Bize etraflı olarak kendinizi tanıtır mısınız?
1968 yılında Afyon-Sandıklı ilçesi Ekinhisar Köyü’nde dünyaya geldim. Köyde doğup büyümem kişiliğimi oluşturan önemli etmenlerden biridir. İlkokulu köyümde bitirdim. Daha sonra 1980 yılında Almanya’da işçi olarak çalışan ailemin yanına gittim. Ebeveynleri işçi olarak Avrupa’ya göç etmek zorunda kalmış ailelerin geride bıraktıkları çocuklardanım. 1970’li yıllarda benim gibi bu kaderi yaşayan yüzbinlerce çocuktan biriyim. Bu konu beni derinden etkilediği için üzerinde durmak istiyorum. Üç yaşındayken annem, bir yıl sonrasında da babam Almanya’ya gitti. Bu yüzden küçük yaşta bir çocuğun anne ve babasından uzakta yaşamasının ne demek olduğunu gayet iyi bilirim. Anne babaya ihtiyacımız olduğu, büyüme-gelişme döneminde onlardan uzakta olmak çok acı vericiydi. İzne geldiklerinde bir ay boyunca cenneti yaşardık. İzin dönüşü ise bizim için tam bir felaketti. Üzüntüden boğazım düğümlenir, konuşamazdım. Özlemimiz o kadar derindi ki gökyüzünde bir uçak gördüğümüzde anne ve babamıza selam gönderir, el sallardık. İzne geldiklerinde onlardan bizi bavula koyup götürmesini isterdik. Bu konuda söylenecek ve anlatacak çok şey var. Belki bir başka söyleşide bu konulara ayrıntılı olarak değinebiliriz.
Almanya’ya 1980 yılında gittim. Orada ortaokulu bitirdim. 1980’li yıllarda Almanya’da yabancı düşmanlığının artması üzerine anne ve babamın işsiz kalması nedeniyle 1984 yılında Türkiye’ye kesin dönüş yaptık. Aydın-Nazilli’ye yerleştik ve Nazilli Kız Meslek Lisesinde öğrenimime başladım. Lise öğrenimim sonrasında 1987’de Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Almanca Bölümü’nü kazandım. Üniversite lisans eğitimim sonrasında çok kısa sürse de çok acı bir şekilde bitse de çok mutlu ve renkli bir evlilik yaşadım ve iki evladım dünyaya geldi. Eşimin bir trafik kazasında vefatı nedeniyle bir süre baba ocağında kalıp iş nedeniyle Van’a yerleştim. Yüksek lisans eğitimimi Yüzüncü Yıl Üniversitesinde, doktora eğitimimi Erzurum Atatürk Üniversitesinde tamamladım. Hâlen Aydın Adnan Menderes Üniversitesinde akademik görevime devam etmekteyim.
Almanya’da ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
Almanya’da ilk olarak yaşadığım zorluklardan biri Almanca bilmemem ve arkadaşlarımın olmamasıydı. Annem babam tek odalı bir evde yaşıyordu. Benim gitmemle kişi başına düşen yaşam alanı daraldığı için yeni bir eve geçinceye kadar dört ay Tevfik Başar’ın yönetmenliğini yaptığı “Kırk Metre Kare Almanya” filminde olduğu gibi tek odalı bir evde yaşamak zorunda kaldık. Oturma izni alabilmem için daha büyük bir evde yaşamamız gerekiyordu. Bu nedenle okula da geç başladım. Tek başıma parka gider, bisiklete binerdim. Babam bildiği kadarıyla bana Almanca öğretmeye çalışır, birlikte kâğıt oyunları oynardık. Zamanla arkadaşlar edindim ve yaşadığım ortama alıştım. Her ne kadar ortama alışmış olsam da bir yıldan fazla her gece rüyamda köyümü ve geride kalan kardeşimi görürdüm. O dönemde Türk öğrenciler olarak birleştirilmiş Türk sınıflarında öğrenim görüyorduk. Belirli derslere Alman öğretmenler giriyor, onun dışında Millî Eğitim Bakanlığınca görevlendirilmiş Türk öğretmenler derslerimize giriyordu. Bizzat yabancı düşmanlığı görmedim ancak sosyal hayatın dışındaydık, Almanlarla yakın değildik.
Türkiye’ye döndüğünüzde intibak güçlüğü çektiniz mi?
