Mâverâünnehir bölgesinin önemli şehirlerinden biri olan Semerkant, Türk-İslâm medeniyetinin hafızasında yalnızca bir şehir değil, aynı zamanda onu, bazen mavi kubbelerin göğe açıldığı bir ilim kapısı, bazen rasathanelerde kâinatı okuyan bir hikmet merkezi, bazen de medreselerinde insan yetiştiren büyük bir irfan mektebidir. Bu sebeple Semerkant denildiğinde insanın zihninde sadece tarihî yapılar değil; ilim, hikmet, irfan, marifet, mâneviyat, sanat ve estetik gibi hususlar birlikte canlanmaktadır. Belki de bundan dolayı klasik kültür dünyası, bu şehri çoğu zaman sıradan bir şehir gibi değil, sembolik olarak öte alemlere ve göğe yakın bir medeniyet tasavvuru olarak görmüştür. İşte tam burada Hümâ kuşunun sembolik dünyası Semerkant’ın ruhuyla birleşir.
Hümâ kuşu, eski Türk ve İran kültüründe mutluluğun, kutun ve yüksek talihin sembolü kabul edilmiştir. Yere hiç konmadığına inanılan bu efsanevî kuş, semalarda dolaşır; gölgesi kimin üzerine düşerse ona devlet, hikmet ve baht getirdiğine inanılır. Fakat Hümâ’nın asıl anlamı yalnız dünyevî talih değildir. O aynı zamanda insanın sıradanlıktan kurtulup yüksek bir hakikate yönelmesini temsil eder. Bu yüzden divan şiirinde Hümâ bazen devlet kuşu, bazen hikmetin sembolü, bazen de ulaşılması güç mânevî mertebelerin metaforu olarak kullanılmıştır. Çünkü Hümâ, erişilmesi zor bir mânevî yüksekliğin de sembolü olarak da kabul edilir. Bu yönüyle bakıldığında Semerkant ile Hümâ arasındaki ilişki tarihî olmaktan çok medeniyet tasavvuruna dayanan estetik bir ilişkidir. Semerkant’ın göğe yükselen turkuaz kubbeleri, rasathaneleri ve ilim halkaları, adeta Hümâ’nın gölgesinin düştüğü bir şehir hissi uyandırır. Çünkü şehir, yalnız zenginlik veya siyasî ihtişamla değil; ilimle de yükselmiştir. İpek Yolu’nun merkezinde bulunan bu kadim şehir, asırlar boyunca doğu ile batıyı birbirine bağlayan büyük bir kültür havzası hüviyeti arz eder. Çin’den gelen ipekler, Hint coğrafyasından gelen baharatlar, İran’dan taşınan sanat anlayışı ve Horasan’dan yükselen ilim halkaları burada buluşmuştur. Fakat Semerkant’ı asıl büyük yapan şey ticaret değil; bilgiyi medeniyete dönüştürebilmiş olmasıdır. Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, tasavvuf, dil, matematik ve astronomi gibi alanlarında yetişen büyük âlimler, şehrin ilmî karakterini şekillendirmiştir. Özellikle İmam Mâtürîdî gibi isimler, akıl ile nakli mezceden düşünce anlayışıyla Semerkant’ı yalnız bir eğitim merkezi değil, aynı zamanda bir tefekkür merkezi hâline getirdi. Burada ilim sadece ezberlenen bilgi değil; insanı olgunlaştıran bir hikmet olarak görülüyordu. Belki de bu yüzden Semerkant’ın ilmî atmosferi, klasik düşüncede maneviyata, semaya yükselen bir irfan iklimi gibi tasvir edilmiştir.

