Deneme Serisi: İç Sesin Yankısı
Anlaşılmak…
Ne tılsımlı bir kelime. Sanki bütün kelimelerin gelip dizildiği, sıraya girdiği bir büyükbaba gibi… Bir çölde karşımıza çıkan serap misali: Hep ulaşmaya çalıştığımız, ama ona yaklaştıkça uzaklaşan bir hayal. Ona vardığımızı sandığımız anda bile, bir bakıyoruz ki ayağımızın altındaki zemin yeniden boşluğa dönüşmüş.
Acaba hep böyle miydi? Psikoloji henüz bir bilim dalı olarak kendini ilan etmeden önce de insan, anlaşılmak uğruna neler yapardı? Beden diline mi yüklerdi derdini, destanlara mı, dualara mı? Peki, bunlar gerçekten onu anlatır mıydı? Yoksa insan, kendini anlatmaya çalıştıkça daha mı çok kaybolurdu kelimeler arasında?
Bu sorular, zihnimizin kıyısında dalga dalga dönüyor. Belki de yanıtların bir kısmı tarihin puslu aynasında gizli.
Mesela Mevlânâ…
O büyük arayışın adamı, kendisini anlayan tek kişi olan Şems’in kaybıyla içindeki alevi Mesnevî’ye döktü. Belki de Mesnevî, bir anlaşılma çığlığının kalbe yazılmış halidir.
Ya da Don Kişot…
Rüzgâr değirmenlerine karşı savaşı bir delilikten mi ibaretti, yoksa onu anlamayan bir dünyaya karşı son direniş miydi?
İnsanlık tarihi boyunca anlaşılma arzusu iki temel biçimde tezahür etti:
Biri, savunduğu fikirlerin toplum nezdinde karşılık bulması; diğeri ise bireysel yaşantısında yakın çevresiyle kurduğu ilişkilerde kendine yer bulması.
İnsan, hangi alanda daha çok anlaşılmak isterse, o yönüne ağırlık verir. Fakat bu yöneliş, çoğu zaman diğer alanı ihmal etmesine neden olur.
İhtimamdan çok ihmaller belirler hayattaki yerimizi.
İhmal ettiklerimiz, bizi imal eder.
Erich Fromm, modern insanın yalnızlığını anlatırken, “anlaşılmak” arzusunun yerini zamanla “onaylanmak” arzusuna bıraktığını söyler. Bu değişim, insanı kendisiyle olan bağından da uzaklaştırmıştır.
Ve belki de anlaşılmamak, bazen kendimize uyguladığımız en derin şiddettir.
Anlaşılmamayı seçerek, kendi içimize kapanır, kelimeleri içimizde tutar, duygularımızı donuklaştırırız. Bu da bizi adeta sosyal bir kabızlık haline getirir.
Carl Rogers şöyle der:
“İnsanın derin bir şekilde anlaşılmış hissetmesi kadar özgürleştirici bir şey yoktur.”
Ama bu özgürlüğün bedeli büyüktür. Çünkü anlaşılmak için önce kendimizi dürüstçe açmamız gerekir. Ve bu, en çok kendimize karşı cesur olmamızı ister.
