1. Anasayfa
  2. Söyleşi

Safiye Önal ile Yaşayan Klasiğimiz Mustafa Kutlu Kitabı Üzerine

Safiye Önal ile Yaşayan Klasiğimiz Mustafa Kutlu Kitabı Üzerine
0

Öncelikle böyle nitelikli bir eser ortaya koyduğunuz için sizi tebrik ediyorum.

Teşekkür ederim.

Sizin Yaşayan Klasiğimiz Mustafa Kutlu eserinizin sonunda saygıdeğer yazarımız Mustafa Kutlu’nun yakın çevresine, dostlarına sorduğunuz sorulardan ben de size sormak istiyorum. Mustafa Kutlu ile yolunuz nasıl kesişti, nasıl tanıştınız? Onunla ilgili böyle bir çalışma yapmak istemenizin sebebi neydi?

 Mustafa Kutlu, Türk edebiyatının yaşayan en önemli hikâyecilerinden biri. Öncelikle kalemiyle tanıştım. Ben onun iyi bir okuruyum. Her yeni eserinin çıkışını heyecanla bekler, çıkar çıkmaz alır hemen okurum. Hep onunla ruberu tanışmak isterdim; görsem, bir imzalı kitabım olsa diye düşünürdüm. Hiç böyle bir çalışma yapacağım aklımda yoktu tabi o zamanlar.

2021 yılında Türk Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansa başladım. Tez konusu olarak ise aklımda yaşayan bir yazar üzerinde çalışmak vardı. Çünkü hayatta olan birini çalışırsam merak edilen her noktada kendisine ulaşıp soru sorma imkânım olacaktı. Her şeyi birinci ağızdan, ana kaynaktan öğrenmek çalışmayı objektif ve daha keyifli hâle getirecekti. Bazı akademisyenler bu duruma sıcak bakmasa da ben şanslıydım. Çünkü benim tez danışmanım Prof. Dr. M. Fatih Andı’ydı. Bu noktada hocama müteşekkirim. O, hep yol gösterdi ve destek oldu.

Çalışmayı düşündüğüm birkaç isim vardı aklımda ama Mustafa Kutlu’yu hiç düşünmemiştim. Neden? Çünkü Mustafa Kutlu’nun böyle bir şeyi kabul edeceğine dair bir umudum yoktu. Hocayı az çok tanıyanlar bunu bilir.  Ona ulaşmak zordur. O programlara pek katılmaz, O hep geride durur. Hatta kendisine verilen ödülleri bile almaya gittiği pek görülmemiştir. Bunları duyuyordum hep. Bundan dolayı da…

Ben bu düşüncelerle hemhal olup dururken bu süreçte Mustafa Kutlu ile birlikte program yapma gibi güzel bir nasibim oldu. Hocayı bir söyleşiye davet ettim öğrencilerimle buluşturmak için. Yüz yüze bir programa katılmayacağını ben de biliyordum ama çevrimiçi bir bağlantıyı belki kabul eder diye düşündüm. Bir hikmeti varmış demek ki Hoca kabul etti, hem de bizzat katılacaktı.  Hoca ile ilk defa bu programda yüz yüze görüşüp, konuşma imkânım oldu. Hoca konuşması ve içtenliği ile programa katılan herkesi mest etti.

Programdan sonra artık mutlaka Mustafa Kutlu’yu çalışmalıyım diye düşündüm. Hoca’nın kabul etmeyeceği düşüncesine de kendimi hazırlayarak bunu onunla paylaştım. Sonuç ortada. Kabul etti ama bu işin çok uzun süreceğini, zorlanabileceğimi söyledi. Çünkü o benden çok daha iyi görüyordu bu yolun uzun ve zorlu olacağını. “Sen madem buna talip oldun yapalım ama beni çalışmak zordur. Çok kitabım var, bir o kadar da yazım var. Sen bunun altından kalkabilecek misin?’ dedi. Ben de “Kalkarım inşallah” dedim. O kabul ettikten sonra gözüm hiçbir zorluğu görmedi. Böylece başlamış olduk.

Uzun bir hazırlık süreci oluyor bu tarz eserlerin. Bu eser bir de Mustafa Kutlu olunca daha bir emek var, özveri var. Bunu eseri okurken de görebiliyoruz. Bu noktada şunu sormak istiyorum. Sizin süreç nasıl işledi, nasıl bir planlama yaptınız?

