İstanbul’a yazın iki günlük okul gezisi fikri, realiteyi unuttuğunuz sürece hiç de fena değildir. Unuttuk ve çıktık yola.
Güneş henüz yeryüzüne başını uzatmamışken ve bu insanoğlu yine neler yapıyor diye ufuktan bizi gözlemeye başlamamışken şafak operasyonuna gider gibi yola düzüldük.
Yol bile bize şaşırıyor, tekerleklerin altında uyanan asfalt; bu gürültülü otobüsü algılamakta gecikiyor, biz geçtikten sonra silkelenip yutkunuyor.
Pop şarkılara ses etmedik. Çocuklar kurtlarını döksün, dedik. Yol gidilince biter. Eh bitti. Kendimizi trafikten kilitlenmiş Mısır Çarşısı önünde bulduk. Araç ilerleyemeyince şoför bizi aşağı döktü.
Çoğu İstanbul’u hiç görmemiş elli kişilik grupla Yeni Cami yanından, tramvay yolu kenarından Sultanahmet’e tırmanışa geçtik. Kalabalık sanki bir yerden bir yere gitmiyor, oralarda öylece dolanıyordu. Önümüze atılmak üzere kurgulanmış gibiydiler. Truman’ı anmadan geçmedik. Ter içinde vardık meydana. Gördük ki güzelim camimizde tadilat var. Minareler tam olarak yerinde değil. Cami avlusu serin olur. Hayır değildi. Mermerin beyazına yansıyıp palazlanan güneş, kesintisiz yakıyordu. Cami içi kalabalıktı. Çoğu; cemaatle kılınan namaza rağmen tavana, sağa sola bakıyordu. Turistik bir huşu ile biz de baktık. Namazı seferi kıldık. Topkapı Sarayı salı gününü tatil olarak seçmişti. Girilemedi. Ayasofya’ya gidildi. Üst kata çıkılamadı. Paralı imiş. 1000 lira imiş. Şaşırıldı. Parke taşlı yılankavi cami içi yokuş ve mozaikler öğrencilere gösterilemedi. Müzeler önünde kırk metre kuyruk vardı. Girilemedi.
Yemek vaktiydi. İkram olan tavuk pilav mekânına geçmek için ara sokaklardan seke seke hızla yürüdük. Orada diğer grupla beraber toplam 150 kişi olduk. Tavuk sevmeyen, pilav yemeyen, kediden korkan, sıcaktan bunalan, ayağı acıyıp terliğimi isteyen ve daha başka çok çeşitli dertleri olan yüz elli öğrenci, sonrasında yine parçalara ayrıldı ve serbest saate geçildi. Eğer duble Türk kahvesi icat edilmiş olmasaydı bu gezi benim için devam eder miydi, bilmiyorum.
Neyse ki kahve ve buzlu suyu insanoğlu akıl etmişti. Böylece Cankurtaran mevkiinden denize inmek aklımıza geldi. Bol bol gülerek denize doğru yürümenin nefis tadına baktık. Ahır Kapı Sahili’nden kovboy şapkalı adamla uzun uzun pazarlık edilerek tekneye binildi. Tekneden denize bakılmadı. Çeşitli halaylarla hareketli müziğe devam edildi. Uyum sağlandı. Acaba karada halay çekmekten ne farkı var, diye düşünüldü. Klasik kıyı manzaramız çoğumuzun bakışından mahrum, ihmal edilmiş bir dost gibi uzaktan bizi izledi. Bakın Çırağan. Bakın Yıldız Sarayı. Bakamazlar. Çıstak çıstak. Haydi hoppa. Eminönü’nde inildi. Otobüsümüzle buluşmak kolay olmadı. Balık ekmek yemeye gidilemedi. Kalacağımız misafirhanenin yemeğine yetişildi. Pişmemiş pilav, sulu kuru fasulye. Öğrenciler beğenmedi. Dışarıdan yemek söylendi. Yemek bu misafirhaneye tam elli dakikada geldi. İki saat aradığımız bu mekân hakkında başka bir şey söylemeyeceğim. Sadece rutubet kokulu ve bol böcekli diyeceğim.
Ertesi gün bitmeyen yol hakkında epey fikir edindik. Dolmabahçe’ye iki saatte vardık. Park yerinde yer bulamadık. Araç ne yaparsa yapsın diye indik. Sıra hâlinde hızla ilerledik. Fotoğraf çekmek yasaktı. Birkaç illegal çekim oldu. Kalabalık tahammülsüz olduğu için nesnelere şöyle bir bakıp geçtik. Kendimizi yine o otobüste bulduk. Dönüşte Sapanca’da gölü görelim dedik. Sahili epey aradık. Bir saatte bulduk. Güneş batıyordu. Bank yoktu. Çay bahçesinde plastik sandalyeler vardı. Oturmak için çay içmek gerekiyordu. İçtik. Acıydı. Durmaksızın selfie çekenlere haydin dedik. Araçların hızla aktığı caddeden yüz elli kişi aynı anda nasıl geçilir deneyimleyerek otobüsü bulduk.
Artık yönümüz Ankara’ydı. Kimse batan güneşe bakmıyordu. Devamlı bir boş konuşma içindeydik. Susmak ve düşünmek başka bir canlıya özgü gibiydi. Gece indi. Sesler değişmedi. Sıkılan öğrenciler sakinleştirildi. Saçma sapan sözleri olan şarkıların kapanması istendi. Bolu’dan gece yol yapım çalışması sebebiyle tam iki saatte geçtik. Gece 02.00. Ankara göründü. Evimizi özlemiştik. Evet, iki günde.
