Bizimle İletişime Geçin

Din ve Hayat

Aylar Bize Hep Muharrem Oldu

Muharrem ayına ait güzelliklerden birisi de, uzun yıllardır yaşattığımız aşure tatlısı geleneğidir. Milletimiz komşularına, dost ve akrabalarına yılda iki defa güzellik dağıtır: Birisi kurbanda et, İkincisi de aşurede tatlı… Aşure paylaşmanın, dayanışmanın, birlikteliğin ve sevginin ifadesi, bolluk ve bereketin simgesi.

EKLENDİ

:

Muharrem: Hürmete Layık

Muharrem, Kurban Bayramı ve hac ibadetinin kendisinde gerçekleştiği Zilhicce’den sonra gelen, Sevgili Peygamberimizin faziletine, ilahî feyz ve bereketinin bolluğuna işaretle “Şehrullah: Yani, Allah’ın Ayı” diye nitelendirdiği (Müslim, “Sıyâm”, 202; Ebû Dâvûd, “Savm”, 55)  kutlu ay…

Bu ay; ‘eşhur-u hurûm’ yani haram aylardan biri… haram kılınmış, hür­mete lâyık… Hürmetle başlayan bir pilot-zaman…

Bize böyle belletti ilâhi öğreti. (Tevbe, 9/36) Barış olmalı, savaşa son verilmeli ve kan dökülmemeliydi…İnsanlar kucaklaşmalı, Hz. Ali (r.a)’nin buyurduğu gibi “Ya dinde kardeş… Ya yaratılışta…” kardeş olduklarını hatırlamalıydılar.

Muharrem: Hicrî Yılbaşı

Muharrem, kamerî ayların ilki… Yepyeni bir yıl… Hicrî yıldönü­mü… Tevhit inancının kalplerde kökleştiği, kalplerden ve gönüllerden, bir toplumun bütün hayatına nüfuz etmeye adım attığı mübarek bir ay…

Veda Tepesi’nin ufkunda son peygamber ve arkadaşı göründüğünde takvimler hicri tarihin ilk Muharrem’ini gösteriyordu… Tarih Muharremdi… Allah Resulünün başlattığı ıslah tüm Yesribliler’i Ensar’a dönüştürüyor, dostluk ve kardeşliğin, millî birlik ve beraberliğin en güzel örneğini oluşturuyordu…Yesrib, Medine-i Münevvere oluyor, şehirler doğuran, kıtaları bağrına basan bir inanca yurt oluyordu.

Hicret bir milâttı… Bu kutlu yolculuk, hicretten 17 yıl sonra Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Hz. Ali’nin teklifiyle hicri takvimin başlangıcı olarak kabul ediliyor, Muharrem de bu takvimin ilk ayı oluyordu…

10 Muharrem: Âşûrâ Günü

Âşûrâ… Muharrem ayının onuncu günü…

Peygamberimiz (s.a.s.) Medine’ye geldiğinde, Yahudilerin Âşûrâ günü oruç tuttuklarını gördü. “Bu nedir?” diye sordu. “Bu hayırlı bir gündür. Bu, Allah’ın İsrailoğullarını düşmanlarından kurtardığı, bu sebeple de Musa’nın oruç tuttuğu gündür.” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz; “Ben Musa’ya sizden daha lâyığım.” buyurdu ve hem kendisi bugünde oruç tuttu hem de başkalarına oruç tutmalarını emretti. (Buhârî, “Savm”, 69; Müslim, “Savm”, 127)

Peygamberimizin bugünde oruç tutulmasını teşvik eden başka hadisleri de var:

Âşûrâ günü orucunun önceki yılın günahlarına kefaret olacağını umarım.” (Tirmizî, Savm, 47)

“Ramazan orucundan sonra en faziletli oruç Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur.” (Tirmizî, Savm, 40)

Hz. Peygamber, döneminde Yahudiler sadece Muharrem ayının 10. gününde oruç tuttuklarından, onların davranışlarına benzememesi için öncesine veya sonuna bir gün ilave edilerek tutulmasını tavsiye etmiştir. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 52; Abdürrezzâk, el-Musannef, IV, 287) Şu da bilinmelidir ki, Ramazan orucu farz kılınınca Peygamberimiz (s.a.s.), isteyenlerin âşûrâ orucu tutup isteyenlerin tutmayabileceğini belirtmiştir (Buhârî, “Savm”, 69; Müslim, “Sıyâm”, 113-126).

Ortak Tat: Aşure

Muharrem ayına ait güzelliklerden birisi de, uzun yıllardır yaşattığımız aşure tatlısı geleneğidir. Milletimiz komşularına, dost ve akrabalarına yılda iki defa güzellik dağıtır: Birisi kurbanda et, İkincisi de aşurede tatlı… Aşure paylaşmanın, dayanışmanın, birlikteliğin ve sevginin ifadesi, bolluk ve bereketin simgesi…

Aşurenin bu mecazî anlamı bizim için bugün her zamankinden daha fazla önem taşımakta… Bilindiği üzere Hz. Nuh’un gemisinde her canlıdan bir çift vardır. Bunların her biri ötekinden farklılığını ortaya koyarak asgari müşterekte birlikteliğe ve bütüne katkı sağlayarak tufandan kurtulur; tıpkı aşure aşında bir araya gelen birbirinden farklı bakliyat, meyve, tatlı ve tuzluların farklılıklarının bir ahenk içinde aynı vasata-ortak tada katkı sağlamaları gibi…

Farklılıklarıyla ‘ortak ideal ve istikbal lezzeti’ ne katkı sağlayıp bir çeşni kattığımızda ve farklılıkları bir kültürel zenginlik olarak gördüğümüzde; bakliyatın ‘heterojen’liğinden aşure aşının ‘homojen’liğine bin yıldır katkı sağlayan, insanlığın farklı tecrübelerini, geleneklerini, değer ve anlayışlarını bağrında barındıran, farklı inanç ve kültürlerle bir arada yaşayan milletimizin bu kültürel zenginliğini hiçbir oyun bozamayacaktır.