Yol haritamızı Hoca çizdi. Mustafa Kutlu’ya bundan dolayı müteşekkirim. Hoca ile bir planlama yaptık ve düzenli aralıklarla görüştük. O bu görüşmelerde bana kendini, ailesini, yani bütün hayatını anlattı. Hoca çok düzenli aynı zamanda da çok disiplinlidir. Her görüşmede ne anlatacağı belliydi fakat bir süre belirlemedik. Görüşme o ne kadar isterse o kadar sürüyordu. Bazen bir saat, bazen de iki saat… İlk olarak en baştan ailesinden, doğumundan başladık. Sonra doğduğu yer, hayatı… Hoca anlattı, ben hem dinledim hem notlarımı aldım. Gerekli yerlerde sorularımı ona yönelttim. Bana karşı çok nezaketli ve anlayışlıydı. İlk konuşmada gelirken bana hediye bir kitap getirmiş, imzaladı ve hediye etti.

Bazen yönelttiğim sorular karşısında çehresi mütebessim bir hal alır, bazen hüzünlenir. Çocukluğuna dönerek her şeyi baştan anlatmak onu farklı duygular içine soktu. Rahmetli annesinden bahsederken, onun eşinin ölümü üzerine ailesine kol kanat gerişini anlatırken sesine ve simasına çöken hüzün, çocukluğunun geçtiği yerleri, oradaki o eşsiz tabiatı, Cebesoy İstasyonunu anlatırken yerini sesinde herkesin duyunca hissedebileceği özleme bırakıyordu.

Her görüşmeyi ses kaydı aldım.

Sonraki süreçte ben yaklaşık on iki saat süren bu görüşmeyi yazıya aktardım. Bunu tekrardan okuması için ona gönderdim. Hoca birkaç gün içinde bana döndü ve düzeltmeler yapmamız gerektiğini söyledi. Yazım ve imlâdan anlatım bozukluklarına kadar biz revize edilmesi gereken her yeri, telefonda belirlediğimiz bir saatte, tek tek düzelttik. Bu yaklaşık bir hafta sürdü. Sonra ben bunu da tekrar Kıymetli Hoca’ma gönderdim. Bu düzeltmeler üçüncüye dönüşte tamamlandı. Mustafa Kutlu işini o kadar ciddiye alan biri ki onda gördüğüm iş disiplinini anlatamam.

Hoca görüşmeler bittikten sonra bana çalışma esnasında aklıma takılan bir şey olursa her daim çekinmeden arayabileceğimi söyledi. Süreç bu şekilde devam ederken ben diğer taraftan da Hoca’mın bütün eserlerini sil baştan tekrar okumaya başladım. Kitaplarını okumuştum ama artık yeniden farklı bir gözle okumak icap ediyordu. Okuduğum her eserde aklıma takılanları not ettiğim bir defterim vardı. Sorular birikince Hoca’yı arayıp hepsini ona soruyordum. Hepsine tek tek, bütün samimiyetiyle cevap veriyordu. Çok yardımcı oldu bana. Ne zaman hakkında bir gazetede, yayında yazı çıksa ‘Safiye Hanım bugün şurada şöyle bir şey var, onu görmen gerekir’ diye beni aradı.

Bu, böyle devam etti, hâlâ da devam etmekte…

O kadar çok şey kattı ki bana bu çalışma, o kadar çok zenginleştirdi ki beni. Şimdi geriye dönüp baktığımda iyi ki Hoca kabul etmiş, iyi ki onunla çalışmış, iyi ki onu tanımışım demeden geçemiyorum. Ben çok kişiyle karşılaştım, birçok kişiyle çalıştım, ama bu kadar özverili, bu kadar yaptığı işin hakkını veren birine rastlamadım.

Eser iki bölümden oluşuyor. Birinci Bölüm: Mustafa Kutlu’nun Hayatı İkinci Bölüm: Mustafa Kutlu’nun Fikirleri. Dolu dolu da bir ekler kısmı var. Burada Mustafa Kutlu ile yaptığınız on iki saatlik konuşmanızın yazıya aktarılmasıyla ortaya çıkan bir nehir söyleşi de var. Mustafa İsen’in dediği gibi: “Düşünsenize Mustafa Kutlu olmasaydı edebiyat dünyamız ne kadar eksik olurdu. ”Nehir söyleşi, biyografi ve hatırat okumaya kendimi layık görenlerdenim. Bu eserleri okurken sadece bir şahsiyet tanımış olmuyoruz, bir devri, fikriyatı, ansiklopedik bilgi olmaksızın belgesel izler gibi bir çırpıda, keyifle, hacmi, çerçevesi geniş bir eser okumuş oluyoruz. Önsözde monografi türünün öneminden bahsetmişsiniz. Türk edebiyatında bu türün gelişimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Monografi türünde yapılan çalışmalar ele alınan kişiyle birlikte, onun dönemini, temsil ettiği topluluğun çeşitli yönlerini de ortaya koymaktadır. Bu tür çalışmaların, bahsedilen özellikleri nedeniyle edebiyat tarihimiz açısından taşıdıkları önem edebiyat dünyasındaki herkesin malumudur. Bu kadar önemli bir tür olmasına rağmen bizde bu alan çok gelişmiş değildir. Bunun tabi birçok nedeni var. Önceye nazaran günümüzde bu alandaki çalışmaların sayısı biraz daha artmıştır ama yeterli mi? Değil. Özellikle edebiyat ve kültür hayatımızda iz bırakmış insanların sağlığındayken onlarla görüşülerek bu tarz monografik çalışmaların yapılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Eserin ilk bölümü Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nden Kıymetli Hocamız Prof. Dr. M. Fatih Andı ile hazırladığınız yüksek lisans teziniz. Hocamızın çok desteğini gördüğünüzü ifade ediyorsunuz. Bu türde çalışmaların artması gerektiği kanaatinde misiniz? Bir de kendi ağzından dinlemeli denir ya halkımız arasında. Bu tür böyle bir imkân sunmuş oluyor mu?