Evet, istemeden de olsa bir başka ortamda yeniden yaşamaya başlamanın çok çeşitli zorlukları oluyor. Nazilli benim için bilmediğim bir şehirdi. Çocukluğumdan beri okumaya ve öğrenmeye meraklıydım. Kız meslek lisesinde lise eğitimime başladım. Almanya’da okula geç başlamak zorunda kaldığım gibi lise dönemimde de denklik işlemleri, yerleşme gibi nedenlerden dolayı geç başlayabildim. Geç başlamanın zorluklarını sınıfta yaşadım. Gruplaşmalar ve arkadaş seçimleri çoktan yapılmıştı. Kendimi yalnız ve yabancı hissettim. Hatta bir gün sınıfta ağlamıştım. Sınıf öğretmenim teselli etmiş, beni ne kadar çok sevdiklerini söylemişti. Daha sonra arkadaşlarımın yardımı ile alıştım. İntibak konusunda bir diğer konuya değinmek istiyorum. Almanya’nın eğitimi ile Türkiye’deki eğitim arasında çeşitli farklar söz konusu. Mesela Almanya’da öğrenciler konuşmak için izin istemeden yerlerinden kalkmadan soru sorabilir ya da cevap verebilirler. Tarih öğretmenim ayağa kalmadığım için beni azarlamıştı, durumu kendisine anlattığımda da kabullenememişti. Bu anım kötü anılarımdan biridir. Bir başka konu ise Almanya’da tüm öğrenciler el yazısı yazar. Almanya’ya gittiğimde el yazısı yazamamanın zorluğunu yaşarken Türkiye’de ise edebiyat öğretmenimin el yazımı çivi yazısına benzetmesi nedeniyle düz yazıya dönmekte zorlanmıştım.
Almanya ile bağlarınız kopmadı galiba, doktora teziniz de oradaki Türk çocuklarıyla ilgiliydi. Hatta Hip Hop kültüründe Almanya’daki Türk gençlerini çalıştınız.
Almanya ile bağlarım güçlü bir şekilde devam ediyor. Akademik kariyerimde de göç olgusunu, özellikle de gençlerle ilgili konuları çalıştım. Doktora tezim Almanya’da çoğunluğu Türk gençlerinin oluşturduğu, dünyada yeni oluşan bir dil olarak kabul edilen “Kanakça” üzerineydi. Doçentlik çalışmamda ise yine “Küçük İstanbul” olarak adlandırılan Berlin-Kreuzberg’de Türkleri Alman ırkçılarından korumak amacıyla oluşturulmuş Almanya’nın en büyük çetelerinden biri olan 36 Boys’u çalıştım.
Bu konu hakkında bize bilgi verir misiniz?
Memnuniyetle. Bu konular maalesef Türkiye’de yeterince bilinmiyor. Yurt dışındaki kişilere sadece döviz getiren, kendilerini beğenmiş “Almancılar” gözüyle bakılıyor. Elimden geldiğince 63 yıllık göç geçmişi olan Türklerin yaşanmışlıklarına/özlemlerine dile getiremediklerine tercüman olup seslerini duyurmaya çalışıyorum. Çalışmalarımın büyük bir kısmını göç olgusu oluşturuyor. Bunda işçi çocuğu olmamım rolü büyük. Onları daha iyi anlayabiliyorum. Avrupa’da işçi olarak yaşayan tüm işçiler birinci nesilde dil sorunu yaşadılar. Kendilerince yeni, kırık dökük bir Almancayla yaşamlarını sürdürdüler. Almanların “Gastarbeiterdeutsch” olarak adlandırdıkları misafir işçi dilini konuştular. İkinci nesilde durum değişti. Büyük bir kısmı Türkiye’de doğup büyümüş ilk kuşak işçilerin çocukları küçük yaşta Almanya’ya getirildiler. Bir kısmı da Almanya’da doğan bu çocuklar Almancayı ebeveynlerine göre daha iyi öğrendiler. Hatta onlara tercümanlık yaptılar. Gettolarda yaşayan ve Almanlar tarafından ötekileştirilen bu gençler yeni bir dil oluşturdular. İfade ettiğim gibi doktora çalışmam olan bu konu “Almanya’daki Göçmen Gençlerin Dili Kanakça” adıyla Almanya’da basıldı. Aynı kitap Türkiye’de “Almancı Gençlerin Dili Kanakça” olarak Türkiye’deki okuyuculara sunuldu. Kitapta ayrıntılı olarak göç, yaşanan zorluklar, nesiller, bu yeni dilin oluşumu, özellikleri ve kullanım alanlarına ayrıntılı olarak değinildi.
Türkiye’de “36 Boys” ve Hip Hop kültürünü rap müzikle ilgilenen gençler yakından biliyorlar. Yabancı düşmanlığına karşı oluşturulan bu çete, kendi aralarında birlik ve dayanışmanın en güzel örneğini sergilediler. Bir zamanlar bu çeteye dâhil olan gençler günümüzde en az 45 yaşın üstündeler ve çok iyi yerlerde gençlere örnek konumdalar. Çete üyelerinden Rapçı Killa Hakan, yönetmen Neco Çelik, grafitti sanatçısı Şenol Kayacı ve Avrupa’nın önemli yemek şeflerinden olan Tim Rau’nun isimlerini zikredebiliriz. Kitabımız “Hip Hop Kültürü Kreuzberg ve 36 Boys” adıyla basıldı. Çalışmalarımda görüldüğü gibi Almanya’daki Türklerle ilgili konular ilgi alanıma giriyor, bunları yakından takip ediyorum ve ömrüm olduğu sürece de takip edeceğim.
Genç yaşta eşinizi bir trafik kazasında kaybetmişsiniz. İki çocuk yetiştirdiniz, benim tanıdığım kadarıyla vatana millete hayırlı, terbiyeli çocuklar. Çok zorluklar yaşamışsınızdır ama bir kısmını bizimle paylaşır mısınız?