Bir dostumun hatırlatmasıyla Semerkant’ı Emîn Me’lûf’un (Amin Maalouf) aynı isimli meşhur romanından da öğreniyoruz. Yazar, Hayyam’ın çok berrak diliyle bu beldenin bir dünya cenneti olduğunu en güzel şekilde tasvir etmeye çalışıyordu. Ona göre rubailerin minyatürlerini resmeden nakkaş, büyük ihtimalle Semerkant’ın bağ ve bahçelerini hayal ederek sanatını icra etmişti. Ne diyordu Hayyam: “Bu kentten asla nefret etmeyeceğim, bu serin gece son gecem olsa bile.” Rubailer ve Hayyam’ın hayatı birlikte düşünüldüğünde, Semerkant onun zihninde ilim, düşünce özgürlüğü ve medeniyet merkezi olarak görülmektedir.
Ziyaret vesilesiyle Semerkant’a gelen insan, sıradan bir şehre değil; zamanın içinden süzülerek bugüne ulaşmış büyük bir medeniyet hafızasına yaklaştığını hisseder. Verimli ve bereketli toprakların geniş sessizliği içerisinden birdenbire yükselen turkuaz kubbeler, sanki yalnız taş ve çiniden yapılmış mimarî eserler değil; göğe doğru yükselen bir düşüncenin, bir hikmet arayışının şekle dönüşmüş hâlidir. Gün doğumunda Registan Meydanı’nın üzerine düşen ışık, asırlar boyunca burada dolaşan âlimlerin, dervişlerin ve talebelerin ayak seslerini yeniden duyulur hâle getirir gibidir. Bu şehirde insan bazen tarihin değil, zamanın kendisinin yavaşladığını düşünür. Çünkü Semerkant’ta taş bile konuşur. Çinilerde yalnız estetik değil; matematik, geometri ve sonsuzluk fikri vardır. Kubbelere bakarken insanın zihninde sadece mimarî ihtişam değil, semaya yönelen bir medeniyet tasavvuru belirir. Belki de bu yüzden klasik şairler ve sûfîler, Semerkant’ı sıradan bir şehir olarak görmemiştir. Onlar için Semerkant, göğe yakın bir hikmet merkeziydi. İşte tam burada Hümâ kuşunun sembolik dünyası bu şehirle birleşir.
Böyle bir atmosfer içerisinde yetişen büyük isimlerden biri de çok yönlü âlim ve düşünür olan Muhammed b. İsmail el-Buhârî’dir (ö. 256/870). Her ne kadar Buhârî’nin doğrudan Buhara ile özdeşleşen ilmî şahsiyeti öne çıksa da onun temsil ettiği hadis medeniyeti Semerkant ve Mâverâünnehir havzasının ortak ilmî iklimi içerisinde şekillenmiştir. Buhârî’nin hadis toplamak için gerçekleştirdiği uzun yolculuklar düşünüldüğünde, onun aslında İslâm medeniyetinin hafızasını korumaya çalışan büyük bir ilim adamı olduğu daha iyi anlaşılır. O, yalnız rivayet nakleden bir muhaddis değildi; bilgiyi güvenilirlik ilkesiyle koruyan bir medeniyet, usûl ve sistem anlayışının temsilcisiydi.
Bugün modern dünyada bilgi hızla çoğalırken hakikat duygusunun zayıflaması, Buhârî’nin metodolojisini yeniden düşünmeyi daha anlamlı hâle getiriyor. Çünkü onun ilmî tavrı, bilginin sadece aktarılması değil; doğrulanması gerektiğini de öğretiyordu. Bu yüzden 11-13 Mayıs tarihleri arasında Semerkant’ta “Buhârî’yi Yeniden Düşünmek” sempozyumu gerçekleştirildi.
Sempozyum mekân olarak Özbekistan’ın tarihî ilim merkezlerinden Semerkant’ta yapıldı. Ev sahipliğini İmam Buhârî Uluslararası İlmî Araştırmalar Merkezi yaptı. Hadis Tarihi Derneği ve TİKA iş birliğiyle düzenlenen “Uluslararası Akademik Hadis Tarihi Toplantıları-I: Buhârî’yi Yeniden Düşünmek” başlıklı sempozyum, 11-13 Mayıs 2026 tarihleri arasında geniş katılımla icra edildi.