Evet. Hele ki sağlığındayken yaşayan bir yazarla yapmak, bilgileri ana kaynaktan almak açısından çok değerli. Ben takıldığım bir konu olduğunda her an Kıymetli Hocamı arayıp sorabiliyordum. Hayatını dinledikten sonra okurken hikayelerde, yazılarda bir şey dikkatimi çekse ana kaynaktan öğrenme imkânım oldu. Objektiflik açısından bu çok önemli.

Kıymetli Hocam Prof. Dr. M. Fatih Andı’ya gelince…

 “Okuldan değil hocadan mezun olunur.” diye bir söz vardır. Muhterem Hocam Prof. Dr. M. Fatih Andı ile çalışmak benim için çok büyük bir şans. Bu çalışma onun katkısı olmasa eksik kalırdı. Her daim tamamladı. Öğrencilerine çok iyi bir rehber, ilmini cömertçe sunan bir hocadır kendisi. Buradan sizin aracılığınızla kendisine bir kez daha teşekkürlerimi iletiyorum. İyi ki var.

Mustafa Kutlu’nun 29’u hikâye, 12’si deneme, 3’ü gezi türündeki eserlerinin, diğer türlerdeki 7 kitabının; dergiciliğinin, gazeteciliğinin, senaryolarının derli toplu bir değerlendirmesinin yapılmasının zorluğunu da ifade etmişsiniz ki bu bize de malumdur. Eserlerinin tek tek değerlendirildiği bir bölüm bu esere alınamamış. Mustafa Kutlu ile ilgili yeni bir eserinizi daha okuyacağız, diyebilir miyiz?

Tez üç bölümden oluşmaktaydı. Birinci bölümde Mustafa Kutlu’nun hayatı, ikinci bölümde yazarın bütün eserlerinin incelenmesi ve genel bir değerlendirmesi yer alıyor. Üçüncü bölüm ise Mustafa Kutlu’nun sanat ve edebiyat görüşlerini kapsamaktadır. Ekler bölümünde, Mustafa Kutlu ile yaptığımız 12 saatlik söyleşi de “Mustafa Kutlu’nun Kendi Anlatımıyla Hayat Hikâyesi” başlığı ile yer aldı. Bunun dışında “Arkadaşlarının ve Bazı Akademisyenlerin Gözünden Mustafa Kutlu” diye bir bölüme daha yer açtık. İçinde Mustafa Kutlu’nun bizzat verdiği isimler ile yapılan görüşmelerin yer aldığı bu çok özel bölüm de kitabın sonunda okuyucuyu karşılıyor. Hocanın söyleşi yaparken değindiği, özellikle değerlendirmem için verdiği birkaç yazı var. Onlar da kitapta yerini aldı.

Eserleri kısmını kitaba dahil etmedik. Çünkü bu halde bile oldukça hacimli bir kitap ortaya çıktı, 400 sayfa oldu. Sizin de ifade ettiğiniz gibi “Eserleri” kısmını daha sonra farklı değerlendirebiliriz diye düşündük. Her şey vaktini bekler. Kim bilir, bu kısmı çok yakında yeni bir kitap olarak göreceğiz.

Mustafa Kutlu “Hikâyelerinde bile yer yer ‘Ben meddah mıyım?’ diye okuruna sorar.” Sizce?

