Değerli Dostlar, Merhaba!
Kronolojik bir sıra gözetmeden Ay Vakti’nin bu sayısına beraberce bakıyoruz:
Naz’ın Türk ve dünya edebiyatına dair “Aforizmalar”ında A. Şerif İzgören’in Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır, Kemal Ural’ın Küçük Şey Yoktur, Sezgin Kaymaz’ın Kün, Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi, Andrey Platonov’un Can, Unno Juza’nın Dört Boyutlu Adam, Kaan Murat Yanık’ın Dünyasızlar, Orhan Pamuk’un Veba Geceleri adlı eserlerini irdeleyen özgün kısa değerlendirmeleri yer alıyor. Naz’ın donanımını ve okuma çabasını takdir etmek gerekli.
Sözgelimi 10220. aforizmada: “…Aynı tadı Kemal Ural’ın ‘Küçük Şey Yoktur’ eserinde yakaladığımı hatırlıyorum. (…) İşte ne demek istediğimin altını çizen cümlelerden sadece bir tanesi: Henry Ford ‘İnsan öğrenmeyi bıraktığı gün yaşlanır’ diyor. Biz bu ülkede 18 yaşında yaşlanmaya başlıyoruz, 30’larda ölüyoruz, 70 yaşında gömülüyoruz. (s.28)”
Derginin dikkat çeken bir röportajı var: Mustafa Özdamar ile Kırk Kandil ve Eserleri Üzerine Söyleşi (Selami Şimşek). 1946 Konya doğumlu olan Özdamar’ın yaşı kadar eseri olduğunu öğreniyoruz röportajdan, yani 2024-1946=78. “…yazıp yayınlananlar kadar yırtıp attıklarım, kaybettiklerim de var.” diyor Sayın Özdamar. Çoğunluğunun belgesel-biyografi tarzındaki eserlerini gençlikle nasıl buluşturacağız, ana mesele.
“(…) Onlara tenkitle/eleştirel tokatlamalarla değil de gönüllerini uyandıracak kavl-i leyyinle/yumuşak ve latif hoş sözlerle, şefkatle yaklaşmak lazım. İbrahim Aksarayî Hazretleri şânında buyurup duyurduğu gibi: Abdin Hakk’a takarrübi, halk ile sulh olduğu miktardır./Kulun Hakk’a yakınlığı cümle yaradılmışla barışık olduğu kadardır.” (s.22)
Yani, insanların ve bilhassa gençlerin gönüllerine Hakk’a yakınlığınız kadar yakınsınız, diye anladım bu ifadeleri. Gönül bir sırça saraydır, derler. Kırıldıktan sonra yapıştırılsa da izi kalır, derler. İnsanlara ve özellikle gençlere yaklaşımımızı sürekli sorgulamamız gerektiği gün gibi âşikâr, vesselâm.
“…Mehmet Evsen Efendi yol yöntem açarken gönlümün kulağına fısıldadığı şu cümleler de beni çok etkiledi. O fütüvvet harikaları şunlardı: ‘Elinle koymadığını alma! Kimsenin kalbini kırma! Her şeyi olduğu gibi gör!..’ İlk iki cümleyi hemen anında içtim, üçüncü cümlede bir müddet hayli zorlandım. Sonradan onu da hazmettim. ‘Olanda hayır vardır.’ sözü rahatlattı beni.” (s.20)
“İdeolojya Etütleri-1” adlı Salih Uçak’ın makalesinde tanzimattan beridir aydın ve millet olarak düştüğümüz idraksizliğimiz ifade ediliyor:
“Necip Fazıl’a göre Avrupalı, şu beş temel unsurdan mürekkeptir: Metot, sistem, akılla maddeye tahakküm, laboratuvar tecrübesi ve mantık… Bir asırlık Avrupalılaşma gayretimiz, eğer bizi gerçekten bir arpa boyu Avrupalıya yaklaştırabilseydi, bu beş unsurdan birer parça hisse alır ve o hisseciklerle anlardık ki bu gidiş kof ve sahtedir.
Kof ve sahte Avrupalı bize şapkasını, ceketini, pantolonunu, muaşeret edeplerini, ideolojya posalarını ve ihraç malı beylik mamüllerini verdi. Terakki için işin özünü, ruhunu ve hakikatini asla vermedi!” (NFK, İdeolojya Örgüsü, 2021, s.75)
“Düşünce Geleneğimiz ve Üstad Sezai Karakoç-III incelemesi Necip Asım’ın. Karakoç’un mütefekkir ve şair ufkuyla sosyolojik perspektifini ele alıyor:
“İslam medeniyetinin asr-ı saadetten başlamak üzere Emevî, Abbasî, Selçuklu, Osmanlı dönemleri, benzerine az rastlanır eserlerin ortaya konulduğu, tüm zamanları etkileyen önderlerin yetiştiği dönemlerdir. Sezai Karakoç bu tarihî mirası değerlendirerek geçmişte olduğu gibi yeniden her alanda bir dirilişin müjdesini verir. Tarihte olan, eğer şartları yerine getirilirse bugün de olabilir.” (s. 28)
Ay Vakti Sezai Karakoç Özel Sayısı’nı (Mart-Nisan 2022, 197) ve o sayının hazırlayıcılarından biri olan Ersin Nazif Gürdoğan Hoca’yı rahmetle anarak hatırlatıyor ve ilgili sayının araştırmacılar için ansiklopedi-belge niteliğini ifade ediyorum.