Muharrem: Hüseyn-i Kerbelâ’yı Elvan Eden Gün

Yıllardan 680, aylardan Muharrem…

“Yıllar geçiyor ki ya Muhammed, Aylar bize hep muharrem oldu! Akşam ne güneşli bir geceydi, Eyvah o da leyl-i mâtem oldu.”

Mehmet Akif doksan sene önce yazdığı, “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi” isimli şiirine bu beyitler ile başlar.

Alvarlı Efe Hazretleri de:

“Bu gün mâh-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar.

Bu gün eyyam-ı matemdir, bu gün âb-ı revan ağlar.

Hüseyn-i Kerbelâ’yı elvan eden gündür.

Bu gün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar..” diyerek hüznünü ifade eder.

Muharrem… hüzün gecesi… Kerbelâ… Hz. Hüseyin’in şehâdeti… Onun siyasî ihtiraslar uğruna acımasızca şehit edilmesi, peygamberimizi ve onun Ehl-i Beyt’ini seven müminleri derinden yaralamış, mümin kalpler yanmış, asırlar geçse de bu yangın ve gözyaşları dinmemiştir…

Fırat’ın yanı başında… Suyun akış sesini duyup dururken… Kuşatılmışlık içinde susuzluk çeken mazlum bir kafile…

Hz. Hüseyin… Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın küçük oğlu; Rasulüllah Efendimiz’in sevgili torunu… Peygamberimizin, ağabeyi Hz. Hasan ile beraber dünyanın iki çiçeği, ahirette de, “cennet çocuklarının efendileri” diye övdüğü (Buhârî, “Menakıb”, 22) ve “Allah’ım, ben onları seviyorum, Sen de sev!” diye haklarında dua ettiği, (Tirmizî, “Menakıb”, 31) adını bizzat kendisinin koyduğu ciğerparesi…

Ve yakınları… Kadınlar, çocuklar… Bir şiddet günü ki, asırlardır yürek kanatır. Aylar ve yıllar geçtikçe daha çok yaktı bağırları Hz. Hüseyin’in aşkı… Çocuklara, ona olan sevgiyle Hüseyin adı verildi. Hattatlar onu yazdı, kalem ağladı, mürekkep ağladı. Nakkaşlar yazılanları renklerle taçlandırdılar. Fırça ağladı, renk ağladı. Ve onun kan damlalarıyla sulanan topraklarda insanlar mekân tutmaya başladılar. Çöller hayat buldu, Hüseyin aşkıyla yeşillendi, imar oldu. Çöl ile birlikte gönüllerdeki sevgi de çoğaldı ve Kerbelâ önce bir kasaba, sonra Hüseyin sevgisiyle ruh ve kültür oldu.

O aşk ki, Kerbelâ’nın taşına, tuğlasına şekil verdi, kubbesine, yapısına estetik oldu. Meşhedü’l- Hüseyn’e Mimar Sinan’ın usta çizgileri ve Matrakçı Nasuh’un bakışı yansıdı… Camisini, Sultan III. Murat’ın Valisi Ali Paşa yaptırdı, türbesini Necip Paşa eliyle Sultan Abdülmecid onarttı. “Hadikatü’s-Suadâ” adıyla kitabını Fuzulî yazdı, ağıtını Kâzım Paşa…

“Düştü Hüseyn atından sahrâ-yı Kerbelâ’ya

Cibrîl var haber ver sultân-ı enbiyaya”

Hz. Hüseyin (r.a) şehit oldu… Onun şehadetini anlatan, bu hüznü dile getiren, Ehl-i Beyt sevgisi ile dolu gönüllerden süzülüp gelen duyguların kâğıda dökülmüş manzumeleri olan, “Maktelü’l- Hüseyin” adında nice mersiyeler yazıldı. Gözyaşını kullar döktü ve kumlar kuruttu…

Yaşanmış ve geri dönüşü olamayan bu yanlış ve üzücü hadiseyi yeniden düşünmek, Kerbelâ’yı doğru okuyup anlamak ve ondan dersler çıkarmak gerek…

Şüphesiz bu menfur hadiseyi gerçekleştirenler, mezhep ve meşrep farkı gözetmeksizin, istisnasız bütün Müslümanların vicdanlarında mahkûm olmuşlardır.

Bugün Müslümanlara düşen görev, tarihin acılarından yeni acılar üretmek, hüzünleri yeni hazanlara dönüştürmek değildir. Muharrem’i yeniden anlamak ve anlamlandırmak, ortak tadımızı bozacak, pişmiş aşımıza su katacaklara tek yürek olarak direnmektir.

Çok Okunanlar