Evet. Bu ifadeyle karşılaşırız onun yazılarında. Hoca, tecahül-i arif yapmayı sever. Aslında bunun cevabı da içinde. Ta çocukluğunda babaannesinden dinlediği hikâyeler, Erzurum’da üniversitede olduğu yıllarda yakından tanıdığı ve dinleme imkânı bulduğu Meddah Behçet Mahir’in ondaki izleri her daim hissedilir.  O kaleminde, kelâmında her şeyi harmanlayarak, “Kutlu Hikâyeciliği” diyebileceğimiz kendine özgü bir tarz oluşturmuştur. Meddahlık farklı bir şey. O bir meddah değildir, o anlatma esaslı halk hikâyeciliğini andıran ancak modern tarzda hikâyeler yazan bir yazardır.

Mustafa Kutlu deyince aklınıza ilk gelen nedir, onunla ilgili şahsi kanaatleriniz nelerdir?

İstiklâl Şairimiz Mehmet Akif için söylenen şöyle bir cümle vardır: “Akif’in şiirleri güzeldir ama hayatı şiirlerinden daha müthiş bir şiirdir.” Ben de bu süreçte Mustafa Kutlu’yu tanıdıktan sonra aynı şeyi onun için düşündüm. Yazdığı hikâyeler güzel ama kendi hayat hikâyesi onlardan daha güzel. O yaşamadığı, görmediği bir şeyi anlatmamış. Yazdıklarına baktığınız zaman aslında hep kendi hayatının yansımaları olduğunu görürsünüz. Mustafa Kutlu’nun hayatı film gibi zaten. Küçük yaşta, 13 yaşında babasız kalıyor. Bu durum yani babasının ölümü, büyütüyor, olgunlaştırıyor onu. Hayatın yükünü rahmetli annesiyle beraber omuzluyor. Çok fedakâr bir insan. Sinemalarda kuruyemiş satıyor, hallerde kasalarla mal indiriyor. Resme yeteneği var, Güzel Sanatlar Fakültesine kayıt yaptırıyor ama sonra çeşitli sebeplerden oradan ayrılıyor. Sonra, Edebiyat Fakültesine Erzurum’a gidiyor. Hayatının dönüm noktalarından birisi oluyor Erzurum.

Bir davası var ve onun uğruna yaşıyor hep. Ya Tahammül Ya Sefer”deki dava delisi Kerim gibi.

Birebir görüştüğünüzde nasılsa toplum içerisinde de aynı. Bir söyleşi de öğrencilerin karşısına çıktığında da aynı Mustafa Kutlu. Yunus Emre gibi, derviş tabiatlı bir insan o.

Düsturu Hep İyilik, Güzellik Üzerine…

 Mustafa Kutlu hiçbir şey yazmasaydı Hüzün ve Tesadüf’teki “Bir şey yap güzel olsun” diye başlayan cümleler bile bence onu Mustafa Kutlu yapmaya yeterdi. Bunlar bir manifesto niteliğinde adeta.

” Bir şey yap güzel olsun. Huzura vesile olsun, rikkate yol açsın, şevk versin, hakikate işaret etsin.

Bir şey yap, doğru olsun. İnsanları yalanın ve yanlışın bataklığına düşmekten korusun. Rüzgâra ve akıntıya kapılmasın; kırılsın lakin eğilip bükülmesin.

Bir şey yap iyi olsun. Hizmetten, hürmetten, merhametten müteşekkil olsun. Kalpleri yumuşatsın; garibin, yolcunun, zayıfın derdine derman olsun.

Bir şey yap, adil olsun, haktan hukuktan ayrılmasın. Zalime haddini bildirsin, mazlumun payını versin.

Bir şey yap barış olsun. İnsanlar kin ve nefretten uzaklaşsın. Bombalar patlamasın, çocuklar ölmesin.”

Bu beş başlık şu an içinde yaşadığımız dünyanın durumunu da özetliyor aslında.

Kutlu, hep iyilik olsun güzellik olsun istiyor ve bunu önemsiyor. Hep güzelliği anlatmak onun amacı. Kitabı çalıştığımız bu uzun süreçte de ben onun şahsında hep onu gördüm.

Özellikle şunu merak etmekteyim. Mustafa Kutlu telefon bile kullanmaz, ödül almaya gitmemiştir, gösterişten uzaktır, samimidir. Hakkında pek çok çalışma var elbette ancak nehir söyleşi ile kendinden ilk defa bu kadar bahsedilmiş oldu. Böyle bir eser için ilk duygu ve düşünceleri ve eser ortaya çıktıktan sonraki duygu ve düşünceleri nasıldı?