Genç yaşta tek ebeveyn olmanın tüm zorluklarını yaşadım diyebilirim. Bildiğiniz gibi Türkiye’de kadın olmak başlı başına bir problem. Her alanda sorunlarla karşılaşmak mümkün. Eşini kaybeden kadın ve küçük çocukları, devlet tarafından sosyal güvence altına alınmalı, maddi ve manevi destek sağlanmalıdır. Çocuklarımın bugün meslek sahibi ve topluma yararlı birer birey olmasında çalışan bir anne olmamın katkısı büyüktür. Bu süreçte ailem ve yakın dostlarım destek oldular.
Ben sizi 2011’de Van’daki bir yemek sempozyumunda tanımıştım. Diğerlerinden farklıydınız. Daha sonraki birkaç sempozyumda daha beraber olduk. Ankara’ya geldiğinizde görüşürdük. İleri bir yaşta Erzurum’a gidip gelerek kısa sayılabilecek bir sürede doktoranızı tamamladınız. Kadro almanızda zorluklar yaşadınız ama başardınız. Kızlarımıza tavsiyeleriniz nelerdir?
Akademik görevim nedeniyle doktoraya geç başlayabildim. Bir kadın olarak Erzurum’a doktora derslerine gidip gelmek oldukça yorucu bir süreçti. 2011 Van depremi nedeniyle üniversitemizde eğitime ara verilince Erzurum’da bulunduğum sürede doktora derslerini tamamladım. Kadro almamda zorlu bir süreç yaşadım ama pes etmedim. Her zaman daha büyük başarıları hedefledim. Kadınlarımızın mutlaka birer birey olarak ekonomik özgürlüklerini elde etmeleri gerektiğini savunuyorum. Özellikle aileler çocuklarını yetiştirirken daha hassas olmalıdırlar. Kadınların kurban olduğu, kız çocuklarının canice öldürüldüğü günümüzde çocuk eğitimi üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Cinsiyet eşitsizliğine, erkek egemenliğine ve akademik alandaki mobinglere son verilmesini diliyorum.
Bundan sonraki hedefiniz nedir?
İnsan yaradılışı gereği hep iyiyi ve daha fazlasını ister. Akademik alanda hedeflerime ulaşmak, tecrübelerim doğrultusunda öğrencilerime faydalı olmak istiyorum. İmkânlar dâhilinde yeni ülkeler ve yeni kültürler tanımak istiyorum.
Yazın katıldığınız Orta Asya gezisi hakkında bilgi verir misiniz?
Yaz tatilinde yıllardır hayalim olan ata topraklarını görme imkânım oldu. Semerkant, Buhara, Hive, Kızılkum Çölü, Amu Derya, Taşkent ve Tanrı Dağları gördüğümüz yerler arasında. Özbekistan zengin tarihi, sıcakkanlı, misafirperver insanlarıyla kendinizi yabancı hissetmeyeceğiniz bir ülke. Geleneksel giysileri ve Özbek pilavıyla ünlü. Eşsiz mimari yapıları ve tarihi kalıntılarıyla turistler için bir çekim merkezi. Eski İpek Yolu üzerinde yer aldığı için tarih boyunca çeşitli kültürlerle etkileşim içinde olmuş, mutlaka görülmesi gereken ülkelerden biri. Türk dizilerinin rağbet gördüğü, gençlerin çoğunun Anadolu Türkçesini konuştuğu kardeş ülke. Turkuaz ve mavi renklerin hâkim olduğu ipekli rengârenk kıyafetleriyle âdeta masal dünyasından çıkmış hissi uyandırıyor.
Kazakistan gezimiz Hoca Ahmet Yesevi’nin doğduğu Sayram’la başladı. Çimkent, Otrar, Cüynek, Türkistan, Sır Derya, Kızılorda, Dede Korkut Oğuz Yabguluğu ve Türkistan’la son buldu. Kazakistan dünyanın en büyük 9. ülkesi. Yeraltı kaynakları bakımından zengin. Bulunduğu coğrafya gereği farklı kültürlerle etkileşim hâlinde olmuş. Kazakistan’ın Türk kültürüyle birçok ortak noktası var. Bu nedenle ata toprakları olan Kazakistan bizler için önemli. Kendine özgü kültürü ve doğal güzellikleriyle dünyada muhakkak görülmesi gereken ülkelerden biri. Bu Türkistan gezisi bana çok şey kattı; âdeta kendimi bilme, özümü bulma yolculuğum oldu.
Meryem Hanım, bize zaman ayırıp bizleri bilgilendirdiğiniz için çok teşekkür ederim.
Ülkü Hanım, ben de bana bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.

“Tebrikler Ülkü Abla!”
Bir kutup yıldızı nice kızlara,
Bir deniz feneri Meryem Hoca’ya,
Işık oldu yazın, yaydın cihana,
Gönülden tebrikler, can Ülkü Abla!
-M.Saîd KONEVî-