Türkiye ve Özbekistan başta olmak üzere farklı ülkelerden akademisyenlerin katıldığı sempozyumda, İmam Buhârî’nin ilmî mirası çok yönlü biçimde ele alındı. Program kapsamında Buhârî’nin hadis metodolojisi, rivayet sistemi, fıkhî yaklaşımı, ahlâk ve zühd anlayışı, eserleri, eserlerin yazma nüshaları, şerh literatürü ve modern dönemde Buhârî’ye yöneltilen eleştiriler ve istismarı gibi pek çok konu tartışıldı.
Sempozyum hakkında biraz daha geniş bilgi verecek olursak, sempozyumun açılışı İmam Buhârî Uluslararası İlmî Araştırmalar Merkezi Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Otabek Muhammadiyev’in konuşmasıyla başladı. Daha sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İrfan Aycan, Hadis Tarihi Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ferhat Gökçe ve Hadis İlmi Yüksek Okulu Rektörü Dr. Barot Amonov tarafından birer açılış konuşması gerçekleştirildi. Daha sonra oturumlara geçildi.
Sempozyumun ilk oturumunda Buhârî: Tarihsel Bağlam başlığı altında Buhârî’nin yaşadığı dönemin tarihsel ve sosyo-kültürel arka planı ele alındı. Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar; Metin, Tarih ve Toplum: Buhârî’nin Sosyo-Kültürel Değeri Üzerine Bir Analiz adlı tebliğiyle Buhârî’nin toplum ve metin ilişkisi içerisindeki konumunu ve sosyo-kültürel değeri değerlendirirken, Prof. Dr. İrfan Aycan; İlk Dönem Siyasi Hadiselerin Buhârî’ye Yansımaları başlıklı tebliğiyle ilk dönem siyasi hadiselerinin Buhârî’ye yansımalarını tahlil etti. Doç. Dr. Otabek Muhammadiyev; Hicrî I-III. Yüzyıllarda Semerkant ve Buhâra’dan Yetişen Muhaddisler başlığı altında hicrî ilk üç asırda Semerkant ve Buhara havzasında yetişen muhaddisleri ele aldı. Dr. Yıldıray Kaplan ise, Buhârî’nin Fiten Bölümü -Tahlil ve Analiz adlı tebliğiyle Buhârî’nin fiten bölümü inceleyip analiz etti.
Programın ikinci oturumu Buhârî Nüshaları, Şerhleri ve Literatürü başlıklı bölüm oldu. Bu oturumda Prof. Dr. Bünyamin Erul; Sahîh-i Buhârî’nin Günümüze İntikal Eden Tam Bir Nüshası Üzerine adlı tebliğiyle Sahîh-i Buhârî’nin günümüze ulaşan tam nüshaları üzerine değerlendirmelerde bulunurken, Arafat Aydın Sahîh-i Buhârî’nin Süleymaniye Kütüphanesindeki Bazı Kadim Yazma Nüshaları Üzerine Kadikolojik Bir İnceleme adlı tebliğiyle de Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki kadim yazma nüshaları üzerine yaptığı incelemeyi sundu. Dr. Barot Amonov; “Sahîhu’l-Buhârî” Şerhleri – “Fethu’l-Bârî” ve “Umdetü’l-Kârî” Eserlerinin Tasnifi Hakkında İlmî Yaklaşımlar adlı tebliğiyle Buhârî’nin Fethu’l-Bârî ve Umdetü’l-Kârî şerhleri üzerinden Buhârî literatürünün gelişimini değerlendirdi. Ardından bu oturumda Arş. Gör. Musa Eşit; Türkiye’de İmam Buhârî Araştırmaları -Bibliyografya ve Değerlendirme, Doç. Dr. Muhammet Ali Asar; Türkiye’de Sahîh-i Buhârî Tercümeleri: Mehmed Sofuoğlu’nun “Sahîh-i Buhârî ve Tercümesi” Özelinde Bir İnceleme adlı tebliğlerini sundular.