Kitap Mustafa Kutlu’nun hayatını, sanatını, eserlerini detaylı olarak incelediğimiz monografik bir çalışmadır. Kutlu ile ilgili olarak bugüne kadar yapılan çalışmalarda genellikle yazarın sadece belirli yönleri ele alınarak, onlar üzerinde durulmuştur. Bunlar da onun eserlerinden yola çıkılarak yapılmış olan analizlerdir. Mustafa Kutlu hakkında, toplu olarak, onun her yönünü kapsayan bütüncül bir çalışma yapılmamıştır. Biz burada Mustafa Kutlu’yu tüm hayatından hikâyeciliğine, denemeciliğinden dergiciliğine kadar tüm yönleriyle bir bütün olarak ele aldık. Rahatlıkla Mustafa Kutlu’nun hayatının tüm ayrıntılarıyla yer aldığı tek kitap diyebilirim. Bunu özellikle ve onur duyarak belirtiyorum çünkü bu Muhterem Mustafa Kutlu’nun kendi ifadesidir. Daha kitaba başlarken “Hayatımla ilgili kimseye anlatmadığım şeyleri burada, bu kitapta sana anlatacağım.” diye altını çizmişti.

Nitekim de öyle oldu, söylediğiniz üzere her şeyi çok detaylı olarak anlattı. Sürecin her anında hep yanımda oldu. Baştan beri güzel bir çalışma olacağını biliyordu ve bunu ifade ediyordu. Nihayete erdikten sonra “Çok güzel bir çalışma oldu, çok beğendim.” dedi. Hatta tez savunmama katılamayacağı için, çalışmayla ilgili görüşlerini ifade eden bir video çekti. Orada da çalışmayla ve benimle ilgili çok onore edici cümleler kurdu. Çalışmayı çok başarılı bulduğunu, benim gayretlerime şahit olduğunu vurguladı. Çok mutlu oldum.

Mustafa Kutlu için mekânlar, insanlar, vakitler önemlidir. Yazılarını daha çok sabah vakitlerinde yazar. Kahvehaneler önemlidir. Söyleşiler için de vakit ve mekân önemli miydi?

Olmaz mı? Önemliydi tabiî ki. O erken saatlerde çalışmayı sever. Şu an hala yazmaya devam ediyor biliyorsunuz. Özellikle sabah namazından sonra yazar yazılarını. ”O saatte, namazdan sonra yazdıysam tamam, yazmadım mı gün içinde başka vakitte yazının başına geçemiyorum.” demişti bir görüşmemizde. Biz de aynı şekilde çalıştık. İstisnai durumlar hariç, öğleden önce hep erken saatlerde yaptık söyleşileri.

Edebiyat öğretmeni olarak ne yazsa okuduğum bir yazar tabi Mustafa Kutlu. Yeter artık, daha okumayacağım diyemedim. Her kurgusunda bir yenilik buldum. Eğin türkülerini ve Anadolu’yu sevdim. İlk aklıma gelen benim de “yerlilik” ve “verim”. Anadolu toprağı gibi münbit. Hikâyelerinin değil de sekiz ciltlik bir ansiklopedi çalışmasının ve dergicilik faaliyetlerinin onu çokça meşgul ettiğini söyleyebilir miyiz? (Türk Edebiyatı Tarihi/ Çizgi ile ifade edebileceğimiz Hareket/ Çölde açılan şemsiye- Dergâh.)

Evet. Özellikle ansiklopedi. Bu da başka bir uzun hikayedir aslında. 22 yıl sürmüş ve Mustafa Kutlu her şeyiyle ilgilenmiş.  Başlangıçta yayınevine gelir getirecek, Ahmet Kabaklı’nın Türk Edebiyat Tarihi gibi üç ciltlik bir yayın yapalım hem lise hem üniversiteye yönelik olsun düşüncesiyle çıkılır yola fakat bu düşünce daha sonradan büyür. 1976 Mart ayından itibaren fasiküller halinde yayımlanan ve tamamlanması çok uzun sürecek olan Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nin yayın kurulunda da yer alır.  Güzel ve kalabalık bir ekiple yola çıkılıyor ama sonra çok azalıyor sayı. Tabi iş onların üzerine kalıyor. Evet, omuzlarına kalıyor. Orada biraz serzeniş var. “Bitirmiş olmamız bir mucizedir. Çok büyük bir emek, akıl almaz. İsmail Kara, bunun destanı yazılmalı, der.” diye bahsetmişti görüşmemizde. Ansiklopedinin üçüncü cildinden itibaren yayın yönetmenliğini de kendisi yapar. Ansiklopedinin pek çok maddesini Mustafa Kutlu yazar, tashihinden mizanpajına kadar her şeyiyle ilgilenir. 1998 yılında tamamlanan ansiklopedi sekiz cilttir. Kitapta da kendisinin bundan “Ömrümü yedi “bahsettiği uzunca bir bölüm vardır:

Doğum tarihi, falan kitabın kaçıncı baskısı, Bulak baskısı bilmem neydi, ben bunları aklımda tutamam. Hafızam iyi değil. Hiç sevmediğim şeyler. Fakat işte geldi, beni buldu sonunda. Ben bunlarla uğraşmak zorunda kaldım.

