Kuşlar yuvalarına, sular okyanuslara doğru akar; peki ya ruhunu tutsak etmiş modern insan nereye akar?
Herkesin zihninde, kalbinde ya da hatıralarında kaçıp sığınmak istediği gizli bir vatan, dönmek istediği bir ata ocağı mutlaka vardır. İnsan ne kadar uzaklara giderse gitsin, hangi medeniyetlerin debdebesinde kaybolursa kaybolsun, o ilk toprağın kokusu ruhunun derinliklerinde tütmeye devam eder.
Erdenebileg Ganbold’un The Steed (Rüzgâr Atı) filminde izlediğimiz o büyüleyici sahne, tam da bu felsefi derinliğin en somut sembolüdür: Tayın (Paslı), anasının karnından dünyaya gelirken ağzında bir avuç vatan toprağıyla doğuşu. Bozkırın yalın ve sert atmosferinde, doğumun o mucizevi anında cereyan eden bu olay, sıradan bir biyolojik tesadüf olarak geçiştirilemez. Filmde dile getirilen şu içten aktarım, bu mistik bağı gözler önüne serer:
“Kahverengi atın ağzında doğan bir parça toprakla başladı vatanım. Paslı, bana vatanımın önemini ve ne kadar yeri doldurulamaz olduğunu öğretti. Atım, vatanım ve hayallerim daima gönlüme en yakın yerde duracak… Toprak, sadece bir parça toprak! Ama yine bu bir parça toprak sayesinde Paslı ve ben ayrılmaz dostlar olduk ve yeniden buluştuk.”
O toprak parçası, atın bu kâinatla yaptığı ilk mukavele, doğduğu coğrafyaya mühürlediği sadakat ve vefa yeminidir. Savaşların yıkıcı rüzgârları, sınırların çizdiği keskin çizgiler, yabancı ellerin uzattığı çıkar zincirleri ve demir iradeli yönetimlerin getirdiği sürgünler dahi bu mührü söküp atmaya yetmez. At, nice yabancı diyarda kırbaçlanırken, satılırken ya da fırtınalara direnirken direncini ve kimliğini o ağzındaki ilk toprağın hafızası ile ayakta tutar. Rüzgâr her estiğinde doğduğu vadinin, soluduğu ilk baharın kokusunu duyar. Sınırlar aşılır, mesafeler tükenir ama o sadakat meşalesi hiç sönmez; günün sonunda tay, o ilk toprağın çekim kuvvetine karşı koyamayarak doğduğu topraklara, özüne geri döner.
Bu mistik bağ ve kök arayışı, edebiyatımızın usta ismi Yahya Kemal Beyatlı’nın hayat serüveninde de karşımıza bambaşka bir surette çıkar. Genç yaşta evinden kaçarak Paris’e giden ve Sorbonne’da ünlü tarihçi Albert Sorel’den dersler alan Yahya Kemal, entelektüel bir sürgünün kucağında Batı medeniyetinin tüm ihtişamıyla tanışır. Yıllarca Seine Nehri kıyısında insanlığın ortak kültürünü ve sanatını tahsil eder. Ancak derslerde ve entelektüel çevrelerde Fransızların kendi tarihlerine ne kadar sıkı sıkıya bağlı olduklarını, kendi köklerini ve tarihlerini ne büyük bir gururla anlattıklarını gözlemler. İşte o an, bu durum onda derin bir aydınlanma yaratır; Fransızların bu yoğun tarih bilinci karşısında o da kendi köklerini, Osmanlı tarihini ve İstanbul’un medeniyet birikimini sorgulamaya başlar ve ona dönmesi gerektiğinin idrakine varır.
Türk edebiyatının bir diğer abidevi şahsiyeti Peyami Safa da romanlarında ve düşünce yazılarında Doğu ile Batı, madde ile mana arasında sıkışan insanın bu büyük tereddüdünü ve benlik arayışını derinlemesine işler. Peyami Safa, kendi ruhî ve fikrî köklerinden uzaklaşarak sahte bir Doğu-Batı çatışmasında kaybolan insanın ancak kendi millî ve manevi değerlerine döndüğünde şifa bulabileceğini vurgular.
İçindeki o ilk toprağın kokusunun çağrısına kulak veren şair, Paris’ten İstanbul’a döndüğünde sadece fiziksel bir yolculuk yapmaz, aynı zamanda Batı’nın kopyası bir entelektüel olmak yerine, kendi medeniyet kalesine sığınan bir yerli bilgeye dönüşür. Bu durumu, sanat anlayışının ve millî bilincinin bir özeti olarak şu ünlü mısraında billurlaştırır:
“Kökü mazide olan atiyim ben.”
İşte bu noktada tayın ağzındaki toprak ile Yahya Kemal’in tarih bilinci, Peyami Safa’nın ruh ve medeniyet arayışı ve İstanbul sevdası birleşir. İnsanın gerçek ve en yüce özgürlüğü, sınır tanımadan savrulabilmesi veya bilinmezliğe kaçabilmesi değildir. Aksine özgürlük, ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, kendini o ilk toprağa, yani özüne ulaştıracak yolu bulabilme kudretine sahip olmasıdır. Bizi biz yapan değerler; doğduğumuz toprağın kokusu, annemizin dili, tarihimizin hafızası ve kültürümüzün genleridir. Ağzındaki bir parça toprakla hayata tutunan o at gibi, insan da ruhundaki o kök bilgisiyle fırtınalara direnir.
The Steed filminden Yahya Kemal’in dizelerine ve Peyami Safa’nın fikir dünyasına kadar uzanan bu kök arayışı, bizlere hayranlık uyandırıcı bir hakikati fısıldar: Ağzında bir avuç toprakla dünyaya gözlerini açan o tay ve evinden kaçıp Fransa’da tarih dersleri aldıktan sonra kendi tarihiyle kucaklaşan o şair, aslında hafızasını kaybetmeyenlerin, rüzgâra direnenlerin ve ne kadar uzağa düşerse düşsün yuvasını unutmayanların simgesidir. Ruhunda o ilk toprağın kokusunu taşıyanlar için kaybolmak diye bir kavram yoktur; onlar için sadece vakti gelince gerçekleşecek muazzam bir dönüş vardır.