Buhârî’nin Rivâyet Sistemi ve Hadis Metodolojisi başlıklı üçüncü oturumda ise Buhârî’nin hadis aktarım yöntemi, isnad anlayışı ve râvi değerlendirme kriterleri ele alındı. Özellikle İmam Buhârî’nin sülasiyyâtı, râvi tenkit metodolojisi ve sıhhat kriterleri üzerine sunulan bildiriler yoğun ilgi gördü. Bu oturumda Abdulbosit Uzokov; Sahîh-i Buhârî’de “İcâz” Üslubunun Uygulanması, Abdurahmon Gofurov; İmam Buhârî’nin Sülasiyyâtı: İsnad Kısalığının Anlamı ve Fonksiyonu, Dr. Fatma Yüksel Çamur; ‘Tarihî Gerçeklere Uygunluk’ Kriteri İmam Buhârî’nin Sıhhat Şartlarından mıdır?, Abdulhay Huşvaqtov; İmam Buhârî’nin Râvileri Tenkit Etme Metodolojisi, Yoldaşhan İsayev; İmam Buhârî’nin Öğrencisi Ebû Hafs Bûceyrî’nin Hayatı ve İlmî Mirası adlı tebliğlerini takdim ettiler. Programın en dikkat çekici tarafı modern dönemde Buhârî’ye yöneltilen eleştirilerin ele alındığı bu oturum oldu. Günümüzde hadis literatürü hakkında yapılan tartışmalar çoğu zaman polemik ekseninde yürütülmektedir. Ancak sempozyum boyunca meselelerin ilmî üslup içerisinde değerlendirilmesi, toplantının akademik ciddiyetini gösteren önemli bir husustu. Buhârî’nin metodolojisi, sıhhat kriterleri ve râvi değerlendirme sistemi üzerine yapılan değerlendirmeler, hadis ilminin tarih boyunca zaten eleştiri ve değerlendirme üzerine kurulu olduğunu bir kez daha göstermiştir. Bununla birlikte akademisyenlerin Buhârî’nin hadis metodolojisini tartıştığı bu oturum ile dışarıdaki tarihî atmosfer arasında adeta görünmez bir bağ vardı. Çünkü Buhârî’nin temsil ettiği ilim anlayışı tam da bu coğrafyanın ruhundan doğmuştu. Disiplinli, bütüncül, metot ve sisteme dayalı, derinlikli, ahlâk merkezli ve hikmete açık bir ilim anlayışı…
Öğleden sonraki ilk oturumda (4. Oturumda) Buhârî’de Ahlâk, Zühd ve Eğitim başlığıyla Buhârî’nin ahlâk, zühd ve eğitim anlayışı üzerinde duruldu. Prof. Dr. Ahmet Yıldırım; İmam Buhârî’nin el-Edebu’l-Müfred Adlı Eserinin Muhteva Analizi ve Zühd Açısından Değerlendirilmesi adlı tebliğiyle el-Edebu’l-Müfred adlı eser üzerinden Buhârî’nin ahlâk ve zühd yaklaşımını incelerken, Dr. Abdurrahman Han; Buhârî’nin Sahîh’inde Ahlâk ve Zühd Rivâyetlerinin Metodolojik Ayrımı: Edeb ve Rikâk Bölümleri Üzerine Bir Karşılaştırma zühd ve ahlak anlayışını karşılaştırmalı ele aldı. Kobilov Nadir ise; Buhârî’nin Gençlerin Terbiyesindeki Önemi başlıklı tebliğiyle Buhârî’nin gençlerin terbiyesindeki rolü ve eğitim anlayışı üzerine durdu. Özellikle bu oturumda Buhârî’nin ahlâk, zühd ve eğitim anlayışının ele alınması son derece dikkat çekiciydi. El-Edebü’l-Müfred adlı eseri, Buhârî’nin insan yetiştirmeyi merkeze alan bir düşünce dünyasına sahip olduğunu göstermektedir. Çünkü klasik İslâm medeniyetinde ilim yalnız zihni değil, karakteri de inşa etmek zorundaydı. İşte Hümâ kuşunun sembolü de burada yeniden anlam kazanır. Bu, sembolik olarak insanın sadece dünyevî olana bağlı kalmaması gerektiğini anlatır. Hakikat arayışı biraz da ötelere bakabilmektir. Semerkant’ın kubbeleri neden göğe yükseliyor gibidir? Belki de insanı yukarıya, daha derine, daha yükseğe çağırdığı içindir. Buhârî’nin hadis ilmindeki titizliği neden hâlâ hayranlık uyandırır? Çünkü o, bilginin ahlâkla birleşmediği yerde hakikatin eksik kalacağını göstermiştir.