Sekiz cilt. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi. Büyük boy sekiz cilt. Daha sonra ansiklopedilerin devri kapandı. Yeni baskı yapamadık, öylece kaldı. Bize maddi bir faydası olmadı. Ömrümü yedi o kadar.”

Hikâye dışında bu yukarıda bahsettiğiniz uğraşlar olmasa sadece bir alana yönelse… Nasıl olurdu acaba diye düşünmeden edemiyor insan? Bu halde bile 29 hikâye kitabı var. Sadece hikâye yazsaydı bu sayı ne olurdu? Düşünün artık!

“Sadeliğin İhtişamı.” Orhan Okay hocamız için olduğu kadar Mustafa Kutlu için de kullanacağımız muhteşem bir ifade diye düşünüyorum. Hikâyelerini yazarken rutin hayatı devam ediyordu ve biz Mustafa Kutlu’yu bu kadar yakından tanımıyorduk. Daha anlamlı hale geldi bu eserle birlikte okuduklarımız. Bir şey yapmışsınız güzel olmuş, doğru olmuş, iyi olmuş, adil olmuş, barış olmuş. Her hali ile yakından tanıdığınız için size sormak yerli yerince olacaktır diye düşünüyorum. Sizce Mustafa Kutlu’yu en çok yansıtan eseri hangisi?

*Ya Tahammül Ya Sefer. Okuyanlar bilir. Orada Dava Delisi Kerim var. Ona benzetiyorum ben onu hep. Mustafa Kutlu da ömrünü davasına adamış bir insan. Kendi için değil ülkesi, insanı için çalışmış hep. Hep verme kısmında hem de hiç karşılık beklemeden. Alma ile pek işi olmuyor.

Müspet ilimlere önem verildiği kadar sanata değer verilmeyişi… Geleneğin geleceğe taşınması… Hâlen haftada bir gün gazetede yazmaya devam ediyor olması, memleket sevdasından olsa gerek.  Ne dersiniz? 

Çok doğru bir tespit. Mustafa Kutlu hikâye anlatıyor ama onun anlatması gereken bir derdi var. Bu onun kendiyle ilgili bir dert değil. O yaşadığı toplumu, o toplumun insanını anlatmaya çalışıyor. Mustafa Kutlu, bu topraklara ait bir medeniyetin, bir kültürün taraftarıdır. İnsanımızın, bu medeniyeti ve kültürü tam anlamıyla tanıması için gayret göstermiş, hep kendi kültürümüze işaret etmiştir.

Ona sadece hikâye yazarı demek haksızlık olur. Mustafa Kutlu, hikâye yazarlığı, denemeciliği ve diğer alanlarda da yazdığı tüm eserleriyle Türk edebiyatında kendisine seçkin bir yer edinmiş, kendisinden sonra gelen pek çok sanatçıyı etkilemiş, hâlâ da etkilemeye devam eden bir yazardır.

Bu insan nasıl bu kadar her alanda kalem oynatmış, nasıl bu kadar velud olabilmiş? Nasıl bu kadar çok eser yazmış? Mustafa Kutlu’yu farklı yapan bu. 78 yaşında ve hâlâ üretmeye devam ediyor. Hep yazıyor. Onun hem kendi uzun hikâyesi hem de kaleminin hikâyeleri hâlâ devam ediyor.  Bir davası var ve onun uğrunda yaşamış. Dergâh Dergisi’ne ömrünü vermiş. Resimle ilgileniyor. Şartlar elverseydi ressam Mustafa Kutlu olarak görebilirdik onu. İçinde ukde kalmış, hâlâ resim yapıyor. Evinin duvarları onun resimleriyle süslenmiş. Çok özel bir yaratılışı var sanatkâr olarak. Hep veren el …insan olarak da hep yanındaki, yöresindeki insanları geliştiren, zenginleştiren birisi. Hâl ehli.

O bizim yaşayan klasiğimiz. İnsanlığa faydalı, güzel işler yapmak için uğraşmaktadır.

Bu süreçte Mustafa Kutlu’nun hayatı hakkında bir sürü detay edindiniz? Nasıl biri Kutlu, öne çıkan özelliği ne?