Recep Garip, “Sanat Kuramı Üzerine-II” incelemesinde sanatın asıl kaynağının vahiy ve dolayısıyla ruh olduğunu irdeleyerek sanayileşme sonrası sanat derinliğinin azalışını örneklerle anlatıyor. Yazısının amacını şöyle belirtiyor Garip:
“Sanat ve zanaat arasındaki birkaç farktan bahsetmekte yarar görmekteyim: Uzun yıllardır resim sanatıyla uğraştığım, kendimi bildim bileli edebiyat sanatıyla da yoğunluğum sürdüğü için belli farkları yaşayarak gördüğümden, bir değerlendirme olsun arzu ediyorum.” (s.16).
Hayrettin Taylan, “Şiir Tarihi” denemesinde en güçlü sosyal bağın şiir olduğunu belirtiyor.
Bu sayının şairlerini sıralayarak şiirlerin değerlendirmesini okura bırakıyorum: Nurettin Durman, Adem Turan, Ali Yaşar Bolat, Ferhat Öksüz, Selami Şimşek, Ersin Özarslan, Mehmet Sertpolat, Yavuz Ertürk, Tarık Gümüş, Ahmet Tepe, Yasemin Kuloğlu.
“Metruk kalpleri tutuyor modern kutsallar
Yükseliyor nabzın yazı tura attığı borsa
Avuçlarda bir kor gibi online esir kampları
Ufku daralanlara aydan satılık arsa”
(İnsan Özetleri’nden, Mehmet Sertpolat)
“çığlık yetimlerin sesinden bir rüzgârdır gülüş neşelerinden bir gülistan
tren, yolcuları değil şehrin kokusunu da getirir kompartımanlarında
bilirim sevenler hep cam kenarına oturmak ister sevdiğine el sallamak için
(Çirkinin Güzeli’nden, Selami Şimşek)
İsmail Kıllıoğlu’nun Düny’oyun, Nurşah Karaca’nın Kaknüs’ün Kanadı-II, Züleyha Kayaoğlu Eker’in Körler Sağırlar, Mehmet Sali’nin Koridor, bu sayının hikâyeleri.
“Yanda akıp giden ve dağın bilinmez bir yerinden boşanıp gelen küçük bir çay, köyün içinde tadına doyulmaz bir dereye dönüşüyordu. Köyün gençleri bu dereye sevdalı şiirlerini söylerdi. Yaz bahar gecelerinde yıldızlara açtıkları kelimeler, sulara karışırdı.”
(Körler Sağırlar’dan, Züleyha Kaya Eker)
“Ameliyat öncesi Allah’a en yakın zaman olarak ayan beyan beliriveriyor. Her bir hücre, her bir zerre hissediyor O’nu. Ölüme yakın olmaktan kaynaklı belki de. Ölümün hak olması ve öldürenin O olması bizi yaratana yaklaştırıyor olsa gerek. Sanki ince bir perde var arada, sanki bir eşik, sanki a’raf burası.”
(Koridor’dan, Mehmet Sali)
“Sezai Karakoç’u Yazmak İsterken-VIII” tiyatrosu bu sayıda devam ediyor. Semra Saraç’a ait bu eser, gelecek sayıda da devam edecek.
Ay Vakti imzalı “Vicdanî Körlük” giriş yazısından ve Şeref Akbaba’nın “İlkeler ve Ülküler” denemesinden söz ederek bitiriyorum:
“Miyop, Hipermetrop, Katarakt” ara başlıklarıyla olan bitene karşı vicdani körlüğümüz yorumlanıyor. Son bölümde dergi kapağındaki “Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.” sözünün İbni Sinâ’ya ait olduğunu öğreniyoruz.
“Hakikat güneşini alarak elimize çıkacağız yola. Bir ‘diriliş eri’ne yakışırcasına kuşanarak güzellikleri. Ellerimizde meşalelerle girmediğimiz vicdan kalmayacak. Gördüğümüzü göstererek, okuduğumuzu haykırarak, bildiğimizi ikrar ederek çıkacağız yola. Körler tiyatrosunu yıkmadan inşa edemeyiz hakikatler evini…” (Giriş’ten, Ay Vakti)
Ve hâlin hâline dair:
“Elbette her birlikten kuvvet doğmuyor.
Her ayrışma hayra alâmet olmuyor.
Normları sıralamak ve beyannâmeler hazırlamakla doğuş; benlik libaslı kopuşlarla da tükeniş ve diriliş olmuyor.
Aynı kökten ve farklı meyve aşısı yapılmış dalların her biri kendini hak, diğerlerini batıl addetmeyi marifet sayıyor.
Ben doğru sen yanlış betimlemeleri ortalıkta cirit atıyor.”
(İlkeler ve Ülküler’den, Şeref Akbaba)
Ay Vakti dergisinin yönetim evi ve yazışma adresi ile bitiriyor, afiyetler diliyorum:
Selami Ali Efendi Cad. No 27/5 Üsküdar-İSTANBUL