Sempozyumun beşinci oturumu Buhârî Algısı: Tenkit ve Tartışmalar başlıklı oturumu idi. Bu oturumda Prof. Dr. Ferhat Gökçe; Modern Dönemlerde Buhârî’ye Yöneltilen Tenkitler adlı tebliğiyle modern dönemde Buhârî’ye yöneltilen tenkitleri değerlendirirken, Prof. Dr. Bekir Tatlı; Geçmişten Günümüze Buhârî İstismarı adlı tebliğiyle Buhârî istismarı konusunu ele aldı. Ardından Doç. Dr. Mahfuza Alimova; İmam Buhârî’nin Eserlerinin Çağdaş İslâm Araştırmaları Bağlamında İncelenmesi: Metodolojik Meseleler, Doç. Dr. Mahmut Demir; Şiî Kaynaklarda Sahîh-i Buhârî’nin Referans Değeri: İbnu’l Bitrîk el-Hillî ve Alî b. Tâvûs Örneği, Dr. Münevver Tiyek; Zehebî’nin Buhârî Tasavvuru adlı tebliğlerini sundular. Böylece bu oturumda Şiî kaynaklarda Sahîh-i Buhârî’nin referans değeri, Zehebî’nin Buhârî tasavvuru ve çağdaş İslam araştırmalarında Buhârî’nin metodolojik konumu gibi konular da tartışılmış oldu.
Sempozyumun altıncı ve son oturumunda Buhârî: Fıkhî ve Lügavî Boyut başlığıyla Buhârî’nin fıkhî ve lugavî yönü ön plana çıktı. Doç. Dr. Yüksel Salman; Fakih Kimliği Bağlamında Buhârî adlı tebliğiyle Buhârî’nin fakih kimliğini ele alırken, Usmonhon Muhammadiyev; Nasıruddin Semerkandî’nin Fıkhî Metodolojisinde Hadisin Rolü: Buhârî Bağlamında adılı tebliğiyle fıkıh metodolojisindeki rolünü irdelenmiştir. Doç. Dr. Halil İbrahim Doğan; Buhârî’nin İhtilâflı Fıkhî Meselelere Hadislerle Yaklaşımı: el Kırâ’e Halfe’l-İmâm ve Ref‘u’l-Yedeyn fi’s-Salât Örneği adlı tebliğiyle ihtilaflı fıkhî meselelerde Buhârî’nin hadis merkezli yaklaşımını analiz etti. Prof. Dr. Soner Gündüzöz ise; Hadis ve Arapça Nahvinde Ampirik Metodoloji: Sîbeveyhi ve Buhârî’nin Eserlerinin Karşılaştırmalı Analizi adlı tebliğiyle Sîbeveyhi ile Buhârî’nin eserlerini karşılaştırarak hadis ve Arap dili çalışmalarındaki ampirik metodolojiye dikkat çekti. Daha sonra değerlendirme oturumuna geçildi. Bu oturumdan sonra altı oturumda 24 tebliğ sunulan sempozyum sona erdi.
İki gün süren program boyunca akademisyenler arasında ilmî müzakereler gerçekleştirilirken, Semerkant’ın tarihî ve kültürel mekânlarına yönelik ziyaret programları da düzenlendi. Sempozyumun sonunda katılımcılara sertifikaları takdim edilirken, organizasyonun ilerleyen yıllarda farklı başlıklarla devam ettirilmesinin gelecek adına faydalı olacağı ifade edildi.
Sempozyumun bir diğer önemli yönü de Türkiye ile Özbekistan arasındaki ilmî ve kültürel iş birliğine katkı sunmasıdır. Semerkant gibi tarihî bir ilim merkezinde gerçekleştirilen bu toplantı, ortak İslâm ilim mirasının yeniden keşfedilmesi bakımından da kıymetli bir adım olmuştur. Akademik oturumların yanı sıra tarihî mekânlara düzenlenen ziyaret programları, ilim ile medeniyet hafızasını bir araya getiren anlamlı bir atmosfer oluşturmuştur.
Hülasa olarak “Buhârî’yi Yeniden Düşünmek” sempozyumu, hadis tarihi çalışmalarının günümüzde ulaştığı ilmî derinliği göstermesi bakımından önemli bir organizasyon olmuştur. Toplantı boyunca ortaya çıkan ortak tablo, hadis ilminin yalnızca geçmişe ait bir alan olmadığı; aksine günümüz akademik dünyasında yeni yöntemler ve yeni sorularla gelişmeye devam eden canlı bir disiplin olduğu yönündedir. Bu açıdan Semerkant’ta gerçekleştirilen bu ilmî buluşma, klasik hadis mirası ile modern akademik yaklaşım arasında kurulan verimli bir diyalog zemini olarak değerlendirilebilir.
Belki de Semerkant’ın asıl büyüklüğü burada saklıdır. Bu şehirde ilim ile irfan birbirinden kopmamıştır. İmam Mâtürîdî’nin aklı merkeze alan düşünce dünyasıyla, tasavvuf geleneğinin mânevî derinliği aynı havzada birlikte yaşamıştır. Medreseler ile dergâhlar arasında kesin duvarlar örülmemiştir. Çünkü burada gerçek âlim; yalnız bilen değil, aynı zamanda ahlâkıyla örnek olan kişi kabul edilmiştir.
Bugün modern şehirler büyüyor; fakat çoğu zaman ruhunu kaybediyor. Bilgi çoğalıyor; fakat hikmet azalıyor. İnsan hızlanıyor; fakat derinleşemiyor. Semerkant ise geçmişten bugüne başka bir medeniyet fikrini fısıldıyor. Burada taş, estetik için; ilim, hakikat için; mimari ise insanın iç dünyasını yükseltmek için vardır. Belki bu yüzden Semerkant yalnız tarihî bir şehir değildir. O, unutulmuş bir medeniyet dilinin hâlâ ayakta duran büyük cümlesidir. Ve belki hâlâ geceleri Registan’ın sessizliği üzerinde görünmeyen bir Hümâ dolaşmaktadır. Kubbelerin üzerinden geçerken geçmiş asırların ilim halkalarını, kandil ışığında yazılan hadis nüshalarını, semaya çevrilmiş rasathane gözlerini ve hikmet arayan insanları hatırlatmaktadır. Çünkü bazı şehirler yalnız taşla kurulmaz; hafızayla, ilimle, hikmetle, irfanla ve ruhla inşa edilir. Semerkant da işte böyle bir şehirdir.
Sonuç olarak bütün bunlardan bir yolculuktan fazlası ortaya çıktı. Ziyaret kısa olsa da ilmî açıdan kazanımlarla dolu olduğu kadar, gönlümüzde derin izler bırakan bir yolculuk oldu. Gelecek adına çok ümitliyiz. Semerkant gibi bu bölgedeki bütün şehirler görülmeli, havası solunmalı, irfanı yaşanmalı.
Vesile olanlardan Allah razı olsun diyor, katkısı olan herkese teşekkür ediyoruz. Tekrar güzelliklerde ve hayırlarda buluşmak niyazıyla…