“İnsana rast gelesin” diye dua niteliğinde çok sevdiğim bir söz vardır. Mustafa Kutlu çok güzel bir insan. İçi dışı aynı. Birebir de görüştüğünüzde nasılsa en kalabalık programlarda da aynıdır. Konuşması, tavrı, her şeyi aynı. Farklı bir ortama girdiğinde onda zerre miktar bir değişim göremezsiniz. Hal ehlidir. Çok konuşmaz. Sohbeti de yazıları gibidir. Samimidir. Az ama öz konuşur. Sözü dolandırmaz, hoşuna gitmeyen bir durum varsa onu nahif bir şekilde karşısındakini incitmeden ifade eder.

Mustafa Kutlu çok dakik bir insan, görüşmelerini çok önemser. Özel olarak hazırlanır. Karşıdaki insana çok değer verir. Benim bu çalışmayı yaptığım süreçte o kadar çok destek oldu ki bana. Evinde kütüphanesi olmadığını söylemiştim. Elinde bulunan o kendisi için değerli olan bütün özel kitapları benimle paylaştı faydalanmam için. Bu kitapları “git, bul, oku!“ demedi. Kendi kütüphanesini bana açtı.

Nerede yeni bir yazı çıksa, konuyla ilgili bir kaynak görse hemen arayıp onu söyledi. ”Böyle bir yayın çıkmış, onu görmen sana katkı sağlar” şeklinde değer katacağı, zenginleştireceğini düşündüğü her şeyi cömertçe paylaştı.

Mustafa Kutlu çok kibardır. Aradığı zaman direkt söze girmez öncesinde mutlaka müsait olup olmadığını sorar ve ona göre konuya girer. Elinde çantası olduğu zamanlar çok defa almak istedim ama asla taşımama izin vermedi, çantasını kendi taşır. Programlar uzayınca, rahatsızlığından dolayı bazen ayak ayak üstüne atmak zorunda kalıyor. Bunu yaparken mutlaka dinleyiciye durumu izah etme gereği duyuyor, onlara olan saygısından.

O tam bir Anadolu insanıdır, Anadolu irfanının bütün inceliklerini onun ve ailesinin şahsında görebilirsiniz. Eşi Sevgi Kutlu Hanımefendi de çok muhterem bir gönül. Mustafa Kutlu’dan bahsederken onu anmasak, konuşmamız eksik kalır diye düşünüyorum. Mustafa Kutlu yaptığımız söyleşide eşi Sevgi Hanımdan bahsederken “Bir mucize Sevgi Hanım, benim hayatıma girmiş tam anlamıyla bir mucize “diye sevgiyle ve minnetle bahsetti hep adı geçtiğinde.

Bu çalışma dolayısıyla Hocanın evine birkaç defa gittim. Her defasında Sevgi Hanım o kadar güzel ev sahipliği yaptı, o kadar güzel ağırladı ki…Bizim misafirperverliğimizin, değerlerimizin güzelliğini onun şahsında, mütevaziliğinde bir kez daha yaşamış oldum. Mustafa Kutlu ve ailesi tevazu abidesi, bizim kültürel değerlerimizi yaşatan çok güzel insanlar.

Mustafa Kutlu hocamız ile uzun soluklu bir çalışma yaptınız. Bu süreçte onun farklı anlarına şahit oldunuz. Hayatı hakkında bilmediğimiz ve sizin de ilk kez öğrendiğinizde hoşunuza giden örnekler verebilir misiniz?

Evinde kütüphanesi yok. Kitap biriktirmekten hoşlanmıyor, hepsini okuduktan sonra hediye ediyor. Hatta bir görüşmemizde eşi Sevgi Hanıma yönelerek “Sevgi Hanım bir yazar eşi olarak bu açıdan şanslı” diye latife yapmıştı. Sadece kendisi için özel anlam ifade eden, birkaç kitabı özel olarak muhafaza ediyor.

İstanbul’u uzun süre, yürüyerek karış karış dolaşmış ve bu geziler sırasında notlar almış. Fakat işin ilginç tarafı bugün içinden üç gezi yazısı kitabı çıkan bu notları yıllarca unutmuş. Bir vesile ile bulunca bugün severek okuduğumuz kitaplarını yayımlamış.

Çok çalışmaktan dolayı pek gezme fırsatı olmamış. Şu an onun pişmanlığını yaşıyor. Bunu yer yer dile getiriyor.

TV izlemeyi seviyor, yeni çıkan dizilerin ilk bölümlerini mutlaka izliyor ve onları değerlendiriyor. Mustafa Kutlu aslında yaptığı tespitlerle şu an çok revaçta olan film okumalarını çok başarılı bir şekilde yapıyor.

