlardan… Onun rikkatli, hüzünlü, kadirşinas kalbini sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
Ben burada kimliği üzerinden değil daha çok sevdiğim kısacık bir şiiri üzerinden küçük bir tahlile koyulacağım. Malumdur, kendisiyle bir yaşam bağımız olmamış, arkadaşlığımız, yakin teneffüsümüz oluşmamıştır. Onun denginde veya ayarında biri değilim zaten. Abilere abilik, kardeşlere kardeşlik yaraşır. Onun elleri alnımızdadır her zaman.
Şimdi Zor Sözler kitabındaki son şiirine bakalım. Bu kitabın baskı tarihi 1989…
Zor Sözler zaten üç mısralık…
Sanki üç asırlık bir çeşnisi var, üç yüz yıllık söylencesi… Üçle üçü çarpıp yanına sıfırı eklerseniz doksanlık çınar olur.
Bana söylenmesi zor sözler söyle
ölüm gibi, hüzün gibi ve acı
şarkılar ki ayrılıklar üstüne
Hangisinden başlanmalı bilmem. Bu şiir hem baştır hem son. Söylemek başlangıç olsa da, okumak gibi; zor olan yaşamak, uzun bir çizgi hayat, acı, hüzün ve ölüm… İçindeki bitmeyen zaman ölüm en son ayrılık ama ondan öncesi şarkılarda bestelenen “ayrılık” ölümden de beter bir son…
Şairlerin söylediği zaten zor sözler değil mi? Acıdan bahsetmesi zor söz değil mi? Hüzünle yoğrulması… Ölmesi ya da ölümden bahsetmesi… En çok ayrılık yaşaması… Bunlardan bahsetmesi zor sözler değil mi? Hüznünü anakaralara salıvermesi, acıyı bal eylemesi, ölümü bir arkadaş gibi beraber yaşatması ve ölümün kurtuluş yolu olmasına rağmen “ayrılık”ların azap yolu olmasını söylemesi en zor söz değil mi? Bir de şarkılar ona eşlik ederse, türkülerde söylendiği gibi, “ayrılıktan zor belleme ölümü” türü dizelerde dile gelmesi gerçekten zor ve şairler en zor olanı söylerler bile bile…
Ve türküler söylerler, şarkılar söylerler…
Ayrılığı söylerler… Aşk gibi, acı gibi, hüzün gibi…
Ölüm gibi besteler yaparlar, ölümden öte…
Hem başlangıç hem bitiş düdüğü çalarlar…
Sözleri çokça tüketmek istememiş saygıdeğer şair Atilla Maraş. Bir kitaplık dolusunu üç mısrada tamamlamış, zor sözler söyle bana demiş. Acı gibi, hüzün gibi, ölüm gibi… En çok da ayrılığı söyle, en zor olanı, şarkılardaki gibi…
Bizi sonsuz bir girdaba, sonsuz ayrılık şarkılarına, türkülerine havale etmiş.
Artık hangi birini söylerseniz söyleyin o zordur, bir hayat boyu…
Bir de şöyle söylemiş:
Ey benim münkir nefsim bu acı meşakkat yurdunda
Baki kalan Allah gerisi çaresiz ölen canlardır
Böyle de söylemiştir:
Saatim ve kalbim saatim ve kalbim
Haberiniz var mı biribirinizden