Teknolojiye karşı mesafeli. Bilgisayar, cep telefonu kullanmıyor. Telefon numaralarının kayıtlı olduğu bir defteri var. Görüşmemi istediği kişilerin numarasını verirken cebinden bir telefon defteri çıkardı ve telefon numaralarını oradan not ettirdi bana. Bu konuyla ilgili bir anekdotu paylaşmak isterim burada: Bir gün beni aradı, tramvaydaydım o esnada. Söyleyeceklerinin önemli olduğunu belirterek not almamı istedi. Ben de durumumu ifade ettim, tam sonra görüşelim diye kapatacakken “Hocam ses kaydı alalım, sonra ben yazıya geçerim.” dedim nasıl yani telefonda konuşurken mi diye sordu, akabinde “Allah Allah “diyerek gülmüştü.

Araba kullanmayı bilmiyor, buna bağlı olarak da şimdiye kadar hiç arabası olmamış.

İlk zamanlar şiir de yazmış. Bunu öğrendiğimde ve bir dergide yayımlanmış şiirine ulaştığımda şaşırmıştım. Ama sonra şiire devam etmemiş. Ben inanıyorum ki bu alanda ilerlese bugün şiirleri dillere destan, dizeleri hikayelerde paylaşılan Şair Kutlu’yu da severek okuyor olacaktık. Çünkü başladığı her işi başarıyla sonuçlandırmasını bilmiş bir insan. Şiirde de adından çokça söz ettirirdi.

Hoca sevdiği kişilerden bahsederken yüzüne çok yansıyor. Konuşmalar esnasında Nurettin Topçu’yu, Orhan Okay’ı ve Ezel Erverdi’yi anlattığı kısımlarda bunu çok rahat gözlemlediğimi söyleyebilirim.

Emrivakileri sevmiyor. Uzak tarihli planlamalar yapmıyor. Bir planlama yapacağımız zaman bir hafta sonrası için yapılacak planın bile onun için çok uzun bir tarih olduğunu söylerdi

Kitap kapaklarını kendi tasarlıyor. Resim sevdası bugün hala devam ediyor. Evinin duvarları Mustafa Kutlu’nun tabloları ile güzelleşmiş. Hareket dergisine hikâye değil de desen göndererek başlıyor. 1968’in Nisan ayında kapakta bir deseni yayımlanır. Dedesi Mustafa Nedim Efendi, musikişinas imiş hem de hattat, bu sanat eğiliminin ondan kendisine intikal ettiğini söylüyor.

Çok çalışkan ve velud bir yazar. Hikâyelerini bir oturuşta yazıyor, sonra dönüp bir daha okumuyor.

Yazılarını sabah erken saatte ve elle yazıyor Sabah yazmadıysam o gün bir daha yazmıyorum diyor.  Bugün hala yazmaya devam ediyor.

Bunların dışında eklemek istediğiniz bir şey varsa buyurun.

Mustafa Kutlu ile ilgili böyle bir çalışmayı yapmak bana nasip olduğu için çok mutluyum. Onun gibi kıymetli bir yazarı, güzel bir insanı bu kadar yakından tanımanın ve hayatını kitaplaştırarak herkese ulaşmasına vesile olmanın değerini kelimelerle anlatamam. Bu çok güzel bir duygu. Çok severek çalıştım ben. Hiç bu kitabı yazmasaydım, tez hiç olmasaydı Mustafa Kutlu gibi güzel bir insanı tanımak her şeyin üzerinde. Ondan çok şey öğrendim, çok şey kattı bana. Babam gibi. Bundan dolayı buradan da Muhterem Hocama gönül dolusu teşekkürlerimi sunuyorum. O iyi ki yazmış, iyi ki onu okuyoruz.

Bu eser vesilesiyle tekrar size ve Mustafa Kutlu’ya sağlıklı, uzun ömürler diliyoruz. İyi ki varsınız.

Teşekkür ederim. Siz de…

1980 Amasya doğumlu. İlkokul yılları babasının köy öğretmeni olması vesilesiyle masallarla köylerde geçti. Ortaokul ve liseyi, Amasya Suluova Anadolu İmam Hatip Lisesinde okudu. Uludağ Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Hemen ardından 2003 yılında Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tezsiz Yüksek Lisans bölümünü bitirdi ve aynı yıl Bartın’da edebiyat öğretmeni olarak göreve başladı. 2003 yılında Bartın’da başlayan edebiyat öğretmenliği vazifesi İstanbul Üsküdar Hakkı Demir Anadolu İmam Hatip Lisesinde devam etmektedir. Kitabı, tabiatı temaşayı ve yazmayı bırakamıyor. Çeşitli dergilerde, kültür sanat edebiyat sitelerinde şiir, hikâye, deneme ve biyografiler yazıyor. Nasip, sabır, şükür ve hayret makamında gücü yettiğince yazmaya devam edecek. İki çocuk annesi.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir